İNSANI İLİMLER MÜMKÜN MÜDÜR ?


gözüyle bakmış, fakat bu dramatik varlığın mahiyetini tamamen müphem bırakmış oluruz (*) ■

Şüphe yok ki, hürlükten kasdettiğimiz şey tabiat düzenini sar­san bir anarşi hali, yahut sebepleri bilinmeyen keyfî bir fiil değil­dir. Burada insanın hürlüğünden bahsederken, inşanın kendinden önceki varlık derecelerine nazaran muhtarlığı ve onlar üzerindeki nüfuzunu kasdediyoruz. Böyle bir muhtarlık ise insamn sun’î tec­ritlerle elde edilen muhit, beden, veraset., manâ veya değer zaru­retlerinden birine irca edilmemesi, onun hayatı boyunca gelişen faa­liyetleri sırasında kendini madde, nebat ve hayvandan ayıran va­sıf lariyle birlikte bütünlüğü ile görülmesi sayesinde elde edilebilir. İnsan muhtardır, çünkü âlem içindeki bütün varlık mertebeleri on­da sona erer, o bunların yekûnu ve terkibi değildir, kendi mahi­yeti ile bu derecelerin üstünde bir birlik meydana getirmektedir. Onun tamlığı kendinden önceki bütün varlık mertebelerine bağlı olmakla beraber., onlardan müstakil olmasını temin eder. Böyle bir hürlük problemi bize âlem içinde derece derece artan bir varlık çatlağı içinde görünmektedir. Madde âleminde her şey birbirini tamamlayan mekanik bir etki – tepkiler ahengi içinde cereyan eder. Fakat nebatla beraber varlıktan bir parça bu prensiplerin işleyişini arızaya uğratan bir temessül, çoğalma ve intibak vetiresi meydana çıkarır. O suretleki nebat, tamamen madde ile ve onun kanunlariyle kuşatılmış olduğu halde, onun ortasmda bu kanunların işleyişini de­ğiştiren bir fasıla, bir nevi yarık teşkil eder. Hayvan da nebata na­zaran aynı mevkidedir. İnsana gelince, orada hayvanî fonksiyonla­rın kendi nevi içinde daha yüksek derecede inkişafından bahsedi­lemez. Bu, hayvanî şuurdaki sensori – moteur faaliyetin ortasında açılan öyle yeni bir çatlaktır ki, bunun kapanması için yapılan ce- hit ancak insanın bütünlüğü dediğimiz yeni bir varlığın meydana çıkmasından başka bir şey değildir. İptidaîde, delide ve rüyada bu çatlağın henüz kapanmaması, veya tekrar açılması hiçbir zaman hayvanî hayata dönüş sayılmamalıdır. İnsan kendi mahiyetini on­larda da devam ettirir.

İnsanda varlık etkisi (action) kuvvetlendikçe, başlamak ve bi­tirmek fiilleri arasında gittikçe genişleyen bu yarık onun — maddî ve manevî diye ayırdıkları — bütün varlığında bir taraftan âleme

açılmak, diğer taraftan içe katlanmak imkânlarını hazırlar. Fakat insan, varlığının aslî bütünlüğü dolayisiylë bu yarığı kapatmaya ça­balar, her ayrılış yeni bir birleşme ile tamamlanır. İnsanî varlığın gelişmesi ve değerlerin yaratılmasından ibaret olan bu birleşme biz­zat insanî hürlük sahasını teşkil eder.

Hürlüğü bu şĞkilde tarif ettikten sonra, bu meseleye dair eski görüşleri tekrar gözden geçirebiliriz: seçme, yanlışın karşısında in­sanın duyduğu birleştirme cehdi manâsına hür bir fiildir. Çünkü burada bize dışımızdan teklif edilen daha elverişli ve daha doğruyu değil, âlem içinde kendi hürlüğümüzü seçiyoruz. Nitekim, aklin kanunlarına tâbi olmak da, insanî varlığı tam ve muhtar olarak gör­mek demektir. Bununla beraber, insanî varlığın kendini kuşatan âlemden ayrılışı, iki zaruret, yani rasyonel âlemle organik âlem arasında onun dramatik bir mevkii olduğunu gösterir. Şu şartla ki. böyle bir zaruretler çatışması insanı meydana getirmekten ziya­de, insan o zaruretler arasındaki tezada sebep olur.

Burada Sartre’a karşı da diyebiliriz ki insanî varlığımız hay­vani varlıktaki bir çatlağın içinde meydana çıkmıştır. Hürlüğümüz zaten önceki varlıkların zaruretleriyle şartlandırılmıştır. Şu halde biz kendimizi seçmiyoruz, fakat tamamlığımızı kazanmak için yap­tığımız her cehidde âlem içindeki vaziyetimizi (situation) seçiyo- yoruz. Bu manâda insan, kendini bir problem olarak alan varlık diye bütün önceki varlıklardan ayrılabilir, ve böyle bir varlık için kendinin âlem içindeki yerini seçme hürlüğü doğar. Seçilen her şeyde feda edilen bir taraf – (sacrifice) vardır, ve bunun sonunda daha üstün bir vaziyet elde edilir.

. Biz burada problemi yeniden koyuyoruz; insanî varlıkla uğra­şan eski teolojik ve normatif ilimler yerine onları bütün hal ve şartları içinde, tamamlayıcı ve zıd manzaralariyle kavramıva çalı­şan -müşahhas ve total insan felsefesini gözönüne alıyoruz. Fakat probleme bu en yeni zaviyesinden baktığımız zaman da onun mey­dana çıkardığı felsefî buhran ve beklediği hal suretleri kendilerini bize kabul ettirmeden geri kalmıyorlar: Ferd ve cemiyet, hürlük ve zaruret, süje ve obje dediğimiz bu insanî varlığın kaçınılmaz iki haddinden biri ötekine irca edilebilir mi? Veya onları birbiriyle ilgisiz olan iki ayrı âlem gibi görmiye imkân var mıdır? Düşünce tarihinin uzun tecrübeleri bunun imkânsız olduğunu göstermiye ye­ter zannederim. Süjeyi obje veya objeyi süjeye irca; için yapılan bunca teşebbüs felsefe ve ilim tarihinde kısır kalmıştır, hele ikisi­nin birbiriyle ilgisiz ve ayrı prensipler olduğunu tasavvura hiç im­kân yoktur; çünkü onlar ancak bilme fiilinin gerçekleşmesini temin eden iki ayrı, hattâ iki zıd haddin biribirini tamamlamasından baş­ka bir şey değildirler. Şu halde süjenin ancak objeyle ve objenin süjeyle kaim olduğunu, bütün süje fiillerinin eşyaya, bedene vé baş­kasına çevrilmiş ve onlarla kaim olan fiillerden başka şeyler olma­dığını söylemeliyiz. Bu takdirde Başkasını aynı zamanda koymıyan bir Ben tasavvur edilemez ve Ben’in karşısında ne ondan müstakil bir Ben değil, ne de ona yabancı başka Ben’ler vardır. Ben kendi bedenini başkasivle tasavvur ettiği gibi, başkası da ancak Ben le gerçekleşir.

Reklamlar

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: