İNSANI İLİMLER MÜMKÜN MÜDÜR ?


baskının hiç bir mânası kalmazdı. Her baskı bizdebir mükelleflik ve sorumluluk duygusunun, yani şuurlar arasındaki karşılıklı nü­fuzun doğurduğu psiko-sosyal bir kontrolün ifadesidir. Yalnız bir­birine karşı açık ve birbirine nüfuza elverişli olan şuurlar için kar­şılıklı bir kontrol mümkündür ve böyle bir kontrol da sırf hür olan şuurlar arasında gerçekleşebilir. Bunu aramak için bazı Fransız sos­yologlarının yaptıkları gibi (47) iptidaîlerden başlayarak, modern cemiyetlere kadar yükselmeye lüzum yoktur. Her nerede psiko- sosyal bir münasebetler şeması varsa orada bu kontrol, yani-birbi­rini tamamlayan baskı ve hürlük vardır.. İptidaîler arasında Malinowsky’nin gösterdiği gibi — suçlunun kutsal yollardan tayini usul­leri hâkimse de, yine bir suçlu aranmaktadır. Netice aynıdır, yalnız procédure değişmiştir (48). Âyinlerde eşya müşterekse de her âyin dinî ve hukukî şeref kazanmak için yapılan bir yarışma ve bundan dolayı bir ferdîleşmedir (49) – Yine bu kavimlerde dinî baskının bü­tün görünüşleri Boas’ın gösterdiği gibi karşılıklı kontrola bağlıdır ve fertten ferde göre hususiyetler arzeder. Şu halde iptidaînin içti­maî baskı karşısında hürlüğü olmadığı söylenemez. Böyle olma­saydı onun dinî, hukukî veya ahlâkî suç karşısında tamamen mâsum olması ve zümrenin cezalandırmak için onu takip edememesi lâzım gelirdi.

Sosyal baskı ferdî hürlük fikrinden ayrılamaz. Her ikisi bir­den konulmadıkça şuurlar arasındaki münasebetlere ait mükellef­lik, sorumluluk, müeyyide ve cezayı anlamak hiç bir suretle müm­kün olmaz. Fakat sosyoloji mekanik felfese içinde böyle bir izaha ulaşmaktan âciz kalmış, yahut determinizm’in temeli olarak gördüğü cemiyetle hürriyetin kökü saydığı ferdi boş yere yaklaştırmıya çalışmıştır (51) . Atomcu ve mekanik psikoloji için de aym şeyleri tekrar edebiliriz. Bu tarzda kurulan eski sosyoloji ve psikoloji tez­leri birbirleriyle uyuştukları zaman da, nihayet hürriyet fikrinden vazgeçilmiş, içtimaî determinizmle ahlâkî sorumluluk arasındaki halledilmez antinomi açıkta kalmış demektir. Teolojik felsefeden beri devam eden bu antinomi karşısında ahlâkî,, cezaî, medeni so­rumluluğu (ve hürlüğü) gölge olay sayan sosyolojik, psikolojik ve antropolojik tezler bütün mahkemeleri muayenehane, ve cezaları tedavi usulü sayacak kadar tenakuza düşmüşlerdir:

Zaruretle hürriyetin uzlaştırılması yolunda ilk felsefî teşebbü­sün Dilthey da başladığını görmüştük, Stammler,- M. Webèr gibi sosyologlar fail-sebeple gayeli sebebin ([8]) cemiyet içinde sahalarını ayırmıya çalıştılar. Cemiyette insanın hürlüğü sanki tâbiliğinden ayrı bir hâdiseymiş gibi birisini içtimai şekil ötekini içtimaî madde sayarak Aristo metafiziğini ilim içerisinde devam ettirdiler. Gaston Richard gibi müellifler içtimaî determiniz’in kaçınılmaz bir su­rette kendisini kabul ettirmesi yüzünden, ferdî hürriyete an­cak sorumluluk meselesinde küçük bir pay ayırmıya çalıştılar. Bütün bu yapma uzlaştırmalar cemiyet meselesinin, insan üze­rindeki felsefî bir refleksiyona dayanmadan, safdil bir surette konulmuş olmasından ileri geliyordu. Nitekim içtimaî sahada hür­lüğü lüzumsuz bir hipotez gibi tamamen kaldıranlar da aynı su­retle işe felsefesiz olarak başlamış görünüyorlar. Bunlardan Durkheim’in içtimai mekanizmi, hürlüğü prensip ve ilk veri değil, netice gibi görmek suretiyle işin içinden çıkmaya çalışıyordu. Fakat bu tezi sonuna kadar müdafaa edebilmek için elemanter cemiyetlerde hürlükle ilgili kavramların gerçekten yok olduğunu ispat etmek lâzımdır: İptidaî insan, dinî bir yasağa tecavüz ettiği zaman cezaya çarpılacağını bilir. Vakaa burada ağırlık merkezi vicdandan objeye yani tabu’ya atılmıştır. Fakat bu isim altında kasdedilen şey, yine iptidaînin kendi fiilinden dolayı uğradığı akıbettir. Nitekim ken­disine “Filân hareketi niçin yaptın?” denildiği zaman iptidaî tabu karşısında ezildiğini ve bunu yapmıya mecbur olduğunu söy­lemez. Hasılı sorumluluk duygusunun mevcut bütün insan zümre­lerinde izlerini bulmak mümkündür.

Marx’ın alt yapı olaylariyle üst yapı olayları arasmda gördü­ğü “karşılıklı tesir” münasebeti, eğer onlardan birincilerin ikinci­lere sebep olduğunu söylemek mânasına gelmezse, hakikata yakın­dır. Fakat ikinciler gölge olay gibi alındıkları zaman bütün değerini kaybeder. Bununla beraber Marx Hegel’in diyalektiğini “tersine çevirdiği” iddiasında oduğlu için, hiç değilse hürlük ve zaruret me­selesini natüralizm sahasında aydınlatması lâzım gelirdi. P. Lavrof da bu bağlantı devam ediyorsa da, asıl cereyan “Tarihî zaruret” fik­riyle hürlük meselesini ortadan kaldırmış görünüyor. Tarihî zaru­ret ise aynılık (identite) den ibaret olan zaruret ile belirsizlik (in- determination) demek olan değişmeyi birleştirdiği için aslî bir te­nakuzdan doğmuştur. Bu meseleyi “Bir tarih felsefesi mümkün müdür?” adlı makalemizde daha önce izaha çalışmıştık (Millet ve tarih şuuru, 1948). Bu cereyan içinde hürlük bir prensip olacak yer­de netice haline getirilmiştir.

Reklamlar

Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: