DERİNLİĞİNE SOSYOLOJİ


GURVITCH SOSYOLOJİSİ[1]

Bölüm: II

DERİNLİĞİNE SOSYOLOJİ

(La Sociologie en profondeur) Nureddin Şazi KÖSEMİHAL

Günümüz Sosyolojisi, sosyal gerçek (realite) in derinliğine incelenmesini ilk plâna" alan bir bilim olmak yolundadır. XIX uncu yüzyıl sosyolojisini tek – boyutlu (uni-dimensionnelle) diye vasıflandırırsak XX inci yüz yıl Sos­yolojisini çok boyutlu (pluri-di’mensionnelle) diye vasıflandırmak gerekir. Sosyal gerçek (realite) in birçok alt ve üstyapılardan, derinliğine birçok kat­lardan meydana geldiği tecrübeli sosyologun gözünden kaçmaz. Bu alt ve üstyapılardan meydana gelen çeşitli katlar birbirlerine girmiştir ve birbirle­rine karşılıklı tesir halindedir. Ama bu katlar adasındaki münasebet gergin, çatışık ve diyalektik olmaktan da kurtulamaz. Hiç bir sosyal gerçekte eksik olmayan ve düşeyliğine (vertical) diye vasıflandırabileceğimiz bir gergin­lik bahis konusudur. Bu. düşeyliğine çatışmalardan başka, derinliğine kat­lardan her birinde, bir de yataylığına (horizontale) diyebileceğimiz bir ça­tışma. bir gerginlik vardır; sınıflar çatışması buna bir örnek olabilir. Sosyo­lojinin ödevi bu çatışmaları gerginlikleri gizlemek değil tersine bütün çıplaklığıyle ortaya koymaktır.

Sosyal gerçeğin derinliğine bir çok katlar şeklinde beliren çok boyutluluk vasfı daha önceleri de birçok düşünürler tarafından sezilmişti. Gerçi Proudhon ve Marx, Durkheim ve Hauriou, Bergson ve Fenomenologlar bilerek veya bilmiyerek sosyal gerçek içindeki bu katları ortaya koymağa çalışmışlardır. Ama bütün bu denemeler hem kusurludur, hem de sosyolojiyi bilim haline getire­cek "relativiste" ve "antidogmatik" görüşten yoksundur. Bu yüzden de Sos­yoloji hep felsefeye kaymıştır. Gerçekten bu düşünürlerde derinliğine katlar kavramı, daima bir değerler mertebesi şekline bürünerek soysuzlaşır. Meselâ akılcı (rationaliste) ve pragmacı olan Proudhonda üstünlük "Kollektif akıl" dadır. Maddecilikle pragmacılık arasındaki zıdlığı aşan Marxda. üstünlük mad di üretim güçlerine verilmiştir. Durkheim mesleğinin ilk devresinde "maddi sıklık" la "manevî sıklık" tan birini üstün saymak noktasında epiyi bocaladık­tan sonra sonunda "Logos" la veya Ruh (Eprit) la birleşen kollektif şuurun üstünlüğü üzerinde karar kılmış; böylece "Hyperspiritualiste" eğilimini açığa vurmuştur. Spiritüalist mistizmle iyimser bir Vitalizmin birleştiği Bergsonda üstünlük, toplumda hayat atılımı (élan vital) nı cisimlendiren sosyal kendiliğindenlik (Spontanéité sociale) e verilmiştir. Hauriou’nun katolik Platoncu- luğuyla "Saint Thojmas" cılığı, onu "manevi" nin üstünlüğünü iddiaya sürük­lemiştir. Kısası özel bir felsefe tezini savunmak için toplumdaki çeşitli katların analizinden faydalanmak kadar "Derinliğine Sosyoloji" için tehlikeli bir şey olamaz. Çünkü pozitif bir bilim olarak Sosyolojinin hiç bir felsefeyle bağlı bir tarafının bulunmaması gerekir.

Bu bakımdan "Derinliğine Sosyoloji" öncülerinin çok farklı felsefe görüş­lerine bağlı olmaları ve sosyal gerçeğin çeşitli alt yapılarını ayırd etmek için türlü araçlara başvurmaları çok dikkate değer.

Günümüz sosyolojisi bu sistemlerden sıyrılarak sosyal gerçeğin katlarının bilimsel bir analizine girilmelidir.

Böyle bir analizin başarılması için de öncülerimizde bulunmayan oldukça derin ve kendi kendisiyle tutarlı (Conséquent) bar relativizme dayanmak gerekir. Bu mes’elede bilimsel bir görüşe yaymak için. sosyal gerçekteki bu çeşitli katlar arasındaki münasebetlerin baştan aşağı değişebileceğini ve değişmenin dinamik kuvvetleri olmak itibariyle bütün bu unsurların mertebeleri de toplumların tiplerine ve özel sosyal hallere tâbi olarak durmaksızın alt üst olabilece­ğini kabul etmek gerekir. Filan tip toplumda bakarsınız morfolojik temel tesir­li ve üstün görünebilir, bir başkasında maddî üretim kuvvetleri, bir başkasın­da da kollektif zihniyet üstün bir yer tutar. Her yeni halin içinden çıkmak için her seferinde araştırmaları ve yorumlama (interpretation) ları yenileyen bir çabaya lüzum vardır. Sosyal gerçeğin (realite) derinliğine katlarından her­hangi birinin ne şiddetini ne de önem derecesini hiçbir zaman peşin peşin kes­tirmek mümkün değildir.

Sosyal gerçeğin derinliğine katlarının, çeşitli alt ve üst yapılarının kendi görüşümüze (gurvitch) dayanan analızine geçmeden önce şu üç metodolojik noktayı belirtelim:

A. — Sosyal gerçeğin en derin veya en yüzde katlarından bahsederken değer yargi (jugements) larından sıyrılmak lâzımdır. En derin veya en yüzde dinildiği zaman hiç bir suretle en değerli veya en değersiz, en tesirli veya en te­sirsiz, en köklü veya en köksüzdür manası çıkarılmamalıdır. Bu ayırma sade­ce yüzde olanlarının nesnel (objectif) gözlem observation) e daha elverişli ol­duklarını bildirir. Meselâ morfolojik, maddî temel veya Coğrafya, demografya olayları sosyal gerçeğin yüzünde bulunur; semboller, fikirler, değerler, ülkü-

ler de daha derin katlara teşkil eder derken birincilerin nesnel (Objectif) gözle­me.. ikincilere nazaran çok daha elverişli olduğu anlatılmak istenir. Kısası ‘"derinliğine katlar" her çeşit değerlendirmelerden bağımsız olarak, sadece bu olayların nesnel gözlem (observation) e olan güçlük derecesini gösterir.

B. — Sosyal gerçeğin bütün katları birbirlerinin içine girerek ayrılamaz bir bütün teşkil etmişlerdir. Bunları birbirlerinden ayırmağa kalktınız mı, Sos­yal gerçeğin unsuru olmak karakterini kaybeder. Bu katlar daima parçalana­maz ve irca edilemez "Topyekun Sosyal olay" (Phénoménes Sociaux Totaux) ların anlarıdır. Bu bakımdan sosyal gerçeğin katları arasında süreklilik (Continuité) i dikkate almamak mümkün değildir. Ama bu katlar arasında pek keskin olarak görülen süreksizlik (discontinuit’) de süreklilikleri kadar ger­çektir. Hattâ daha ileri gidilerek denebilir ki Sosyal gerçekteki katlar arasın­daki süreksizliğin, sürekliliğe üstün geldiği söylenebilir. Çünkü hiç bir toplum tipi yoktur ki katları arasında tam bir uzlaşma bulunmuş olsun. Katlar ara­sındaki sert çatışmalar antinomiler, gerginlikler hiç eksik olmaz. Her toplum­da özel zümreler arasındaki münasebetleri ve herbir zümrenin ne kadar kü­çük olursa olsun iç hayatını – ki içinde bir çok "Biz’ ler çatışmaktadır – karakterize eden kavgalarla çatışmalar, bize çoğu zaman katlar arasındaki bu çatışmayı unutturmaktadır.

Halbuki katlar arasındaki çatışmanın önemi çok daha büyüktür. Çünkü bunlar yalnız topyekûn toplumlarda değil her bir özel zümrede hattâ her bir sosyal bağlaşma şekilleri (forme de Sociabilité) nde bile kendini gösterir. Ger­çekten derinliğine katlar ve bunlar arasındaki devamlı çatışma, sadece topye­kûn toplum araştırmalarını – ki bunlarda bu çatışmayı gözlemek daha kolay­dır – ilgilendirmekle kalmaz; zümrelerin "differentiel" sosyolojisiyle, Mikrososyolojiyi de aynı derecede ilgilendirir. Zaten "topyekûn sosyal olay" kavra­mını sadece topyekûn toplumlara bağlarsak büyük bir metodolojik yanlış işlemiş oluruz. Her zümreye hattâ her sosyal bağlaşma şekli (forme de Sociabi lité) ne de "topyekûn sosyal olay" gözüyle bakılmalıdır. Bu da derinliğine ana lizlerin – tatbikat alanının – Sosyolojide tümel (üniversel) olduğunu; topye­kûn tipler kadrosunu aşarak zümrelerin "differentiel" Sosyolojisine ve Mikrososyolojiye kadar uzandığını gösterir. Şuna da işaret edelim ki bu üç sos­yolojik plân ancak pratik ve metodoloji bakımından birbirlerinden ayrılabilir; ayrılıkları daima nisbîdir; çünkü biribirinin içine girmiştir aralarındaki müna­sebet diyalektiktir. "Topyekûn sosyal olay" ların bütünü bu birbirinin içine girmiş üç derecenin terkibinden meydana gelmiştir; ama bu hal, her biri "top­yekûn sosyal olay" gibi ele alınan "topyekûn toplum" un. zümrelerin, sosyal bağlaşma şekillerinin ayrı ayrı incelenmelerine ve derinliğine analizlerine en­gel değildir.

</DIV>

Her gerçek (realite) süreklilikle süreksizlik arasında güçlükle kavranan, değişken, kararsız bir uzlaşmayı gerektirir. Bu uzlaşmaların karakteri ve yönü, gerçeğin alanları arasındaki ayrılışın menşeindedir. Zaten sebeplik İlkesinin tatbikini mümkün kılan da bu aynı uzlaşmaların dereceleridir. Sosyal gerçek (realite) te – psikolojik ve biyolojik gerçeklerden daha fazla olarak – süreksiz­liğin sürekliliğe üstün olduğu kabul edildikten sonra, bu süreksizliğin kollektif hayatın çeşitli derinliğine katları arasında ne büyük bir şiddetle belireceği ta­sarlanabilir. Ama burada da yanılarak "dogmatisme" e düşmekten sakınılmalıdır. Sosyal gerçeğin çeşitli katları arasında tesbit edilen süreklilik ve sürek­sizlik dereceleri de sosyal tiplere, özel sosyal hallere belirli tarih anlarına göre değişir. Meselâ Arkaik bir toplumda, Antik sitede, feodal burjuva toplamla­rın da mahallî zümrelerde veya akrabalık zümrelerinde, ekonomik faaliyetlerde, ya da "Biz" (Ki bu "Biz" in Gurvitche’e göre: Masse Communaute, Commu­nion gibi çeşitleri vardır) lerde, "Başka" lariyle olan münasebetlerde, katlar arasındaki süreksizlik aynı şiddette değildir, ayrıca bu şiddet derecesi özel hal­lere ve durumlara göre de değişir. İşte derinliğine Sosyolojide olduğu gibi her çeşit Sosyolojide bu türlü sonsuz yanlışların önüne ancak sen haddine götürülen bir aşırı – ampirizm (hyper-emprisme) ile bir üstün – rölativizm (sur-relativisme) le geçilebilir.

Sosyal gerçeğin bu çeşitli alt ve üstyapılarından her biri bir taraftan ya on­larla kendini tamamlamak ya da onları kendinde tamamlamak suretiyle diğer­lerine baş kaldırma, veya onlarla çatışma eğilimindedir. Kısacası her yeni som (concret) durumu yeniden incelemekten başka çare yoktur.

C. — Sıralanan bu katların sayı ve karakterleri son derecede kaypak­tır. Tamamiyle pragmatik ve pratik bir temele dayanır. Burada sadece sosyolo­jik araştırmalara uygun düşecek kadroları kurmak bahis konusudur. Bu kad­roların değeri ancak pratik bir şekilde. Sosyolojik araştırmaya edecekleri hiz­met bakımından ölçülebilir. Meselâ sosyal gerçeğin derinliğine katlarını on kıs­ma ayırarak her birinin tasvirini yapmağa kalkarsak, bu hiç bir zaman bu kat­ların daha fazla, ya da daha az olmasına engel değildir.

Derinliğine Sosyoloji, ampirik araştırmalara hareket noktası ödevini gö­recek tesirli ameliyat kadrolarına ulaşmak için sosyal gerçeği böyle az çok yapma bir takım katlarla kurar ve sınırlar. İşe yaramaları için de bu kadro­ların katılaşmamış olmaları, her türlü değişikliğe, katların azalıp çoğalmaları­na elverişli olmalıdır. Sonra da bu katlar hem birbirlerini tamamlıyacak şekilde birbirlerinin içine girmeleri, hem de birbirleriyle daimi bir çatışma halinde bu­lunmaları gerekir. Gaston Bachelard günümüzün bilim eğilimini: "Basit’in diyalektikleştirilmesi" (La dialectisation du Simple) diye vasıflandırmaktadır. Bu eğilim özellikle "derinliğe Sosyoloji" de tam bir tatbikini bulacaktır.

İşte sosyal gerçeği nesnel (objectif) gözlem (observation) e en elveriş- li tarafından, yani yüzünden; en az elverişli taraflarına, yani derinliklerine; kadar kavramak ve tasvir etmek isteyen sosyolog, araştırmasında şöyle bir sıra takibedebilir:

<I>1. </I>Morfolojik ve Ekolojik yüz. — Sosyal gerçeğe dıştan bakınca eşyala­rı, insanları ve nesnel (objectif) olarak kavranabilen davranışları; toplumun Coğrafya ve demografya temelini, nüfusun sıklığını, toprak üzerinde yayılması­nı, köylerden şehirlere olan akınları v.s. görürüz. Bunlardan başka anıtlar, ki­liseler, kışlalar, hapishaneler, evler, kulübeler, barakalar, yapım evleri (usines) atölyeler, mağazalar, dükkânlar, çeşitli yollar, çeşitli taşıtlar; âletler, makine­ler, endüstri ve ziraat ürünleri, gıda maddeleri v.s. de ilk bakışta göze çarpar. İşte toplumun maddi temelini teşkil eden bütün bu saydıklarımız geniş anla­miyle, ele alınan "sosyal Morfoloji" nin konusudur.

Çünkü bütün bu fizik olaylar; Coğrafya olayları gibi maddi olaylar, tür­lü teknikler, kollektif inançlar tarafından tamamiyle değişerek sosyal hayatın malı olmuşlardır. Nüfusun çoğalıp azalması, sıklık derecesi nüfus hareketleri, özel sosyal organizasiyonlara, belirli sosyal kadrolara, ekonomik verim (rendement) e, pratiklere, sembollere, fikirlere, değerlere, kollektif zihniyete bağ­lıdır. Bu bağlılık sosyal gerçeğin bilhassa ev, yol, âlet, makine v.s. gibi dışlaşmış yönlerinde kendini daha çok gösterir, gerçekten Sosyal gerçekteki çeşitli derinliğine katlar işe karışmadıkça onları desteklemedikçe, istemedikçe meselâ bu âletlerden her hangi birini ne icat etmek ne de kullanmak mümkün olur­du.

Diş âlemin toplum tarafından şekil değiştirmesine bir başka örnek olarak da – ister ferdi ister kollektif mahiyette olsun – mülkiyeti gösterebiliriz. Gerçek­ten mal edinmede de; sosyal gerçeğin, değerlere, kollektif zihniyete varıncaya kadar türlü derinliğine katları işe karışır. Marcel Mauss "Essai sur le Don" adlı eserinde; ilkel kavimlerde, "Mana" denen sosyal gücün mülkiyet üzerine olan tesirlerini göstermeğe çalışmıştır.

<I>2. </I>Sosyal Organizasyonlar ya da organize üstyapılar. — Sosyal gerçekte bir az daha ileri gidilince ilkin sosyal organizasiyonlarla ya da organize üstyapı alaniyle karşılaşılır. Gerçekten sosyal hayatta; meselâ Belediye reîsi önünde ya­pılan bir nikah töreni, kilisede yapılan bir din töreni, belediye ya da din organizasiyonlarının katıldığı bir cenaze töreni, bir Millet Meclisi oturumu, bir mahkeme heyeti toplantısı, bir sendika toplantısı gibi türlü organize üstyapılar dikkati çeker. Organizasyonlar, az çok katılaşmış kalıplarla önceden tesbit edilen: düşünülerek hazırlanmış örneklere göre de merkezleştirilen, mertebelendirilen, düzenlendirilen kollektif gidiş (conduite) lerdir. İşte üyelerine tam anlamiyle baskı (contrainte) yapan, bu organize üst yapılardır. Baskı (Cont- rainte) lardan büsbütün farklı olan sıkıştırma (pressions) lar ise fert ve toplum paralel planları üzerine tesir eder; burada ferdi ile kollektif arasında bulunan bir "perspektiflerin karşılıklığı" ından söz açılabilir. Bu ikisi arasındaki müna­sebeti. de sadece organize üstyapılarla bunların baskıları kesebilir. Yani şu ma­hut "fert toplum çatışması", bunların — indi olarak — farklı derinliğine kat­lara yerleştirilerek karşılaştırılmalarından doğmuş bir yanlıştır. Gerçekte bu ça­tışma fertle organize üstyapılar arasındadır; bu üstyapılar aynı şekilde daha az katılaşmış daha eğrilebiliır diğer katlarla da çatışma halindedir

İşte organize üstyapıların bizlerden az çok uzak kalması, "spontane" sos­yal hayatla aralarında daima bir boşluğun bulunması bu yüzdendir. Bu hal altyapılara nazaran kendilerini aşkın gören ve onları hükümleri altında bu­lundurduklarını iddia eden otoriter organizasiyonlar kadar; "spontane" sosyal hayatin girmesine kapılarını ardına kadar açan demokratik organizasiyonlar için de doğrudur.

(Bu konu üzerinde daha fazla bilgi edinmek isteyenler Gurvitch’in şu eserlerine baş vurabilirler: L’idée du Droit Social (1932), L’Experience Juridique et la Philosophie Pluraliste du droit (1936), Les Elements de Socio­logie Juridique (1940), Sociology of Law (1942), Déclaration des Droits Sociaux (1944).

Yalnız Gurvitch’e göre bir nokta hiç tartışmaya gelmez gibi görünmek­tedir, o da: Organizasiyonlar, Sosyal gerçeğin güçlükle kavranan daha derin katlarının ancak bir kısmını, yetersiz olarak bildirebilirler. Onun için incele­melerimizi organizasiyonların daha ötesine götürmek lâzımdır. Birçok Sosyologların özellikle "Şekilci okul" temsilcilerinin yaptıkları gibi "topyekûn toplum" veya özel zümreler, organize üst yapılariyle bir tutuldular mı sosyal gerçek alanını hem son derece daraltmış olurlar hem de onu donmuş katı­laşmış bir hale sokarlar. Bu belki rahat bir yoldur, ama kendilerini kurucu­larından saldıkları sosyal bilimi de kökünden yıkar.

3. Sosyal örnekler. — Sosyal örnekler (Amerikan sosyologları bunlar için "pattern" terimini kullanırlar) sosyal hayatta çok büyük rol oynar. Alan­ları çok geniştir. Klişelerden, gelenekçi "slogans" lardan önceden bilinen işaret (signal) ve alamet (signe) lerden tutun da moda ve geçici heves (engouement) lere kadar her şey sosyal örnekler sınırı içine girer. Gurvitch’e göre sosyal gerçeğin derinliğine katlarından birini de bu sosyal örnekler teş­kil eder. Organize üstyapılarda hâkim bir rol oynayan ve onlarsız işlemeyen sosyal örnekler, organize üstyapılar alanını kat kat aşar. Organize üstyapı­ların dışında kalan az çok düzenli kollektif gidişler içinde de oldukça geniş bir yer tutar, örnekler organize üstyapılara göre çok daha eğrilebilir bir

</DIV>

karakter taşır. Onun için örnekler, organize üstyapılarla az çok düzenli gi­dişler arasına yerleştirilmelidir.

Sosyal örneklerin çok farklı çeşitleri olabilir: Milli ve mahalli yemekler, elbiseler, endüstri ve ziraat teknikleri, nezaket kuralları v.s. örneklerin en baş­ta gelenileridir. Bunun gibi milli ve mahallî bayramlar, terbiye, politika, hukuk hattâ din ve ahlâk hayattan her şeyden önce örneklerden ilham alırlar. Sosyal örnekler sadece davranışlara yol göstermekle ve onları idare etmekle kalmaz hattâ ister kollektif ister ferdi olsun zihni hayatımıza da yol gösterir. Bunlardan başka tasavvur, idrak, hafıza, yargi, sezgi gibi zihni fonksiyonlara, heyecan ve irade fonksiyonlarına da hep sosyal örnekler yol gösterir.

Sosyal örnekler daima geleneklere, âdetlere, görenek (routine) lere bağ­lı değildirler. Gabriel Tarde’ın da belirttiği gibi bunlar yeni modalar, geçici hevesler de ortaya atabilirler. Dahası var. Sosyal örneklerin mutlaka tamamiyle katılaşmış veya tesbit edilmiş olması da şart değildir. Örneklerin az çok eğritebilir (flexible), hareketli, değişebilir olanları, birden bire beliriverenleri var dır. Kısası klişeler, "Slogans" Ia’a, katılaşmış kurallar, ölçüler sosyal örneklerin ancak bir yönüdür. Onun için sosyal gerçeğin derinliğine katlarından biri olan bu örnekleri, sosyal gerçeğin sadece katılaşmış kabuğuna bağlamağa kalkış­mak çok yanlış olur.

Genel olarak örnekler: kültür örnekleri, teknik örnekleri diye sınıflanırlar. Gündelik hayatın kollektif davranışlarına yol gösteren, meselâ filan yemeğin reçetesi gibi örnekler; ekonomik hayatın örnekleri hep teknik örnekler sınıfına girer. Ahlâka, hukuka dine, bilgiye sanata bağlı örnekler de kültür örnekleri arasında yer alır.

Çok "relatif" görünen bu teknik, kültür örnekleri zıdlığında da pek ileri gitmemeli: Çünkü bu iki örnek, gerek türlü toplum tiplerinde, gerek zümre­lerde gerekse türlü medeniyetlerde daima birbirlerine sızmışlardır. Meselâ Eko­nomik davranış, teknik örnekler kadar kültür örneklerinin de damgasını ta­şır; ahlâk, din, sanat, terbiye v.s. de kendilerine has olan teknik örneklere göre gerçekleşirler. Bütün teknikler, bağlı oldukları özel bir sosyal kadroda geliştiği­ne, bütün kültür eserleri de gene bu kadrolarda doğduklarına göre bunun ba­ka türlü olması mümkün müdür ?

</DIV>

Kollektif âlamet ve işaret (signes, signaux) 1er Sosyal örneklerin özel bir halini temsil eder. Bunlar bazan birbirleriyle karıştırılır ve sembollerle bir tu­tulur. Kollektif işaret (Signal) ler bir toplumun veya özel bir zümrenin emir­lerini, üyelerine filan veya falan şekilde davranmalarını bildiren bir dış uyarıcı (excitant) dır. Meselâ bir okulun, lisenin zili dersin bittiğini ya da başlayaca­ğını bildirir, bir aile pansiyonunun gongu pansiyonda oturanları yemeğe davet eder; bayrağın filan hareketi askere ileri yürüyüş emrini verir. Bir fabrikanın alarm düdüğü ya bir tehlikeyi ya da iş saatini bildirir. Bu türlü misalleri iste­diğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. Kollektif işaret (Signal) ler daima yapma ve itibaridir. Bu bakımdan yağmur başlangıcını bildiren gök gürlemesi şimşek gibi tabii işaret (signal) lerden kesin olarak ayrılır. Genel olarak işaret (signal) lerin özel olarak da istenilen davranışı kesinlikle emir eden kollektif işaretlerin sembolik karakterleri de yoktur. İşaretlerin bir ifadeyi bir mânayı taşımaları mümkün olduğu gibi hiç bir ifade hiç bir mana taşımamaları da mümkündür. Meselâ yersiz bir silâh patlamasının bir savaşa sebeb olması gibi, Genel olarak işaretler teknik örneklerine kültür örneklerinden daha yakındır.

Sosyal alâmet (Signe) 1er – ki "ifade-işaret" (Signaux – expressions) ler bunların pek az bir kısmını teşkil eder – Çoğu zaman "örnekler" kadrosunu aşan, çok daha geniş bir alanı kavrar. Bütün alâmet (signe) ler bir halin, bir fiilin, zihni bir faaliyetin ifadesidir, ama her ifade bir alâmet (signe) değildir. Meselâ bir sevincin, kederin, ağrının yüzde veya davranışda doğurduğu ifade bir alâmet (signe) değildir. Alâmetler bir mâna (signification) nın yeri­ne geçen ve bu mâna ile, bunu anlamağa veya kavranmağa davet edilen kollektif veya ferdî kişi arasında aracı (intermédiaire) ödevini görür. Meselâ filan yere gitmek için tutulacak yolu gösteren bir ok: ‘"İstenilen yere gidilecek en kısa yol budur" anlamını taşıyan bir alâmet (signe) dir. Yollarda geçişi düzen­leyen yeşil ve kırmızı ışıklar "Geçiniz, Bekleyiniz" anlamını taşıyan birer alâmet (signe) dir (Bunlar bir bakımdan da işarettirler). Mânaların yerine geçen alamet (signe) lerin kendilerinde sembolik bir taraf yoktur, çünkü aracılığını ettikleri mânalar tam olarak ifade edebilirler; karakterleri de ta­mamiyle itibarî olabilir.

Sosyal hayat olsun ferdi hayat olsun her cinsten alâmet (signes) lerle ve özellikle sembolik olmayan alâmet (signes) lerle doludur. Çeşitli kollektif ve ferdî davranışlar, türlü sosyal pratikler, organize üstyapılar, hattâ ferdi ve kollektif zihni hayat bile kollektif alâmetlerden bol bol faydalanır. Alâmet (signes) ler genelleştikleri, standartlaştıkları, önceden tesbit edilmiş olmağa eğildikleri nisbette sosyal örnekler alanına girmiş olurlar.

Sosyal örnekler — isler teknik veya kültürel olsun, ister klişeleri, gelenek­leri, işaret (signal) leri, alâmet (signes) leri, kuralları temsil etsin — katının altında onları gerçekleştirecek olan kollektif davranışlar vardır; burada az çok düzenli, ama hiç bir organizasiyona bağlı olmayan gidişler bahis konusudur. Böylece sosyal gerçeğin derinliğine katlarından bir yenisine ulaşmış oluyoruz.

</DIV>

4. Organize üst yapıların dışında geçen az çok düzenli kollektif gidişler. Sosyal örnek (modéle) leri gerçekleştirecek olan az çok düzenli kollektif gi­dişler bu örneklerin altındadır; sosyal gerçeğin daha derin bir katında yer alan bu gidişler çoğu zaman beklenmedik şeylerle dolu olur. Çünkü beklenilen dü- zenlilikle fiilen gerçekleşen gidişler arasındaki boşluk çoğu zaman oldukça bü­yüktür. Sosyal örneklerin fiilî kollektif gidişlerde gerçekleşmesi çok farklı de­recelerde olur. Gidişlerin örnekleri aştıkları, onları geliştirdikleri, şeklini de­ğiştirdikleri alt üst ettikleri sık sık görülür. Düzenli denen kollektif gidişlerle, bu gidişlerin gerçekleştirdikleri örnekler arasındaki münasebetlerin incelenmesi sosyal gerçeğin altta bulunan tamamiyle "spontanés" katlarının varlığını git­tikçe yaklaşan gürlemeleriyle duyurmaktadır. Bu bakımdan şöyle bir ayırma yapabiliriz :

b) Törensel (rituelle) ve usule ait (procéduriéres) kollektif gidişler kesin şekilde kurallaşmış geleneklere dayanır ve kelimenin tam anlamiyle dü­zenli bir karakter taşır. Bunlara din törenleri, hukuk ve idare usulleri misal olabilir.

c) Pratik, töre. görenek, hayal tarzı olarak kollektif gidişler. Birincilere göre çok daha eğrilebilir (flexible) bir karakter taşır ve en geniş anlamiyle "Folklore" terimiyle ifade edilebilirler.

d) Moda ve heves (engouements) olarak kollektif gidişler. Kaypak ve değişkendirler, örneklere âdetlere alışkanlıklara bağlı değildirler. Durmadan değişirler. Giyime bağlı modalar, edebi, artistik, filozofik modalar gibi.

e) Örneklere uymayan, başıboş, beklenmedik, düzensiz, uyuşmaz, daya­tan kollektif gidişler.

Bu ayırma çok önemlidir. Çünkü organize üstyapıların dışında ge­çen az çok düzenli kollektif gidişler arasındaki ince farkları belir­tir. Bütün bu gidiş (conduite) leri kalıplaşmış örnek (modéles stéréotypés) lerin kesin tatbikleri gibi görmek çok yanlış olur. Bu görüş gerçi işi kolaylaştırır ama sosyal gerçeği en derin noktalarına kadar incelemek zorunda olan sosyoloğu da konusundan tamamiyle uzaklaştırmış olur. Gabriel Le Bras "Introduction a l’Histoire ‘de la pratique religieuse en France" (1942 ve 1945) adlı iki ciltlik dikkate değer eserinde dinsel davranışlarda bile tören (rites) lerle, pratiklerin çoğu zaman çatışma halinde olduklarını belirtmiş ve pek haklı ola­rak da Durkheim (adını ağzına almamıştır) ı tören (rites) lerle pratikleri bir­leştirdiği daha doğrusu pratikleri tören (rites) ler içinde eritmeğe eğildiği için kritik etmiştir. Bugünün Fransasında katoliklerin pratiklerini inceleyen Gabriel Le Bras aynı törenleri takip eden insanların, politikleri arasında farkların çok büyük olduğunu göstermiştir. Bu konuda Hukuk sosyolojisinden de biri çok misaller vermek mümkündür. Meselâ Hukuk usulleriyle, bunların tatbikleri arasındaki çatışmalar artık atalarsözü hükmündedir.

Sosyal hayatın kendiliğinden beliren hareketlerine uymağa eğilen bütün pratiklerin, organize üstyapılarla olan çatışmaları, şüphe yokki pratiklerin, tö­ren (rites) lerle usullerle olan çatışmalarından çok daha gözle görülür elle tu­tulur bir şiddettedir. Meselâ pratikler durmaksızın organizasyonlarla, "statü" lerle çatışma halindedir. Bu çatışma hem zümrelerde hem de topyekûn top­lumlar içinde görülür. Ama şiddet dereceleri durumlara göre değişir.

Kurum (institutions) kavramı Fransada Durkheim okulunda ve Maurice Hauriou nun eserlerinde oldukça farklı anlamlarda kullanılmıştır. Hele Amerikada bu terim büsbütün bulanık bir şekil almıştır. Gurvitch’e göre bu terimin bu kadar bulanık olmasındaki başlıca sebeb de bu kavramın organize üstyapılardan, örneklerden tutun da dinsel tören (rites, usul (procédures), pratik v.s. gibi farklı düzenlilikteki kollektif gidişlere kadar herşeyi içine almasındadır. Bundan başka kurum kavramı çoğu zaman düzen (Ordre) anlamına kullanı­lır. (Bilindiği gibi XIX uncu yüzyılda çok yanlış bir görüş olarak ilerleme sosyolojisinin karşısına düzen sosyolojisi konmuştur. Birincisi toplumdaki ha­reketi, değişmeyi, ikincisi sabitliği statükoyu temsil eder) onun için günümüz sosyolojisi bu son derecede bulanık kavramı kullanmaktan vazgeçmelidir. De­rinliğine sosyoloji bu kavramın kalkmasına yardım edebilirse en büyük ka­zançlarından birini elde etmiş olur.

5. Sosyal rollerin atkıları. — türlü düzenlilik (régularité) te olan kol­lektif gidişlerin temelinde birbirine girmiş sosyal roller vardır. Bu rolleri ya zümre, sosyal bağlaşma şekilleri (formes de Sociabité) gibi topluluklar; ya da topluluklara katılan fertler üzerlerine alırlar. Sosyal roller sosyal gerçeğin kollektif gidişlerden daha derin bir katını temsil eder. Davranışlara yüklenen sosyal roller ilk bakışta düzenliliklere, Tüzüklere,’ hattâ organizasyonlara bağ­lı gibi görünür, ama bir az daha yakından bakıldı mı, bu roller öznel (subjectif) liğin derinliklerine girdiklerine göre ister kollektif ister ferdi olsun, bütün örnek­lerin, emirlerin, sosyal düzenliliklerin, dolayısiyle her türlü ‘"standart" lıkların üstüne çıkar. Gerçekten özel bir durumda, zümreler topluluklar veya fertler; ta­rafından oynanan sosyal rollerin yorumlanması, gerçekleşmesi, som kombine­zonları, büyük "surprise” ler taşır. Ayrıca sosyal roller yalnız itilmiş (refoulés) duruş (attitudes) ların değil, bazan doğrudan doğruya yenileştirici (Novatrice) ve yaratıcı duruşların da patlak vermesine geniş imkânlar verir. Onun için sosyal roller atkısının az çok düzenli gidişlerle kollektif duruş (attitudes) lar arasında yer alması gerekir.

</DIV>

Bir kaç misal verelim. Her fert ayni zamanda Aile. meslek, sendika, kilise, Köy, Şehir, Devlet, bilginler derneği, spor ekibi gibi türlü zümreleri bağlıdır. Bu zümrelerden her birinde baka başka roller alır. Meselâ bir yandan ya aile babasıdır ya oğuldur v.s.; ya tamirci, satıcı, profesör; filan ya da filan sendikanın üyesidir; bir yandan da bu zümrelerde ya silik, ya parlak ya hâkim, ya tâbi bir rol oynar. Bilindiği -gibi bir kimsenin türlü zümrelerde üze­rine aldığı roller ayni kuvvette olmaz. Meselâ baba ve koca olarak son dere­cede nüfuzlu olan bir insan bir arkadaş ya da meslektaş olarak çok silik ola- bilir. Bir politika ya da sendika lideri bakarsınız aile hayatında çok sönük bir rol oynar. Bu bakımdan "Sosyal rol" kavramı, bir kimsenin çeşitli zümreler­de oynadığı rollere bağlı olarak türlü kılıklara bürünebileceğini ihmal eden bir karakterolojinin boşluğunu bütün çıplaklığıyle ortaya koymaktadır. Hid­detliler, heyecanlılar, soğukkanlılar, uysallar, huysuzlar üzerlerine aldıkları rollere göre karakter değiştirirler; meselâ bir zümrede çok silik kalan bir insan bir başka zümrede bir "as" kesiliri. (Moreno ve Jennings)

Başka bir misal alalım. Her hangi bir fert ya da zümre türlü sosyal po­litik durumlara göre çok farklı hatta zıd roller bile alabilir. Bakarsınız bir za­man devrimci olan bir fert ya da zümre devrimden sonra — yerinde say­mak, veya daha ileri anlayışta bir ferdin ya da zümrenin belirmesi yüzün­den — muhafazakâr duruma düşer. Bu türlü hallerde toplumda sosyal rol­lerin temelli bir değişikliğe uğradığı görülür. Meselâ Marx çeşitli sosyal sı­nıfların özellikle Burjuva ve küçük burjuva sınıfının rollerindeki tarihi deği­şikliği göstermiştir.

Bir başka misal alalım. Her bir topyekûn toplumda, zümrede, organize üst yapılarda üyelerinin çoğunu çeken bir takım imtiyazlı roller vardır. Bu rollere girenler bir başarı kazanmış yükselmiş olur, giremeyenler de başarısızlığa yenilgiye uğramış, düşmüş olur. İşte oynanan rollerle oynanamayan roller arasındaki zıdlık burada önemli bir hal alır; çünkü zümreler, zümreler içindeki çeşitli "Biz" ler, ferdler her zaman kendilerine layık gördükleri mev­kileri tutmak, diledikleri rolleri oynamak başarısını kazanamazlar. Bir sürü nevrozluklar ve aşağılık duyguları buradan doğar.

Bir ferdin, bir "Biz" in, bir zümrenin oynayacağı çeşitli roller her za­man bir birlikteki ahenge uymaz, işte sosyal gerçekteki, fertlerin ve kollektif varlıkların içindeki türlü zıtlıklar gerginlikler hep buradan çıkar. Sosyal roller­deki zıtlık yalnız yatay (Horizontal) biı plânda değil, derinliğine katlarda da vardır. Gerçekten organize bir üst yapıda emir edilen sosyal roller, müşte­rek bir tesirle birdenbire kendiliğinden beliriveren sosyal rollerden kolaylıkla ayırd edilebilirler. Ayni şekilde kendiliğinden beliren bu roller kolektif var­lıkların ve fertlerin gelecekte gerçekleşmesini istedikleri sadece istenen, kuv­ve halinde mevcut, sosyal rollerden de aynlır. Bu bakımdan bir fabrikada, bir fakültede ya da bir asker zümresinde, bu çeşitli çizgilerdeki sosyal roller üze­rinde yapılacak bir analiz çok dikkate değer sonuçlar verebilir.

Sosyal roller daima birbirinin içine girmiş bir haldedir, hem de daima bir takım sosyal kadrolar içinde belirirler. Bunlar ne diğer rollerden ne de unsurunu teşkil ettikleri bütünden ayrılabilirler. Görülüyor ki burada organizasyonlardan hatta az çok düzenli kollektif gidişlerden bile çok daha akıcı ve değişken, dalgalı bir takım atkı (trames) lar karşısındayız. Bunlara pek âla "dram" da denebilir. Sosyal rollerin atkıları hiç bir zaman bütünlüğünü kollektif gidişlerde bulamaz, hatta pratikler ve modalar bahis konusu olduğu zaman bile. Kolektif gidişler, sosyal rolleri sezilemiyecek derecede zayıf bir şekilde ifade edebilir, hele tasarlanan istenen, itilen (refouler), düşünülen rolleri hiç ifade edemez. Sosyal roller daha ziyade bazı kollektif ve ferdi gidişlerin hareketini hızlandıran "tremplins" ler, bu gidişleri — hatta ör­nekleri aşan, alt üst eden, deviren, değiştiren gidişler bile olsa — yeniden çizebilen az çok elle tutulabilir hareket noktalarıdır. Sosyal rollerdeki ferdî ve kollektif öznel (subjectif) likler, kendiliğindenlik (Sprontanéité) ler önceden kestirilemeyen "surprises" ler, sosyal gerçeğin daha derin bir katı­nın bulunduğunu bildirir. Bu da hemen sosyal rollerin altında bulunan "kol­lektif duruşlar" katıdır.

6. kollektif duruşlar. — Sosyal gerçeğin az çok düzenli kollektif gidiş­lerden ve hareket noktası ödevini gören sosyal rollerden çok daha derin olan bu yeni katına ulaşmak için kollektif hayatta her şeyin mafsallaşmış, yapılaş­mış, düşünülmüş, elle tutulur bir halde olmadığını hesaba katmak gerekir. Duruş (attitudes) lar alanı sosyal gerçeğin ölçülemez alanıdır. Sosyal haya­tın "spontane" alt yapısını teşkil eden derinliğine katlar, kollektif duruşlar­la açılır. Eğrilebilir örnekler, pratikler, modalar, yaşanmış ve hayal edilmiş sosyal roller bu bakımdan, birer araçtırlar. Duruş (attitudes) larla asıl "spon­tané collectif" e yaklaşmış oluyoruz.

Kollektif duruş teriminin anlamı nedir? Şöyle bir geçici1 tarif yapılabilir: zümreleri, zümreler içindeki "Biz" leri ve topyekûn toplumları hep birlikte belirli bir tarzda harekete, özel sosyal rolleri yüklenmeğe sürükleyen bir ta­kım istidatlar (dispositions) dır. Bu eğilimler ya hiç ya da kısmen amacına ulaşır; ama hiç bir zaman tam anlamiyle gerçekleşemez. Yalnız bu duruşlar tamamiyle kuvve halinde kalsalar bile; gene de organize üst yapıların, örnek­lerin, işaret (signes) lerin kaynaştığı; pratiklerin yapıldığı, rollerin oynandığı, sosyal zıtlıkların çatıştıktan çok özel bir çevre yaratırlar.

</DIV>

Kollektif duruşlar az çok düzenli’ gidişlere ya da organize gidişlere elve­rişli olduğu kadar, sosyal gerçeğin daha derin bir katında karşılaşacağımız yenileştirici (Novatrice), yaratıcı, kaynaşma halindeki kollektif gidişlere de elverişlidir. Kollektif duruş (attitudes) lar örneklerden işaret (signaux) ve alamet (signes) lerden sıyrılarak "slogans" ve klişe şekline büründükleri oranda bağımsızlıklarını kuvvetlendirirler. Ama kollektif duruşların bu "slo­gans" ve klişelerin üstün tesirleriyle kurulduklarını sanmak da tamamiyle yan­lıştır. Gerçekte bunlar daha ziyade türlü örnek ve işaretlerin temelindedirler, çünkü çoğu zaman hem üretici hem de ürün olan değer ve kollektif fikirlere doğrudan doğruya bağlı bulunurlar. Kollektif duruşlar, bir çok sembollerin, özellikle kollektif değerleri özel bir sosyal çevrede ifade eden heyecan sembol- — Si­

lerinin, açılmasına elverişli bir iklim hazırlar. Beri taraftan kollektif duruşlar her çeşit zümrenin kurucu bir unsurudur. Özel zümrelerin temelinde, kollektif duruşların bulundukları ve bunların çatışma halinde oldukları bilin­mezse; bu özel zümreleri ne anlatmak ne de kavramak mümkün olur.

Kollektif duruşlar ayni zamanda hem oynak hem de sabit, hem önceden kestirilemez hem de kestirilebilir; hem kavranamaz hem de deneyleme (ex- perimentation) ye hatta ölçüye elverişlidir. Bunlar sosyal gerçeğin belki de en aykırılıklarla (paradoxal) dolu katını teşkil eder. Kısası Kollektif duruşlar: ayni zamanda hem bir zihniyeti, hem beğenme ve nefret fiillerini; gidişlere ve tepkilere istidatları; belli sosyal rolleri üzerine alma eğilimini; kollektif ka­rakteri; nihayet sosyal sembollerin göründükleri ya da türlii değerlerin kabul veya red edildikleri sosyal kadroları; içinde bulunduran bir takım sosyal bü­tün (gestalt) ler diye tarif edilebilir.

Duruşlar, topyekûn sosyal olaylardan, sosyal tiplerden (Biz, zümre, topyekûn toplum) ve sosyal hallerden ayrılamazlar. Sosyal hayatın diğer un­surlarıyla ayrılamayacak şekilde bağlanımış yapıcı unsurlardandır. Bunlar- bir az önce belirttiğimiz gibi, sosyal gerçekte önemi ihmal edilmemesi gere­ken bir takım "sosyal geştalt" lardır. Sonra ferdi duruşları, kollektif duruşla­rın karşısına koymak ta mümkün değildir. Çünkü bunlar arasında "perspek­tiflerin karşılıklılığı" (reciprorité des perspectives) ilkesi hüküm sürer. Ger­çekten fertlerin duruş (attitude) ları, bağlı bulundukları zümrelere göre de­ğişir. O sözde "halk efkârı’ yoklamalarının başarılı olmamasındaki sebebierden biri de sözde "ortalama insan" a sorulan sorulara alınan tereddütlü cevaplarla parçalanamaz bir bütün olan zümrelerin gerçek duruş (attitudes) larının ‘birbirleriyle karıştırılmış olmasıdır. Bu halk efkârı yoklamalarının so­nuçlarından; ancak halk efkârının altındaki gerçek duruşlara ulaşıldığı za­man ve bu ifade edilmiş fikirlerle zümrelerin gerçek duruşları arasındaki fark katsayı (coefficients) ları tesbit edildikten sonra faydalanılabilir.

Böylece Amerikan psiko – Sosyolojisinin yanlışları kendiliğinden orta­ya çıkmış olur. Gerçi son on onbeş yıl içinde sosyal duruş (attitude Sociale) kavramını ortaya atmakla, sosyal içgüdü gibi yanlış ve bulanık bir kavramın ortadan kalkmasına sebeb olmuştur. Ama "duruş" u sadece ferdi psikolojiye veya zihinlerarası psikolojiye bağlamakla yanlış yola sapmıştır. Gerçekten "duruş" kavramı hem "Ben" i hem "Başka" sını hem de "Biz i, hem züm­releri hem topyekûn toplumları içine alan bir kavramdır; onun için de bu kavram daima hem ferdi hem de kollek’tiftir; önce de dediğimiz gibi bunlar tam bir sosyal bütün teşkil ederler, zihni unsur onun yalnız bir yönüdür, Kol­lektif duruşlar; gidiş (Conduite) ler ve sosyal roller gibi çok az bir derece­de zihniyetlere bağlanabilirler. Sosyal duruşların salt psikolojik yorumu, Amerikan bilginlerini, sosyal çatışma ve çatışki (antinomi) ların, özellikle sap- kırı duruş (attitudes perverses) lardan çıktığı fikrine sürüklemiştir. Onun için de yumuşatıcı öğütlerle, anlaşmazlıkları ortadan kaldıracak yeniden terbiye (rééducation) yoluyla, nihayet psikoteknik ya da psikanalizle duruşları de­ğiştirmenin mümkün olabileceği hayaline kapılmışlardır. Meselâ güney Dev­letlerde ‘beyazların siyahlara karşı "duruş” larını değiştirmek; göç etmiş farklı zümrelerin birbirlerine karşı takındıkları duruşları düzeltmek; patronla işçile­rin birbirlerine ya da Alman milletinin diğer milletlere olan "duruş" unu yumuşatmak için hep yukarıda ileri sürülen metodların kullanılmasını teklif etmişlerdir.

Bu türlü teşebbüsler şüphesiz çocukca şeylerdir, bunların tutunamaması başarısızlığa uğraması; temelinden sosyolojik, kollektif bir şekil ya da geş­talt olan bu "duruş" kavramının sırf psikolojik bir köke bağlanmış olmasın­dadır. Bu gibi başarısızlıklar, sırf psikolojik yorumlamaya dayanan bu türlü açıklamaların yanlışlığını sakatlığını — her türlü analizden — daha açık ola­rak ortaya koymaktadır. Sosyal gerçeğin derinliğine katlarından birini teşkil eden bu duruşlar birbirine girmiş sosyal rollerden, pratiklerden en elastikî modalardan, az çok düzenli gidişlerden, organize üst yapılardan çok daha zengindir, "duruş" (attitudes) lar bütün bunlara temel ödevini görür, gö­züküşleri de diğer katlarda tesirini belli eder; zaten bütün bunlar kollektif duruşların bir çeşit ifadeleri, dışlaşmalar (objectivations) i, gerçekleşmeleri­dir. Ama bu kollektif duruşlara bazan pek zayıf bazan da kuvvetle sızan un­surlar vardır. Bunlar da kollektif duruşların tam altındaki sosyal sembollerdir, bunları ne örneklerle ne de işaret (signaux) ya da alamet (signes) lerle karıştırmamalıdır. Burada sosyal gerçeğin yeni bir katıyla semboller alanıyle karşı karşıya bulunuyoruz.

</DIV>

7. Kollektif semboller. — Sosyal gerçeğin sembolik katı o kadar geniş ve önemli hatta o kadar yaygındır ki sınırlarını çizmek hayli güç görünür. Bir bakımdan sosyal gerçeği meydana getiren katların çoğu sembolizme bağ­lıdır. Sosyal’ın dış âlemdeki gözüküşlerinin çoğunda, organize üst yapılar­da, örnekler (özellikle kültürel olanlar) de. törenlerde, mahkeme usullerinde sembolizm; mantık kategoriyalarına, ahlâk ve hukuk emirlerine hatta kollektif tasavvurlara ve diğer zihin hallerine kadar yayılır. Sosyal’ın bu çeşitli kat­ları neyi sembollaştırır? İlkin parçalanamaz bir bütün olan sosyal gerçeğin (Topyekûn sosyal olayların) çeşitli katlarının birbirine bağlanması, birbirle­rinin içine girmesi ancak sembollerin yardımıyle mümkündür. Sosyal gerçe­ğin özünü temsil eden hem ürünü hem de üretisi olan semboller, katlar ara­sındaki çatlakları boşlukları durmadan dolduran, tamir eden. her yere yeti­şen akıcı bir çeşit sosyal çimento işini görür. Sonra ödevlerini hiç bir zaman hakkiyle göremezler çünkü sosyal hayatın dinamik hareketliliğine bir türlü yetişemezler daima geç kalırlar: sosyal gerçeğin durmaksızın yenilenen sürek­sizliği (discontinuité) yüzünden de daima işi başından aşkındır.

Sosyal semboller gerçi her şeyden önce katların parçalanamaz bütünlü­ğünü sembolize eder; ama aynı zamanda özellikle eksiksiz olarak bildiremediği zihni eserlere, kollektif fikir ve değerlere de bağlıdır. Bir yandan yapıcı ya da yayıcıların bir yandan bunları kabul edenlerin kollektif duruşla­rını hesaba katmalıdır. semboller, gerek yapıcıları, gerek bunları kabul eden­leri, sembolize edilmiş muhtevalara doğrudan doğruya iştirake sürükler.

Sembolizm meselesi bir çok yanlış yorumlamalara yol açmıştır. Son za­manlardaki bazı görüşlere göre: (Özellikle Anglo – Saxon) sembollerin hep­si alamet (signes) ve işaret (signaus) lere çevrilir. Bu da "sembolik" in esaslı iki vasfını (a. ifadesindekı kusurluluk unsuruyle b. manalandırılmışa, doğrudan doğruya iştirake sürükleyen "araç" unsurunu) bilmemek; aynı za­manda "kuruçuları" değil de sadece bunları kabul edip gerçekleştirenleri dikkate almaktır.

Analizimizi daha ileri götürmeden çeşitli sosyal sembollerden bazı mi­saller verelim. Jeanne d’Arc heykeli. Temmuz sütunu, Fédérés 1er duvarı, bir sürü kollektif fikir ve değerler bütününü kusurlu bir şekilde bildiren bir takım semboller değil midir? Totem olan hayvan ya da nebat klan tanrısının bir sembolü değil midir? Levy Brühl’ün dediği gibi : Tanrı gücü, klan üyele­ri tarafından kabul edilebilir bir şekil alması için hayvan ve nebat kılığına bü­rünmüştür[2]. Haç, Hıristiyanlığın sembolü değil midir?; sadece İsanın çar­mıha gerilişini dirilişini değil, müminlerde doğurduğu fikir ve değerlerin bü­tününü – ki bunları havariler-yaymışlardır – hatırlatmaz mı? Milli bayrak, Mil­let denen muhtevası son derecede zengin bir topyekun toplum (Société glo­bale) a iştirakin, toplanmanın sembolü değil midir? Bir sokak köşesinde kar­şılaştığımız bir polis, bir belediye ya da politik organizasyonu sembolize et­mez mi? Üniformalar her gün giydiğimiz elbiseler sosyal fonksiyonlarımızı, oynadığımız sosyal rolleri, kısası yaşadığımız özel hayat tarzına bağlı estetik değerleri sembolize etmez mi? Dil bir semboller sistemi değil midir? Bunlar gibi kollektif ve ferdî zihniyetler, şuurlar geniş bir sembol cihazından fayda­lanırlar. Bu olgu, zihninin, "psychique" in, şuurlunun, sosyal karakterini gös­terir. Onun için, mantık kategoryalarını, ahlak emirlerini, hukuk kurallarını; derin mantıklı fikirleri, ahlak ve hukuk değerlerini; duruma göre ayarlayan ve ancak kusurlu bir şekilde ifade eden bir takım semboller gibi ele almak mümkündür.

Her sosyal sembolda iki kutup vardır : bir yandan özel bir türün alamet (signe) idir; bir yandan da bir iştirak aletidir. Bu iki kutbun ayni şiddette olmaması mümkündür: ama sembole has karakter ortadan kalkmadıkça bun­ların yok olması mümkün .değildir. Sembolik âlemin, ilkin inançlara ve ta­biat üstüne bağlı olarak mistisizm yoluyla başlamış olması şüphesizdir. Onun için iştirak âleti anlamında olan sembol, uzun zaman kusurlu alamet (signe inadéquet) anlamına gelen sembolden üstün tutulmuştur; ama ikinci anlamda sembol de hiç bir zaman büsbütün yok olmamıştır. Bunun dolam­baçlı ispatını da sembol teriminin kökünde bulmak mümkündür. Gerçekten gerekçede bu terim: "gerektiği zaman bütünü bildirmeye yarayan bir bütü­nün yarısı" anlamına gelir. Meselâ iki dostun, bu dostluklarını bildirmek – daha doğrusu sembolize etmek – için bir ‘parayı ikiye bölmesi gibi. Zamanla daha sonraki toplumlarda, bu sembollerin daha, aklî bir karakter aldıkları inkâr edilemez; ama bunların basit birer alamet (signe) e çevrildikleri so­nucu da çıkarılmamalıdır. Böyle bir sonuca varılırsa üç bakımdan yanlışa düşülmüş olur:

a) Böyle bir birden değişme (mutation) sembolik âlemi yok ederdi; hal­buki sosyal gerçekte sembolün önemi gittikçe artmıştır, bu inkâr edilemez:

b) Bir sembolde "ifade – alamet" unsurunun kuvvetlenmesi, ondaki "iştirak aleti olma" vasfının büsbütün yok olması şöyle dursun, bazan zayıf­lamasını bile gerektirmez.

c) Gerçekten, bu "iştirak" unsuru da akılsal ve tabii bir karakter alabilir, böylece sembollerin mistiklik vasfiyle hiç bir ilgisi kalmaz. Meselâ derinliğine bütün katlarıyla sosyal varlığa şuurlu olarak iştirak etmenin, ge­ne bunun gibi zihnî kollektif yaratmalara, bilimsel araştırma ekiplerine v.s. ye şuurlu olarak iştirak etmenin mistiklikle hiç bir ilgisi olamıyacağı mey­dandadır.

Bütün bu söylediklerimizden sonra sosyal gerçeğin, incelemekte olduğu­muz bu semboller katı şöyle açıklanabilir: Sosyal şemboller manalandıran muhtevaları, kısmen ifade eden: muhteva ile onları kuran ve gene onlara baş­vuran ferdi ve kollektif âmiller arasında aracılık (médiateur) — ki bu aracı­lık da; âmil (agent) lerden muhtevalara ve muhtevalardan âmillere olan karşılıklı iştirakçiliği teminden ibarettir — etmeğe yarayan bir takım alamet­ler (signes) ler yani hazır bulunmayanı, mevcut olmayanı, bildirmeye yara­yan ve bile bile onların yerine konan şeylerdir.

Sembollerin başlıca karakteristiklerinden biri: bir şeyi ortaya atarken gizlemesi, gizlerken de ortaya almasıdır; bir yandan iştirake -sürüklerken, bir yandan tam iştiraki engellemesi; frenlerken, gene de iştirake sürüklemesidir. Başka bir deyimle sembolik âlem iki anlamlı (ambigue) dir: onun için de kökünden sosyaldir, insanîdir. sembollerin temelinde bulunan bu iki anlam­lılıktır ki sembolik âlemdeki dramın doğmasına sebeb olur: gerçekten sembol­lerin daima işleri başlarından aşmıştır; güçleri, ödevlerini kusursuz yapma

— ss

ğa yetmez. Bazı tarih çağlarında yorgunlukları o kadar artar ki: bu sembollerdeki kargaşalığa bakarak toplumun sosyal halini karakterize etmek geçiş (transition) ya da çöküş halinde olduğunu kestirmek mümkündür. sembol­ler Pierre Janet ve Whitehead’ın [3] iddia ettikleri gibi sadece heyecan dün­yasından gelmez; sembolleri ne Pareto ve Thurman Arnold’un – sandığı gibi heyecanların doğurduğu hayallere bağlamak; ne de Sorel 3 gibi gü­nümüzün "mythos" larıyle birleştirmeğe kalkışmak mümkündür.

Sosyal sembollerde bazan zihni unsur hâkim olabilir: Ferdi ve kollektif tasavvurlarda; zaman ve mekân kadrolarında; mantık kategoriyalarında; son­suzluk kavramını doğuran matematik miktarlarda (Sonsuz küçükler he­sabı); çeşitli bilimlerin zihni işleyişine temel olan kavramlarda; nihayet Dil­de olduğu gibi… Bu sonuncusu zihnî sembollerle iradî ve fiilî semboller ara­sındadır, çünkü bilindiği gibi dilin ilk şekli haykırı (esclamations) ve jest şeklindedir.

Sosyal sembollerde bazan da heyecan hâkim olabilir: Danslarda, şarkı­larda; matem ifadelerinde; düğün karnaval şenliklerinde; aşkı bildirme tarz­larında; bayraklarda, nişanlarda, anıtlarda; büyücü, aziz, kahraman, dâhi, bilim ve sanat koruyucuları, şövalye, Efendi, üretici, teşkilâtçı gibi ideal ah­lak tipleri tasvirlerinde olduğu gibi.

Sosyal sembollerde nihayet fiil ve irade hâkim olur; işaret sembolleri: ha­reket sembolleri; idman sembolleri çağın semboleri; emir sembolleri; teşvik sembolleri; tahrik sembolleri gibi.

Şüphe yok ki sembollerin büyük bir kısmı sembolizmin bu üç cinsini bir­den taşır; onun için sembolleri böyle kesin sınırlarla ayırmak mümkün değil­dir: her sembolde bu üç unsur vardır; fark, bunların renk ve şiddet derecesin­dedir.

Sosyal semboller kollektif hayatın ürünü müdür yoksa kendinin nes­nel (objectif) bir gerçekliği mi vardır, bunlar üzerinde düşünmeğe sosyoloji­nin yetkisi yoktur. Ama Sosyolojinin — ölçüleri tamamiyle ampirik — büs­bütün başka neviden bir meseleyi ele almağa hakkı vardır:

a) Aldatıcı ve yanlışlığı bilinen sembolleri. (Slogans peşin yargı, mu hayyeleyi ya da üstünlük aşağılık duygularını tahrik eden hayaller, sahtekâr­lıklar, dalkavukluklar v.s. gibi);

</DIV>

b) İstihzalı semboller (Meselâ cinsler arasındaki münasebete, libidoya, özellikle evlilik yapısına bağlı semboller gibi)

c) Hiç bir kötülük taşımayan, semboller: Medeniyetin türlü yönlerine bağ­lı semboller — hiç olmazsa prensip bakımından — bu zümreye girer. Mese­lâ: büyü ve din sembolleri; ahlak sembolleri; hukuk sembolleri; estetik sembolleri; bilgi sembolleri; nihayet terbiye edici semboller v.s. gibi. Bunların önemi, sosyal gerçekte sembolik katın esaslı rolünü daha kuvvetli kılar.

Sosyal sembollerin aracılık vasfı onları çok değişken kılar. Semboller; a) Yapıcılara, yayıcılara b) alıcılara c) Bunların çoğu zaman çok dalgalı olan kollektif duruşlarına; d) Fikir ve değerleri sembolize etmek için başvu­rulan sembollere; e) Özel sosyal hallere (sakin zamanlar, taşkın zamanlar, devrimler, savaşlar, durgun haller, geçiş (transition) çağlan v.s.); f) Derin­liğine katlardan her birinin şiddet derecesine; bunların değişme devrelerine, çatışma derecelerine bağlı olarak değişir. Bütün bunlara, bir de yukarıda adı geçer, "kollektif âmil (sujet)" lerin çeşitli görünüşlerine bağlı olarak sembolIerde meydana gelen şu değişiklikleri de katmak lâzımdır: onlar da 1) Çeşitli sosyal bağlaşma şekilleri (Semboller Mikrososyolojisinin araştır­ma konusu); 2) zümrelerin türlü tipleri (zümrelere bağlı semboller diffe- rensiyel tipolojisinin, araştırma konusu); 3) Topyekun toplum tipleri (Sembollerin makrososyolojisinin araştırma konusu) dır.

Sembolik katın karakteristiğini teşkil eden bu değişebilirlik ve "relatif" likteki çok istisnaî şiddet, sosyal gerçeğin bütünüyle sembolik kat arasında ki içten ve gizli yakınlığı bir kat daha kuvvetlendirir.

Ama bu katın da önemini pek büyütmemelidir. Durkheim[4] ve G. H. Mead’ın başka başka sebeb’ere dayanarak ileri sürdükleri; sosyal’ın bütün gözüküşlerinin. senfolik’e çevrilebileceği fikrini kabul etmek de doğru değildir. Durkheim şuurları kaynaştırmak için biricik çare sembollere başvurmaktır diye­cek kadar işi ileri götürmüştür. Aşkın kollektif şuur taraflısı olan Durkheim, ferdi şuurların birbirlerine kapalı olduklarını, onun için de ancak işaret ve sembollerle birbirlerile anlaşabileceklerini iddia etmiştir. Böylece Durkheim kendi­ni "kapalı şuur" teorisinin esiri kılmıştır. Silindiği gibi bugün psikolojide ol­duğu kadar Sosyolojide de bu teorinin hiç bir hükmü kalmamıştır.

Kısası sosyal gerçeği kapalı şuurlar arası münasebete ya da zihinler arası münasebete sürükleyen görüşleri atmak; anlaşma aracı olarak kullanı­lan işaret ve sembolleri değerlendiren bir peşin birlik olmadıkça da hiç bir anlaşmanın mümkün olamıyacağını hesaba katmak lâzımdır. O zaman sos­yal gerçekte, sembollerin çok az tesir ettiği hatta onları kat kat aşan bir ala­nın bulunduğunu kabul edeceklerdi-. "Biz", "Başkalariyle münasebet" le kar-

</DIV>

şılaştırılır ve "Biz" lerin en şiddetli bir derecesi olan "Communions" lar ele alınırsa; sosyal olayların, tam iştirakleri gerçekleştirmeğe ve sembolleri aşma­ğa eğilen bir tarafı olduğunu göreceklerdir, Bazan dostluk, sempati, aşk gi­bi "başkalarıyle münasebet" hallerinde bile sembolizmi aşan gözüküşlerle karşılaşılır. Beri taraftan sosyal gerçeğin katları arasında sembolik kattan da­ha derinlere inildimi yenileştirici (Novatrice), yaratıcı, kaynaşan kollektif gidiş (Conduite) ‘katiyle karşılaşılır; onun altında da kollektif fikir ve değer katiyle kollektif zihni fiiller katları görünür. Bütün bu katlar, sosyal gerçe­ğin sembolleri aşmağa eğilen alanıdır.

Gurvitch Sosyal gerçeğin bu alanına geçmeden önce şu noktaya dikkati çekmektedir: sosyal sembollerin hepsi de standartlaşmış, genelleşmiş değildir. Bunların mutlaka az çok donmuş ya da önceden tesbit edilmiş örneklere bağlı olması gerekmez. En elastiki örneklerden bile çok daha yumuşak olan­ları vardır; Biricik ve tekrarı mümkün olmayan semboller mümkündür; ön­ceden hiç düşünülmemiş semboller belirebilir; Devrim, savaş, geçiş (transition), sosyal kargaşalık zamanlarında, bu "spontane" bir defaya mahsus olan sembolizm, özel bir önem kazanır. Bu "spontane" sembolizm bizi şimdi gözden geçireceğimiz yenileştirici (Novatrice) ve yaratıcı kollektif kaynaş­malara yaklaştırır. Bu kat hemen semboller âleminden sonra gelir.

8. Kaynaşan, yenileştirici (novatrice) ve yanatıcı kollektif gidişler. — Kollektif gidişlerin anaiizi törenlerden başlayarak; beklenmedik, düzensiz, uyuşmaz, kurallara kafa tutan davranışlara kadar çıkan; türlü derecelerinin bulunabileceğini göstermişti. Duruş ve sembolier üzerine yaptığımız analizler­le tamamlanan bu gözlem (observation) bize çoğu zaman sosyologun gözün­den kaçan bir olguyu sezdirir. Gidişlerin kollektif olmaları için, onlann mut­laka düzenli, önceden bilinen beklenilen bir şey olmalan gerekmez. kollektif gidişlerde önceden kestirilemeyen beklenmedik unsur son haddini buldu mu, kaynaşan, yenileştirici (Novatrice), yaratıcı kollektif gidişler karşısında bulu­nuyoruz demektir. Bunlar öyle bir takım davranışlardır ki; jaz çok donmuş katılaşmış, standartlaşmış örnekleri, sosyal sembolleri dikkate almamakla kal­maz; yerine kendi bulduklarını koymak için onları kötüler, alt üst eder, yı­kar, yok eder. Bu gidişlerin karşısında, önceden kurulmuş her şey, sosyal gerçekte edinilmiş, yerleşmiş, donmuş katılaşmış ne vara; yenilmesi, aşılma­sı gereken bir engel gibi görünür. Onun için de bu gidişlere "kaynaşan" vas­fını taktık. Olmuş bitmiş şeyler; bunlardaki yapılacak ve kurulacak olana doğru atılış (elan) i durduramaz. Bu kollektif gidişler ne nisbette yepyeni öirnelkler kurmağı başarırlar; görülmemiş kollektif "duruş" (attituies) la’ ortaya atarlar; yaşanmamış, tasarlanmamış kollektif değer ve fikirlere yol açarlarsa o nisbette yaratıcı olurlar.

Çoğu-sosyologların işledikleri en büyük yanlışlardan jbiri de; kaynaşan, yenileştirici (Novatrice), yaratıcı kollektif gidişleri bilmemeleridir [5] Sos­yologları toplumun olmakta olan, kaynaşan,’ yenileştirici tarafı değil de da­ha ziyade olmuş bitmiş tarafı ilgilendirmektedir. Bunun bir çok sebebleri var­dır: a) Olmuş bitmiş donmuş, katılaşmış olayların incelenmesi; hareketli dal­galı; olmakta olan olayları incelemekten daha kolaydır; b) ”Kurum" kav­ramı da bu noktada zihinleri tenbelliğe sürüklemiştir; c) Bütün yenilikleri buluşlart, yaratmalan ferdi teşebbüse mal eden ferici görüş: sosvoioglan, öu vasıfları topluma bağlamak noktasında çekingen kılmıştır, d) Nihayet "sta­tik" "dinamik" zıtlığına dayanan görüş de, sosyologların dikkatini bu ye­nileştirici yaratıcı kollektif kaynaşmalardan uzaklaşürmıştır.

Bu yaratıcı kollektif kaynatmalara, ezellikle politik ve sosyal devrimler­de, büyük reform çağlarında, din hayatının büyük sarsıntılara uğradığı za­manlarda, iç ya da Miletlerarası savaşlarda, kıt’aların keşfinde ve bunların sömürgelendirilmesinde rastlandığı inkâr edilemez. Bütün bu büyük sosyal değişiklik anlarında kollektif gidişler henüz nereye varacağı kestirilemeyen çevrelerde geçer, yepyeni istikametlere yönelir, önceden hiç karşılaşmadıkla­rı yepyeni durumlara uymağa çalışır; bu yüzden de sosyal örnekler ve senboi- ler büyük bir kargaşalık içinde kalırlar, yol gösteremez hale gelirler. İşte c zaman sosyal gerçeğin bütün katlarına el atan yaratıcı kollektif gidişler belirir.

</DIV>

Bu kaynaşan yenileştirici ve yaratıcı kollektif gidişlerin yalnız böyle tisnai tarih anlarında belirdiklerini sanmak yanlıştır. Daha önce belirttiğimiz gibi bunlar sosyal gerçeğin her anında hazırdırlar. "Topyekûn sosyal olaylar" ın her birinde daima kurucu bir unsur olara’; bulunur; "Spontane" sosyal hayata renk veren odur; gelenek ve devrim arasındaki çözülemez çatışki (antinomie) ena dayanır. Gerçekten denilebilir ki her toplumda ve her özel zümrede, varlıklarının her anında muhafazakâr kuvvetlerle yenilik getiren kuvvetler arasında daha doğrusu devrimle devrime karşı gelen güçler ara­sında çok şiddetli bir çatışma olur. Bu bakımdan da denilebilir ki organize üst yapılar morfolojik temele karşı devamlı bir devrim halindedir. Bunun gi­bi örnek’er organizasyonlara, pratikler örnakîsre, sosyal roller pratiklere, kollektif duruşla» sosyal rollere, semboller duruşlara, yenileştirici ve yaratıcı kolektif gidişler sembollere duruklara ve ‘ bütün diğer derinliğine katlara karşı devamlı ‘bir devrim halindedir. Gene denebilir ki: Organize üst yapı- lar örneklerin, ve pratiklerin <lev,ıCLtr.ne karşı tepkide bulunur; bunun gibi örnekler kollektif gidişlerin; kollektif gidişler sosyal rollerin; sosyal roller kollektif duruşların ‘v.s. devrimine karşı tepkide bulunur. .Yalnız şu noktayı özellikle hatırda tutmak .lâzımdır: Yenileştirici ve yaratıcı kollektif grdişle’r, sosyal gerçeğin derinliğine katlarının har birine tesir ederken mu­kavemetle, karşı .tepkiyle karşılaşır ve ancak istisnai tarih ‘-anlarında, öze! sosya! durumlarda onların mukavemetini kırarak zafere ulaşır.

Şunu da hatırlatalım ki: Sosyal bağlaşma şekilleri (formes de Sociabili­te), zümreler, topyekûn toplumlar gibi yataylığına tipler arasında; kaynaşan yenileştirici, yaratıcı kollektif gidişlere elverişli mikrososyolojik, differansiye! ya da topyekûn sosyal kadrolan tesbit etmek de mümkündür. Meselâ "Biz" ler, bu kaynaşan yaratıcı kollektif gidişlere "Başkalariyle münastbet" lerden daha elverişlidir; "Biz" in türlü dereceleri arasında da: baskı bakımın­dan en zayıf, kaynaşma bakımından en şiddetli olan "Communion" lar; "Gom- munautes" ve "kitle" lerden daha elverişli görünürler. "Communion" lar ara­sında da aktif olanlar — bunların da özellikle sistemli (Volitif) ve "activiste" olan’arı — yenileştirici ve yaratıcı kollektif gidişlerin tutunmalarına uygun oldukları halde; pasif olan "Communion" lar derin heyecanlı sezgi (intution) lere dayansa bile pak nadir olarak yaratıcı gidişlerin belirmesine meydan ve rir.

Gurvitch bu fikirlerinin doğruluğunu göstermek için şu misallere başvu­rur: Bir topyekûn toplumda (savaş, devrim v.s. gibi hallerde) ya da bir öze’ı zümrede (Ekonomik faaliyet zümresi; sosyal smıf v.s.) kaynaşan, yenileşti­rici, yaratıcı kollektif gidişlerin hâkimiyeti görüldü mü bir taraftan "activiste" ve istebıli (volitif) "ccürjmunion" larin iş başında olduklarına bir taraftan da o zamana değin rağbette olan sembol ve örneklerin değerlerini kaybettikleri­ne hüküm olunabilir.

Kı sası yaratıcı kollektif gidişler o zamana kadar gözde olan semboller- le çatışmakla, onları yıkmakla kalmaz; yerine yepyeni semboller kurar. Yara­tıcı kollektif gidişlerin asıl amacı: senboüer, duruş (attitude) lar, sosyal rol­ler. örneklerden başka can düşmanı organize üst yapıları yıkarak onlan ye­ni baştan kurmaktır.

Yaratıcı kollektif davranışların böyle yepyeni semboller yaratması çok önemli bir mesele doğurur. Gerçekten bu kollektif davranışlar kör bîr takım kuvvetler değilse, bunları harekete getiren, âmil, ilham kaynağı nedir? Bu bizi sosyal gerçeğin yeni hir katına götürür.

sosyal rollerin ve sembollerin arkasında bir kollektif fikirler değerler dünyası vardır. Gerçekten kollektif gidişlerin, duruşların anlamını kavramak, örnek­lerin, işaretlerin sembollerin altındaki özü yakalamak için bunlan manalandıran, aydınlatan fikir ve değerlerin derinliklerine inmek gerekir- Meselâ vahşî bir kavmin silahlarını, süslerini, elbiselerini, damgalarını, maskelerini, haykı­rışlarını, türkülerini, oyunlarını; başka bir deyimle örnek, işaret ve sembollerle dışlaştırdığı kollektif gidişlerini ele alalım. Bu dışa vurmuş türlü hareketlerin bir din, büyü, hukuk, askerlik gösterisi midir; ticaret mukavelelerine giriş­mek için yapılan bir davet midir; dostluk ya da düşmanlık gösterileri midir; manalarını bir hamlede kestirmek mümkün değildir Bunların arkasındaki fi­kir ve değerleri kavramadıkça bu harekeleri manalandıramayız. Onun için sosyolog ister istemez bu hareketlerin arkasındaki fikir ve değerleri inceden inceye araştırmak zorundadır.

Böylece Sosyolog, Sosyal gerçeğe, iştirak eden bir fikir ve değerler dün­yasıyla karşılaşmış olur. Bu dünya, sosyal gerçeğin derinliğine katlarından bir yenisini teşkil eder. Ama sosyolog burada kendini türlü çekici konulara kaptır­mak tehlikesiyle karşı karşıyadır. İlkin sosyolog kollektif fikir ve değerleri, sosyal gerçeğin bir parçası gibi ele alırken bile. kendini felsefe görüşlerinden birine kaptırmaktan kurtaramaz. Fikir ve değerlerin kollektif karakterleri üzerinde konuşulunca ister islemez bunların nesnel (-objec’if) geçerimi (vals- dite) bahis konusu o’jm&vacaic mıdır? Sh yür;den de maneviHkleri İnkâr edi!- .miyecek midir? Çünkü, fikir ve değerler "a da hiç olmazsa bunlardan bazdan kollektif öznellik (subiectlvite) in "projection" lan; veya gerektiği zaman fcr.-al gerçeğin ürün (produits^ İer: daha özsl olarak da sır.ıt şuurunu sa­ran ideolojik üstyapılar g’bi yorurnl-ınmadıV.ça kollektif d5va vasıflandırmak imkânsız görünebilir. Bonald, Hegel daha sonra da Durkheim, bunıın tersine olarak, fikir ve değerlerin nesnel (objectif) geçerliğinin ve manevi liginin te- merni, bu fikir ve değerlerin kollektif karakterinde aramışlar ve bunu ispat ettiklerini sanmışlardır. Çünkü iBonald’da, aşkın (transcendance) lığa dayanan "Sosyal düzen": Comte da, "Ulu varlık olan İnsanlık": Hegelde "!dee"yi gerçekleştiren tarihsel oluşum (processus): Durkheim de. — şuurların şuuru sayıldığı için — aşkın olan "kollektif şuur"; Aklın, Lagos’un. Ruh’un yerini tutmuştur. Bu görüşlerin hiç biri sosyolojiye yararlı olatnamışhr. Bir felsefeyi ötekinin karsısına koymaktan başka bir sev yapsmaTMşlardır. Hepsi de aynı derecode dogmatiktir. Kısası Sosvoloji, felsefe tartışmalarına girişmemelidir Sosyoloji felsefeye anca!: menfî bir yardımda bulunabilir, dogmatik taraflılık­ları yıkar.

Sosyoloji, Sosyal gerçeğin çeşitli katlarından birini teşkil eden bu kol­lektif fikir ve değerlerin geçerliği (validite) üzerinde durmamalıdır. Bu mese­leyle uğraşmak onun yetkisi dışındadır. Sosyolog herhangi bir fikir ya da

• •

</DIV>

■değerin kollektif karakterinden söz açtı mı; o olgu (fait) yu sadece tes- bit etimiş, ne eksik -,ne de fazla bir şey söylemiş okır. kollektif fiiller işe karışmadıkça bu fikir ve değerleri duymak, yaşamak, tecrübe etmek, kavra­mak mümkün değildir; ancak bu sayede bu fikir ve değerler Sosyolojik pers­pektife girmiş olur. Kısası bu gibi hallerde sosyal kadrolar, mantık ve değer biçme kadrolariyle zamandaş oluyor demektir. Onun için bazı fikir ve değer­lerle sosyal tipler arasında fonksiyonlu bağlılaşma (correlation) 1ar kurmak ‘mümkün olur.

Felsefe ele aidığirruz olgulann binbir çeşit izanini ileri sürebilir; her biri de kendini haklı göstermeğe çalışır. Meselâ bu konuda pragmatistlerin fenomenslogiann ya da diyalektik materiyalistlerin görüşleri birbirine uy­maz. Sosyolog bu filozofik görüşlerden her hangi birini kabul edebilir, yeter- ki bu görüş olgulara aykırı düğmesin, bir takıim peşin fikirlerle çalışmasına engel olmasın.

Sosyal gerçekte fikir ve değerlerle karşılaşan sosyolog kendini kaptır­maması gereken bir ikinci tehlikeyle karşı karşıyadır. Gerçekten Sosyolog lü­zumsuz bir alçak gönüllülükle bu alanı inceletmekten vaz geçebilir. Bu alanı felsefeye bırakarak Sosyolojiye tamamiyle kapatabilir. Bu yüzden de Sosyal gerçek zorla fakirleştirilmiş olur. Bu hal türlü şekillerde bir Max Weberde, bir Florian Znaniecki de bir Pitirim Sor-okin de görülür. Bunlar sosyal dav­ranış (comportements) lan tek taraflı olarak fikir ve değerlere bağlamışlar, ama bu fikir ve değerlerin sistemleştirilmesi işini de sadece filozoflara ilâhi yatçılara, hukukçulara bırakmışlardır. Burada da filozofik meselelerle sosyo­lojik meseleler arasında açıkça beliren bir bulanıklık (confusion) la karşılaşı­yoruz. Bu bulanıklığın kaynağını da, Sosyoloji alanında kendini "formalisme" ‘kritik teenni", "kültürel zihniyet" v.s. şeklinde gösteren spiritualist bir dog matiklikte aramak gerekir.

Kısası sosyoloji, felsefenin bu ve daba buna benzer bir çok çekici mese­lelerinden sıyrılmağa bakmalıdır. kollektif fikir ve değerlerin, onlan kavra­yan gerçekleştiren kollektif fiil (actes) lere çevrilip çevrilemiyecekleri. ya da ürünleri olup olmadıkları, meseleleri onu ilgilendirmez. Sosyologu burada ilgilendiren yalnız bir tek olgu vardır, o da: sosyal gerçeğin çeşitli katları arasında bir fikir ve değerler katının bulunduğudur. Bir bütün olan. sosyal gerçekte bu fikir ve değerler diğer olaylara tesir ettiği gibi, diğer olaylar da aynı şekilde bu fikir ve değerlere karşı tesirde bulunurlar.

Ama her şeyden önce bu kollektif fikir ve değerler duyulmuş, kavran­mış, yaşartmış, bilinmiş şuurlu bir hale getirilmiş olmalıdırlar. Bu da bize özellikle "kollektif zitmi haller" de kendini çok şiddetli bir şekilde gösteren bir takım kollektif zihniyetlerin, "kollektif psişizjnlerin, kollektif şuurların bu- lunduğunu bildirir. Böylece sosyal gerçeği teşkil eden çeşitli derinliğine kat­lardan sonuncusuna ulaşmış bulunuyoruz. Bu alan da, kelimenin tam anlamiyle kollektif psikolojinin konusunu teşkil eder.

10. Kollektif zihni haller ve kollektif psişik fiiller. — Psişik bayat, sosyal gerçeğin bütün katlarında kendini gösterir. Sosyal gerçeğin her ta­rafına yayılmış bulunan psişik hayat bu gerçeğin tamamlayıcı parçasını teş­kil eder. Sosyal gerçeğin bu katı da olduğu gibi incelenmelidir, incelenebilir de.. Bu katın incelenmesinde güçlük ancak peşin fikirlerden gelebilir, bun­lardan da sakınmak gerekir. Sosyal gerçekteki bu psişik katın varlığı an­cak psişik ya da şuur hayatı yalnız ferde tanınan bir özellik sayılırsa, "’zih­ni" sözü yalnız ferdi davranışlara çevrilebilecek bir anlamda kullanılırsa, ka­palı şuur görüşü kabul edilirse; nihayet sosyoloji ya "şuur psikolojisi" ya da durum psikolojisi" (psychologie de situation) gibi ”şık" lar (alternatif) karşısında bulunursa inkâr edilebilir. Tamamiyle indi ve dogmatik olan bu peşin fikirlerden sıyrılınırsa; derinliğine Sosyoloji, toplumda, sosyal varlıkta yer alan psişik olguların — şuurlu olsun olmasın — varlığını inkâr edemez. Perspektiflerin karşılıklılığı, prensibi burada da görülür. Şu­ur, sosyal varlıkta; sosyal varlık da, şuurda karşılıklı olarak içkin (immanent) dirler. Sosyoloji bakımından genel olarak psişik olgular özel olarak da şuur, olguları, diğer gerçeklerle içiçe girmiştir; varlık, metodoloji bakımından da hiç bir öncelikleri yoktur.

Peki ama "psişik" ya da "zihni" denen bu Özel gerçek nedir? Bu so­runun cevabı: "Yaşanan hayatta "Bizimki" (Notre), "Benimki" ( Le Mien), "Seninki" (le Tien) şeklinde görünen şeye doğru gittikçe gelişen bir eğilimdir" diye açıklanabilir. Bu yaşanan şey, — ister şuur. ister şuurdışı, ister şuuraltı bahis konusu olsun — daima hem kollektif, hem zihinlerarası hem de ferdidir. Bu eğilim, karşılaşılan engelleri "pasif" bir seyirci durumuna sürüklerse; "zihni fonksiyonlar" bahis konusudur- Gene bu ayni eğilim karşılaşılan engelleri az çok uysal ve tesirli uyma (adaptation) lara sürüklerse "duygusal’" (affectif) ya da heyecanlı (émotifs) fonksiyonlar bahis konusudur. Nihayet bu eğilim yeni durumlar kurmak, yaratmak için engelleri yıkan aşan çaba halini alırsa o zaman "iradeli fonksi­yonlar" bahis konusu oluyor demektir.

Şüphe yok ki, bu ayırma "hâkim vasıf" lara dayanır: aslında psişik hayat da, sosyal gerçek gibi bir bütündür, bir topyekûn olay (phénoméne total) dir, her şey birbirinin içine girmiştir. Kısası psişik hayatın üç kutbunu teşkil eden bu ferdi, zihinlerarası, kollektif derecelerden hiç birinin birbirine üs­tünlüğü, önceliği iddia edilemez. Bu üç kutup arasındaki "perspektiflerin karşılıklılığı", prensibi psişik hayatın her çeşit gözüküşünde zorunludur.

Gerçekten "perspektiflerin karşılıklılığı" prensibi burada esastır. Bu pren-

</DIV>

sip, birçok bakımdan "kollektif psişizm" "zihinlerarası psişizm" "ferdî psişizm" terimlerinin başka başka gerçekleri değil de; bir. ve parçalanamaz bir bütün ■olan psişik hayattaki türlü yönleri bildiren birer terim olduklarını ortaya koyar. Ferdi ve kollektif şuurlar bikirlerinden ayrılamaz bir tek varlık tsjk.il eder­ler; birbirlerinin içine girmiştir; biri ötekini gerektirir; birbirlerine içkin (ım- manent,e) olduklar, için, ,s:«n bütünlükleriyle kıvranjldıkları zanan birbir­lerini samroş olarak görünürler. Kollelritif .şuurlar, har birimizin ‘"3en" inde olduğu gibi; her birimizin "Ben" i de kolle’.ctit .şuurların içindedir. Kollektif psişizmin doğurduğu türlü baskı şekilleri; aynı zamanda hem kendi şuurla­rımızda hem de kollektif şuurlarda belirir; her iki halde de şuurun –hha yüzde olan bir katından (ister kollektif ister ferdi olsun), daha derin bir ka­tma tesir eden bir baskı bahis hbnusudur. Bu paralellik kı’le’ctlf psişimnle ferdi psi§i.2jmin aynı yapıya bağlı oldukları fikrini kuvvetlendirir.

Feriçi peşinj’argi (prejuges) iarın yeni bir görüşle savunmağa kalkışan teşebbüslerin hiç biri ciddi bir analize dayanacak halde değildir. Gerdekten a) kolektif zihn’yeti sırf dtr*şf;ıluluk (affsitlvs) hayatına ya da içgüdüye, şuu’dı-ı (inconscien’t) na[6] bağlamağa çakanların b) koll.ekt:f .fiil (actes coUectifs) lerln (KbüerJ.if sezgi, ballektif vargi) rnuTtkün olamıyacağtm id­dia edenlerin; c) Kollektif psişik hayatı "Ben" ve "Başkası" arasındaki .mü­nasebete ya da "Ba?kalan" arasındaki sezgiye bağlamak istiyenlerin çaba­ları boşunadır’-, ille iki .görüş insanlığın tarih tecrübesiyle açık bir çelişme (coniradiction) haindedir: en farklı medeniyetlerde zihnî unsurun vtırlığı inkâr edilemez, hepsi de tecrübe, sezgi, kollektif yargı gibi kollektif fiil (ac­tes collectifî) lere dayanır. Yalnız "kapalı şuur" pef.nfikriyle: bir "Salt Ben" île "Ben’orAi", "Seninki", .vs "Bizij-riki" nin psikbbjik ve sosyolojik gerç.eği arasrnda dclduruîiması imkânsız denefyiistü (transcenciantal) bir uçurum açan "idealiste" teoriler, kollektif fiillerin yokluğunu ispata kalkışabilir. Ama ta- mamiyle kurşjuf (soeculartive) o’an bu görüşler bugün "açık şuur" görü­süne taraflı olan ve "8er." ile "Biz" i birbirlerinden ayrılamaz bir bütün gi­bi kabul eden mikoloilk teoriler tarafından bırakıltrş dorumdadır. N’hayet "Ben", "Sen", "0" arasındaki psişik (m:ünasebet, bunlar, arasındaki bağı te­min eden diaha önceden kurulmuı? bir "Biz" e dayanmadıkça gerçekleşemez: çünkü fertle’- ve »fareler arası ,psVık münasebetler daha züyade işaret, .alâ­met ve seroollerin vandsnrsyle nrümlkündür. lataların .geçerliği de ancak tür­lü "Biz" temeline dayanmakla temin edilir. "Ben" in "Başkası" yie olan doğrudan doğruya sezgisi bile ancak her ilcisinin iştirak ettiği bir "Biz" in; fiil ya da güç halindeki kollektif sezgisi üzerine kurulabilir.

Böylece "Ben" "Başkası" ve "Biz" arasındaki bağ bütün psişik haya­tın, özellikle şuurun en temelli görünüşlerinden birini teşkil eder. Zihnî fonk­siyonlarda bu üç kutup daima zamandaş (simultane) olarak bulunurlar ve hiç bir zaman birbirlerinden ayrılmazlar, ama her birinin şiddet derecesi de­ğişik olur. Psişik bayatın akışında "Ben" e doğru yönenilirse "ferdi şuur" a; "Biz" e doğru yönenilirse kollektif şuura varılır. Yani "Ben" ve "Biz" arasında daima "perspektiflerin karşılıklılığı" prensibi hüküm sürer. Gerçek­ten "Ben" in derinliğine birçok derecelerini ayırmak mümkün olduğu gibi "Biz" inde aynı şekilde "Kitle" "Cemaat" "Communion" gibi birçok dere­celerini ayırmak mümkündür. Her çeşit yorumlama, ve görüş yanlışlarından sıyrılmak için "Ben" "Başkası" ve "Biz" birbirleriyle, daima aynı derin­lik derecelerinde karşılaştırılmalıdır. Ancak o zaman kollektif psikoloji, zi­hinler arası psikoloji ve ferdi psikoloji derecelerinde görülen olaylar arasın­daki paralellik tam yapılmış sayılır. Ancak Sosyolojinin ye "behavioriste" metodun, psikanaliz tekniğinin, "Sodamétrie" testlerinin nesnel (objectif) eserlerini yorumlayan psikolojik analizin işbirliğiyledir ki: "topyekûn psişik olay" ları kavramak ve incelemek mümkündür. Bu "topyekûn psişik olaylar" bir yandan aynı zamanda hem kollektif hem zihinlerarası hem de ferdîdir bir yandan da farklı derecelerde olmak üzere aynı zamanda hem zihinsel hem duygusal hem de istemsel (volitif) dir.

Fransız Sosyoloji okulunun en büyük meziyeti kollektif zihniyetin ve onun nesnel (objectif) eserlerinin özellikle zihnî fonksiyonlarını belirtme­sidir. Böylece psişik hayatın kollektif yönünü sadece duygululuğa bağlamak isteyen dogmatik kurgu (spéculation) lara son vermiştir. Ama gene de Durk­heim ve taraflıları Fransız kollektif psikolojisinin değerli buluşlarını yıkan şu üç tehlikeli tuzaktan sıyrılamamıştır:

1) Kapalı küçük şuurlara karşı gelen büyük bir kapalı şuur olarak ta­sarladıkları aşkın kollektif şuur uğruna "perspektiflerin karşılıklığı" pren­sibini yıkmağa eğilmişlerdir; ayrıca bu aşkın kollektif şuuru "Akıl" "Logos" ve "Ruh" la birleştirmişlerdir.

2) Kollektif psişik hal (atats) lerle kollektif psişik fiiller (actes) ı bir­birinden ayırmamalardır; halbuki psişik hayatta bunların ayrılması çok lü­zumludur.

3) Kollektif psişizmin bütün gözüküşlerini "düzenli" ye "beklenen" e önceden bilinen "nesnelleşmiş" e bağlamağa eğilmişlerdir; Bu yüzden de Durkheimin "kollektif psişizmin serbest akımları" dediği yönü unutarak ya da içeiterek (refouler), sosyal gerçeğin diğer katlarında eritmişlerdir.

</DIV>

Son iki nokta, ‘analizini yapmakta olduğumuz konuyla doğrudan ilgili bir açıklamaya ihtiyaç gösterir. Psişik ya da zihni haller (états mentaux) den kendi kendilerini aşmayan psişik ve şuur gözüküşlerini; Psişik ya da zihni fiil (éctes mentaux) den de muhtevalara iştirâk ederken kendi kendini aşan şiddetli şuur gözüküşlerini anlatmak istiyorum. Meselâ: Kollektif tasarım (représentation) 1ar, kollektif hafıza, kollektif algı (perception) lar bi­zim için zihni bir takım şuur halleri; bunun gibi kollektif ıstırap ya da tat­minler, kollektif yaklaşma, ya da uzaklaşma, kollektif sevinç keder ya da öfkeler kollektif istekler duygusal şuur halleri; nihayet fiilî eğilimler, kol­lektif heves (velléités) ya da çabalarda iradeli şuur halleridir.

Buna karşılık zihni sezgiler kollektif yargılar zihnî şuur fiilleri; değerler­le ilgili kollektif yaklaşmalar ya da uzaklaşmalar, kollektif sevgi, aşk ya da kin fiilleri duygusal şuur fiilleri; nihayet,kollektif seçim, karar ya da ya­ratma fiilleri de iradeli şuur fiilleridir. Her sosyal kadroda — ister sosyal bağlaşıma şekli (forme de Sociabilité), ister zümre tipi, ister topyekûn toplum tipi olsun — gerek kollektif şuur hallerinin gerekse kollektif şuur fiillerillerînin türlü konbinezonlarını gözlemek mümkün olduğu gibi, her birinde hâkim olan düşünce, duygu, iradenin de türlü şiddet dereceleri görülür.

</DIV>

Kollektif hallerin ve fiillerin ve bunların ikisi arasında yer alan karar­sızlık tereddüt gibi "kollektif görüş" (opinions collectives) lerin çeşitliliği ya­nında; kollektif psişik hayat, kollektif zihniyetle, gerçekleşen eserleri arasında çoğu zaman bilinmeyen bir çatışmayı da içinde taşır. Halbuki pek önem ve­rilmeyen bu çatışma, kollektif psişizmin olduğu kadar ferdi psişizmin de en karakteristik unsurlarından olan "beklenmedik" i, "dalgalı" yı, "birdenbire beliren" i, "kendiliğinden çıkıveren" i doğurur. Her bir "Biz" in, zümrenin ya da topyekûn toplumun şuur hayatında bir "surprise", önceden kestirileme­yen bir unsur vardır; psişik hayatın her anında beliren bu unsuru kaldırmak, yok etmek mümkün değildir. Bir kaç örnek verelim: pratikler, örnekler, yö­netmelikler, öğrencilerin dershanede hocalarını saygıyla dikkatle dinlemeleri­ni emir eder. Hiç beklenmeyen bir patırdı gürültü bu sessizliği bozarsa, kollek­tif psikolojiden gelen bir olayla karşı karşıya bulunuyoruz demektir. Sosyal bir sembol olan alay sancağı uzun zaman bu asker zümresinin birliğini temsil ettiği halde, günün birinde bakarsınız o zümre ayaklanır bayrağı pa­ram parça eder yerlerde sürükler. Niçin ? Bunun cevabını da her şeyden önce kollektif psikoloji verebilir. Filan arkaik kavmin "Totem" i uzun za­man bir saygı konusu olduğu halde daha ileri çevrelerle temasa gelince bir de bakarsınız bu Totem e aldırmaz olurlar, ya da, başka bir uygarlık (Civilisation) tan gelen din sembolleriyle kaynaştırıverirler. Burada, kollektif zihniyetin kendi eserlerine baş kaldırışını bütün canlılığiyle görmek mümkün­dür, Hatta bir az ileri gidilirse denebilir ki kollektif psikoloji bakımından "beklemedik" in araştırılması beklenen’in, olmuş bitmişin araştırılmasından daha önemlidir; çünkü psişik hayatın can noktasına sürpriz ve "beklemedik" olan olaylarla daha kolay girilebilir.

Her türlü yanlış anlaşmaların önüne geçmek için, hemen belirtelim ki: öznel (subjectif) ile nesnel (objectif), fiil ile muhteva, beklenen ile beklen­meyen arasındaki devamlı çatışmada psişik hayat daima bir taraflıdır fikrini savunmak istemiyoruz. Kollektif psikoloji olsun, ferdi psikoloji olsun örnek, alâmet, sembol. değer, fikir gibi psikolojik açıklama ve incelemelere dayanak işaretleri olan türlü nesnel (objectif) eserlerden yazgeçemez. Zaten önce de söylediğimiz gibi "Topyekûn psişik olaylar", her şeyden Önce "Sosyal varlık" da, sosyal gerçeğin çeşitli katlarında yer atmıştır. Bu bakımdan psi­kolojik öznel (subjectif) liği, nesnel (objectif) likten ayırmak bahis konusu değildir. Biz sadece bir durumun psişik yönünü kestirmek için tutulacak yo­lu çizmeğe çalışıyoruz; bu yol da bizi "olmuş bitmiş" e, "düzenli" ye değil, "beklenmedik" e, "birden bire beliren" e götürmektedir. Tesbit edilen bu nokta psikolojiye uyduğu kadar sosyolojiye de uyar. Kollektif psişizmin "Ser­best akımları" (courants libres) nı, sosyal gerçeğin diğer derinliğine katla­rında eritmek teşebbüsüne karşı gelinmezse "topyekûn sosyal olay" ların tabiatı, aslı bozulmuş olur. Şüphe yok ki bu "serbest akımlar" Sosyal ger­çeğin her katına girer, her birinde yer alır; ama hiç bir zaman1 sosyal bütün içinde, kendine has olan karakterini ve türsel (spécifique) ligini kaybetmez.

Metodolojik Sonuç, — Sosyal gerçeği, birbirleriyle çatışma halinde olan, birbirinin içine girmiş bir çok katlardan meydana gelmiş bir bütün gibi ta­sarlarsak şu metodolojik .sonuçlara yarabiliriz:

a) Sosyal olguları toplu bir görüşle incelemek için onu, derinliğine bü­tün katlariyle kavra’mak gerekir. İşte sosyolojik metodun ilk kuralı.

b) Gerçi Sosyolojinin; sosyal morfoloji, teknikler sosyolojisi, şuur Sos­yolojisi, kollektif psikoloji gibi bir çok dalları; sosyal gerçeğin belirli bir ka­tını kendine konu edinir; ama sosyolojik karakterin kaybolmaması için bu olaylar incelenirken, diğer katların yani "topyekûn sosyal olaylar" in daima gözönünde bulundurulması gerekir. Sosyolojinin; genel sosyoloji, ekonomi sosyolojisi, genetik Sosyoloji gibi dallarına gelince: Bunlar zaten daha hare­ket noktalarında belirli bir kat üzerinde duramazlar, ilk adımlarında bile de­rinliğine, bir çok katlan hesaba katmak zorundadırlar.

c) Özel Sosyal bilimler (Science Sociale particuliére) le Sosyolojinin özel dalları arasındaki başıca fark: birincilerin, sosyal gerçekte konusunu teş­kil eden katı, diğerlerinden, yani bütünden ayırarak incelemesindedir- Meselâ

</DIV>

Özel sosyal bilimler arasında "Hukuk bilimi" bir memlekette mahkemelerin işini kolaylaştırmak için hukukun yalnız yalın (abstrait) örneklerini dik­kate alır. "Gramer bilimi" sadece alâmet (signes) ve sembolleri ele alır: amacı ortaya attığı kurallarla bir dilin kavranmasını ve öğretimini kolaylaş­tırmaktır. Fiziki Coğrafya, hattâ insan şartlarına bağlı olarak toprak, iklim, nüfus olaylarını inceleyen beşeri Coğrafya bile morfolojik katın dışına çıkma­maktadır. Klasik Ekonomi bilimi de aynı şekilde özel bir sosyal kadroda su­num ve istem (offre et demande) arasındaki münasebeti kestirmek için üre­tim ve değişimle ilgili bazı düzenli kollektif gidişleri sistemleştirir. Kısası bu çeşitli özeli Sosyal bilimler; hukuk sosyolojisi, dil Sosyolojisi, Coğrafya Sos­yolojisi, Ekonomi Sosyolojisi, gibi Sosyolojinin türlü dallarıyle karşılaştırılırsa; sosyolojinin dalı sayılan bilimlerin daima bütünü gözönünde tuttukları yani "topyekûn sosyal olayları" dikkate aldıkları Özel Sosyal bilimlerden de bu noktada ayrıldıkları görülür.

Bu "Özel Sosyal Bilimler" arasında yalnız ikisi istisna teşkil etmekte­dir, gerçekten tarih ile Etnografya, gidgide sosyolojinin topyekûncu görüşünü benimsemekte, sosyal gerçeğin bütün katlarını gözönünde tutmayı kendine amaç edinmektedir. Tarih ve Etnografya, sosyolojinin bu metodunu kullan­sa bile gene de aralarında bir fark olacacaktır. Bunlar topyekûn sosyal olay­ları incelerken, Tipolojik metodu değil de, tamamıyle münferiti ve bunlar arasındaki bağlantıyı araştıran ferdileştirici (individualisante) metodu kul­lanacaklardır[7]. Kısas: Tarih ve Etnografya bir tarafa bırakılırsa : "Özel Sos­yal bilimler" i, Sosyolojiden ayıracak ölçüyü iki esasta toplamak mümkün­dür: a) Özel Sosyal bilimler. Sosyal gerçeğin yalnız bir katını gözönünde bu­lundurur, incelemelerinde bütünü gözönünde tutmaz. b) Metod olarak da Ti­polojik metodu değil de, ya sistemleştirici ‘metodu (hukuk, gramer, Ekono­mi v.s. de olduğu gibi) ya da ferdileştirici (individualisante) metodu ( Coğ­rafya v.s. de olduğu gibi) kullanır.

Derinliğine sosyoloji, yalnız sosyal gerçeğin türlü katlarında gözlenen âmiller silsilesinin devamlı bir değişikliğinde değil; Sosyal gerçeğin vasıfları­nı alt üst eden temelli değişikliklerinde de göze çarpan bir "üstün-relativisme" e ve "aşkın-ampirizm" e dayanır. Böylece derinliğine Sosyoloji, her bir topyekûn toplumda. Hattâ her bir özel toplum tipinde sosyal’ın asıl "öz" ünden farklı bir görüşün belirdiğini anlatır[8].

</DIV>

2 Thurman W. Arnold, The Symbols of government, 1935; The Folklore of Capitalism, 1937.

2 "Eıüstentialiste" lerin eğilimidir. Bundan çok farklı bir şekilde Mead, dahi önceleri de Tarde ve devamcıları aynı eğilimdedir.


[1] Bu serinin birinci böiiimünü teşkil eden: "XIX uncu yüzyıl sosyolojisinin yanlış problemleri", sosyoloji dergisinin biı- önceki sayısında çıkmıştır. Sayı: 9: Sa- hife 141- 163, 1954.

</DIV>

[2] L’Esperience Mystique et les symboles chez les primitifs, 193S.

</DIV>

[3] Janet, Les débuts de L’Intelligence, 1935; L’Intelligence avant le Langage 1936; A. N. Whitehead. Symbolism its Meaning and Effect, 1927.

</DIV>

[4] Les Formes Elémentaires de la Vie Religieuse, sah. 329-333.

»

</DIV>

[5] Saint Simorı, Proudhon. Marx: kısasen de Cooiey le Durkheim bunların dışındadır. Ama soıı ikisi sosyal gerçekte yaratıcı unsurun hesaba katılması gerek­liğini ileri sürmelerine rağmen, meseleleri ortaya atış tarzları bu fikirlerine uymaz.

</DIV>

[6] Bu eğil im özellikle Le Bon, Pareto ve Freud’de görülür, psikanalizi sosyolo­jiye tatbik edimler — ki, Biıicşik Amerikada çok yaygındır — hep bu türlü bir yan­lış işlerler.

</DIV>

[7] Bundan başka Tarih ve Etnografya geçmiş bir zaman kadrosu içinde çalışır ve onu yeniden kurmağa çabalar. Halbuki Sosyolojinin konusu daha ziyade yaşanan zaman kadrosu içindedir.

</DIV>

[8] G. Gurvitch: "La Vocation actuelle de ta Sociloogie", sahife — 1930. Paris.

</DIV></DIV>

One response to this post.

  1. Teşekkürler..

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: