GURVİTCH SOSYOLOJİSİ


Ama Durkheim’de olduğu gibi Marx’da da eksik olan şey onların o kötü "üstün âmil" teorisinden tam anlamiyle sıyrılmalarına engel olan şey, her iki- sinde de yeter derecede derinleşmiş ve kendi kendisiyle tutarlı (consequent) bir "rölativizm" in bulunmamasıdır. Her iki düşünür de bu "üstün âmil" teo­risinden ancak sosyal realitenin çeşitli katları, tabakaları arasındaki münase­betlerin çok değişik olabileceklerini ve bu unsurların mertebelerinin sosyal tip­lere göre de baştan aşağıya değişebileceklerini kabul etmekle kurtulabilir­lerdi.

Meselâ Durkheim morfolojik temelin, organize kurumların, sembollerin, kollektif fikir ve değerlerin nihayet kollektif zihniyetin hür akımlarının top­lum tiplerine ve özel sosyal hal (Conjonctures) lere göre değişen bir önem ta­şıdıklarını kabul etseydi, mücadeleye karar verdiği "üstün âmil" gibi teorile­rin tuzağına düşmezdi. Bunun gibi Marx da maddî üretim güçlerinin, sosyal yapıların, veya üretim münasebetlerinin, gerçek şuur (Conscience réelle) un ve objektif eserlerinin toplumların tiplerine ve sosyal tarihi hallerin çeşitliliğine göre baştan aşağıya değişen rölatif önemini kabul etseydi "ekonomik üstün âmil" tuzağına düşmekten sıyrılabilirdi.

Kısası bir kere bu fiili rölativizme (relativisme effectif) bu radikal am­pirizme varıldı mı "üstün âmil" teorisinin basit bir "dogmatisme" den başka birşey olmadığı ve sosyolojik düşünüşle iki bakımdan uyuşamıyacağı anlaşılır.

Bunlardan biri bu teorinin aslında değişken- (variable), hareketli olan her şeyi katılaştırıp dondurmasıdır. Halbuki sosyoloji asıl bu değişikliği araş­tıracaktır. İkincisi de bütün katlariyle. tabakalariyle bir bütün halinde kavra­nan sosyal realitenin nev’iliğini, dolayısiyle sosyolojinin konusunu kökünden yıkmaktadır.

6. Sosyolojik kanunlar meselesi.— XIX ncu yüzyılın sosyologları çalış­malarının başlıca amacı sosyolojik kanunlara yükselmek olmalıdır iddiasındaydılar. Auguste Comte’un sosyolojiyi anlatmak için, Hobbes’ın "Fizik Sos­yal" terimini kullanması boşuna değildir. Program böylece açıkça çizilmiş olu­yordu: Fizikçiler tarzında kanunlar aramak lâzımdı. Ama Comte’un üç hal kanunu ne bir sebeplik kanunu, ne de olayların sabit münasebetlerine daya­nan bir kanundur. Gerçekten Comte’un üç hal kanunu bir gelişme veya ev­rim kanunudur, daha doğrusu Comte’un yorumlamasına göre Avrupa top­lumlarının tarihi gelişme safhalarının basit bir tasviridir. Belki de bütün diğer toplumların evrimlerinin de aynı safhaları tekrarlamaktan ibaret olacağını sa­nıyordu. Ama bu iddiasını ispata yarayacak hiçbir müsbet delil bulamamıştır. Bunun gibi Spencer de "Farklılaşmayla tamamlanma" kanunuyle bir defaya mahsus olmak üzere meydana gelmiş bir evrimin hiçbir delile başvurmadan daima tekrarlanacağını iddia etmiştir. XIX ncu yüzyılda Comte ve Spencer- den sonra gelenler de sosyolojik kanun araştırma yolunda devam etmişlerdir.

Kimi tek hatlı bir evrimin safhaları arasında zorunlu bağı bulmak şeklinde, kimi "rythmes onduiatoires" veya "Fluctuations Cycliques" şeklinde, kimi da "üstün âmil" saydıkları sebep olayla, diğer olaylar arasındaki değişmez mü­nasebeti incelemek şeklinde türlü sosyolojik kanuniar araştırmışlardır.

Ama bugünedek hiçbir sosyolog sosyolojik kanunlar üzerinde anlaşmış değildir. Zaten XX nci yüzyılın tanınmış sosyologlarından hiç biri — bazı­ları sosyolojinin yeter derecede olgunlaşmadığını, bazıları da sosyolojinin konu ve metodunun sosyolojik kanunlar kurmağa elverişli olmadığını ileri sürerek — sosyolojik kanunlar kurmağa kalkışmamıştır.

Daha bundan altmış yıl kadar önce Durkheim "Les regles de la methode Sociologique adlı eserinde Comte ve Spencer’in tek hatlı evrim kanunlarını kritik ederek karşısına "Sosyal Tipler" araştırmalarını koyduktan sonra sos­yolojik kanunların değil de sebeplik münasebetleri üzerine dayanan inceleme­lerin gelişmesini tavsiye etmiştir. Max Weber, Mac. İver, Sorokin de birbirine az çok yaklaşan bir görüşle sosyolojik kanunların mümkün olamıyacağını iddia etmişlerdir.

Sosyolojik kanunlar hakkındaki kendi görüşümüzü (Gurvitch) belirtme­den önce hemen işaret edelim ki: Geçmişte sosyolojik kanunlar araştırmak sos­yolojiyi tabiat bilimlerine yaklaştırıyor zannını uyandırıyor idiyse bugün tam tersine inanılmaktadır. Gerçekten bugün Sosyolojiyi. Fizik’e yaklaştırmak ister­sek "sebeplik" ve "fonksiyon münasebetlerine" dayanan kanunlardan vaz geçmemiz gerekir. Bilindiği gibi bugünün fizikçileri sadece büyük sayılara ve istatistiklere dayanan "ihtimallik kanunları" nı kabul etmektedirler; o da yalnız makrofizik alanında… Mikrofizikte ise elektron ve Quanta deneyimlerin­den sonra kesin münasebetlerden, hattâ sebeplik bağlarından bile ağır ağır vaz geçilmektedir. Günümüzün Fizik bilginleri bir kanun ne nisbette gerçek (reel) e dokunurca o nisbette özelleşir ve o nisbette belirli bir sistemle sınırla­nır. Bu da biyoloji, psikoloji ve Sosyolojide bütün kanunların ancak "relatif" bir değer taşıyabileceklerini gösterir. Çünkü bunlar ancak belirli bir biyolojik, psikolojik veya sosyal tipe tatbik edilebilir. Burada kanun değil, süreksiz (discontinu) ve keyfî (Qualitatif) tip hâkimdir. Onun için de artık kesin kanunlar değil de ancak temayül halinde düzenlilik (régalarité tendancielle) bahis ko­nusu olabilir.

Öyleyse bugün kanunlardan bilhassa sosyolojik kanunlardan bahsedi­lirken şu noktaları iyice belirtmelidir :

a) İlkin kanunlar alaniyle sebeplik alanı birbirini kavramaz. Kanunlar matematik veya istatistik karakterde olabilir; gerçeğe bağlı olanlar da ancak "ihtlmallik" e dayanır. Halbuki sebeplik münferit ve ferdîleşmiş olabilir ve tekrarlanamaz olaylar bağına dayanabilir. Kısası kanun aranmadan sebep ara­nabileceği gibi sebep aranmadan da kanun aranabilir.

b) Sebeple netice arasındaki süreksizlik çok büyük olduğu için Sosyo­lojide sebeplik (causales) e dayanan kanunların kurulması şüphelidir. Sebeple netice arasında o kadar geniş bir değişken alan vardır ki aynı sebeplerin dai­ma aynı neticeleri doğuracağını önceden, kestirmek pek mümkün görünmez. Kısası sebeple netice arasındaki tekrar hiçbir zaman tam ve kesin değildir.

c) Sosyolojide sebepliğe dayanan izahlar mümkündür, ancak Durkheim’ın da işaret ettiği gibi sebebin mutlaka sosyal alanda aranması şarttır. Başka bir deyimle Mauss’un dediği gibi sebepler "topyekun sosyal olaylar” da aran­malıdır. Daha açık söylemek gerekirse denebilir ki sosyolojide "sebeplik izah" derinliğine bütün katlariyle ele alınan süreksiz (discontinue) sosyal tiplere dayanmalıdır.

Çeşitli ast ve üstyapılarının bütünü göz önünde tutularak topyekun tip (type globale) veya özel sosyal kadro ile yapılan sebeplik izah (explication causale) ancak o sosyal halin özelliğine bağlı kalır. Genelleşmiş sebeplikten ziyade tarihi sebepliğe yaklaşır. Meselâ XIX ncu ve XX nci yüzyılda okur ya­zar insanların sayısı arttıkça intihar oranının da çoğaldığı tesbit edilmiştir. Ama bundan öğretim intiharın sebebidir sonucu çıkarılamaz. Ancak özel bir sosyal kadroda belirli bir sosyal hal (Conjoncture) de öğretimle intiharın bir ve aynı durum (situation) un neticeleri olduklarına hükmedilir.

d) Çeşitli sosyal olaylar arasında kurulan fonksiyonlu bağlılaşma (Corrélation) lar hiçbir zaman tam anlamiyle sabit münasebetler değildirler. Bun­lar ne bir sebeplik izah, ne de bir kanun yerine geçebilirler. Sadece belirli bir sosyal tipin yapısını tasvir ederler. İşte bilgi, ahlâk, din, hukuk sosyolojilerinde kurulan fonksiyonlu bağlılaşmalar hep böyledir. Bu fonksiyonlu bağlılaşmala­rın çoğu zaman sebeplik izah veya kanun sanılmaları sebep (ki sosyolojide daima topyekûndur) ve âmil (ki sosyal realitede bunların düzen sırası çok değişkendir, sosyal tiplere göre değişir) in birbirine karıştırılmalarındandır.

Fizikte bile "sebep" le "âmil" birbirleriyle karıştırılamaz. Meselâ bir ka­yanın patlatılması anlatılmak istenince burada kayanın mukavemet derecesi, dinamit ve ateş: "âmil" leri; gazın büyümesi ve kuvveti de: "sebep" i teşkil eder. Sosyolojide derinliğine bütün katlar ve sosyal realitenin türlü gözüküşleri türlü "âmil" leri teşkil eder. Bunların şiddet dereceleri de çok değişken­dir. Sebep de her kadro ve her hal için nev’î olan mertebelerinin özel bir mec­muasında bulunur.

e) Sosyolojide mümkün olan biricik kanun istatistiklere dayanan ihtimallik (probabilite) kanunlandır. Ama bunlar da çok dar bir alana tatbik edilebilir. Bilhassa maddi temele (morfolojik, ekolojik) ve önceden kestiril­mesi mümkün olan kurallaşmış, gelenekleşmiş, düzenleşmiş, dıştan gözlen­meğe elverişli kollektif davranışlara uyar. Bu ihtimallik kanunları, çok dalgalı olan "umumi efkâr" a, işaret, sembol, değer, fikir, buluşçu (novatrice) gidiş, kollektif zihniyet v.s. ye tatbik edildi mi değerini kaybeder.

Kısası sosyolojide ihtimaller hesabı, ancak sınırları iyice belirmiş gerçek kadrolar içinde bir değer kazanabilir. Son zamanlarda "Sociometrie" nin ku­rucusu olan Moreno ile talebeleri göstermişlerdir ki: bir zümrenin realitesi, üyelerinin birbirlerine olan davranışlarının hesaplanmış ihtimallikleriyle fiili davranışları arasındaki "décalage" la belirir. Gerçekten fiili davranış zümre üyeleri arasında içten gelen teessüri çekim veya itime bağlı sürprizlerle do­ludur.

f) Nihayet önceleri "evrim kanunu" denen şey şimdi yerini temayül ha­linde düzenlilik (regularites tendancielles) kavramına bırakmalıdır. Bu da an­cak makrososyolojik alana tatbik edilebilir. Hem de yalnız ele alınan zümre­lerin ve topyekûn toplumların süreksiz (discontinus) tipleri için bir değer ta­şır. Meselâ topyekûn toplum tiplerinin her birinde başka başka yönlere giden birbirine taban tabana zıt temayül halinde düzenlilikler gözlemek mümkün­dür. Bu düzenliliklerin farklılaşmamış görünüşlerinin incelenmesine temel ola­rak meselâ teknik, demografya, ekonomik hayat, hukuk, din, ahlâk, kollektif psikoloji v.s. alınırsa nisbeten kesin sonuçlar elde etmek mümkün olur.

Kısası XIX ncu yüzyılın ilgi merkezi olan toplumun genel akışını ve iş­leyişini idare eden kanunları araştırmak bugünün sosyolojisinin işi değildir. Sosyoloji bugünkü ince ve teferruatlı araştırmalariyle ne "sebeplik kanunlar", ne de "evrim kanunları" bulmak peşindedir. Keyfi "Qualitatif" ve süreksiz (Discontinue) tip kavramı Sosyoloji’den "kanun" kavramını silip süpürmüştür.

Böylece yirminci yüzyıl sosyolojisi : a) ne insanlığın kaderi meselesiyle, b) ne düzen ve ilerleme meselesiyle c) ne fert toplum çatışmasiyle, d) ne psişik ve sosyal zıdlığiyle, e) ne "üstün âmil" lerle, f) ne de sosyoloji kanunlariyle uğraşmak niyetindedir. Bu şartlar altında sosyolojinin işi ne ola­caktır? Yerini daha verimli başka bir insanî bilime mi bırakmalıdır?.

Reklamlar

Sayfalar: 1 2 3 4 5

2 responses to this post.

  1. Türk toplumu için ‘tehlike’ görünen felsefe’nin , düşünceye karşı durmanın bütün sonuçlarıyla boğuşma demek olduğunu, içinde yaşanılyan keşmekeş halinin bilinçlerde yarattığı körlük durumuyla anlayamıyorsak hala, ‘değer hükümleriymle, ‘gerçek hükümler’ arasında git-gelli karanlıklardan ararız geleceğimizi!Örneğin bir ‘Gençliğe Hitabe’ bu san’atın! en tepe noktası olarak, bütün idealist ve ilahi hayatı kapsar bir teslim alınış manifestosu olarak,sonunda ‘işaret dili’ ile ‘anlatılan bir ninni aktarımı derekesine düşen ‘yazgımız’ sayılması gibi!!

    Cevapla

  2. Posted by nuh akçakaya on 10 Nisan, 2015 at 05:37

    Elinize sağlık, kaliteli bir metin.

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: