WITTGENSTEIN –İKİNCİ DÖNEM


Wittgenstein-Dil Oyunları

Ömer Naci Soykan

Wittgenstein‘ın sonraki dönem düşüncesinde, öncekine göre en temel değişme, onun dil kavrayışında ve bu çerçevede anlam anlayışında olur. TLP (Tractacus Logico-Philosophicus) (Wittgenstein’ın Birinci dönem felsefesini içeren yapıtı)’ye göre dil, olguların ve bütün olarak da gerçekliğin resmidir. ” anlam” bu resmin kendisi, “gösterim” adın gösterdiği şeydir. Dil, olguların mantıksal biçimini yansıtır. Buna göre, demek ki olgular, mantıksal biçime sahiptirler. Bu düşünceler, Wittgenstein’ın ikinci döneminde tamamen terkettiği düşünceler arasında başlıca olanlardır.

İkinci dönemi başlatan ve aynı zamanda çağımız felsefesinde yeni bir sayfa açan Felsefe Araştırmalarında ve diğer yazılarda, sözü edilen değişikliği ve tüm boyutlarıyla bu yeni dönem düşüncesini, belli başlı kavramlar yoluyla, çalışmamızın bu ikinci bölümünde, alt bölümlere ayrılmış olarak sistematik tarzda göstermeye çalışacağız.

Şimdi artık sözcüğün anlamı, onun kullanımı olarak anlaşır; günlük dil esas alınır; “dil oyunu”; “aile benzerlikleri”, “uzlaşım”, “yaşam biçimi” gibi temel kavramlar öne çıkar. Artık dil ile Gerçeklik arasında bir uyum aranmaz; tersine böyle bir şey metafizik” olarak nitelenir.

Bilinç felsefesi,; psikolojik kavramların “soyağacı” çıkartılarak, yapılacaktır. İletilen duyumlar değil, sözlerdir. Tekbenciliğe yer yoktur: özel dil olanaksızdır.

Matematik felsefesi, yine gündemin başındadır. Ama artık matematik mantığa indirgenmez, mantığın bir yöntemi sayılmaz.Her iki döneminde de ahlâka en yüksek yeri veren Wittgenstein için ne bir ahlâk ne de bir estetik bilimi söz konusu değildir.

Sözün Kullanımı: Sözün Anlamı

Wittgenstein, yeniden felsefeye yöneldiğinde, TLP‘deki bir yanlışını ele alarak işe koyulur: Ad ile nesne arasındaki karşılıklı. O, PU(Felsefe Araştırmaları) ‘da(Wittgenstein’ın ikinci Dönem yapıtı) adın taşıyıcısı ile adın gösterimi arasında kesin bir ayrım yapar. Adın gerçeklikte karşılığı olduğu şey -kişi veya nesne-, adın ,taşıyıcısıdır, gösterimi değil. Adın taşıyıcısı yok olabilir, ama ad gösterimini yitirmez. Aksini düşünmeyi Wittgenstein, bir ruh hastalığı olarak görür: “Öyle bir ruh hastalığı düşünülebilirdi ki, bu hastalığa yakalanan biri, adları yalnızca onların taşıyıcısı ortada olduğunda kullanılabilîr ve anlayabilir olsun.” Bu durumda ad işaretleri, şu tarzda kullanılabilirdi: “Taşıyıcıların var olması sona erer ermez, işaretler boşa giderdi (belki onlar yoksanırdı): Bu dil oyununda ad, nesneye sanki bir bicimde sahip olur ve objenin var olması son bulunca, onunla birlikte iş görmüş olan ad, bir kenara atılır.Oysa biliyoruz ki, adın taşıyıcısı yok olabilir, ama ad gösterimini yitirmez. örneğin Sokrates öldüğünde “Sokrates” adı gösterimsiz, anlamsız bir sözcük olmaz. Hatta ad, “Pegasus” adında olduğu gibi boş bir ad da olabilir; ana karşılık olacak hiçbir gerçek şey yoktur. Sözün gösterimini, anlamını onun kullanımında aramalıdır. ” sözcüğünün kullanım durumlarının büyük bir sınıfı için -her ne kadar onun tüm kullanım durumları için değilse de- bu sözcük şöyle açıklanabilir: Bir sözcüğün anlamı, onun dildeki kullanımıdır. Ve bir adın gösterimi, bazen onun taşıyıcısının gösterilmesi yoluyla açıklanır.Bu!” dendiğinde, “bu” göstereninin mutlaka bir taşıyıcısı olması gerekir. “Bu”, bir ad değildir ki taşıyıcısız da kullanılsın: “Bir ad, gösterici el kol hareketleriyle kullanılmaz, ama ancak onlar aracılığıyla açıklanır.”Örneğin ben, ‘Ahmet zengindir.” dediğimde, bu adı kullanırım ve bu kullanım bu adın bir gösterimi olur. Ama ben “Ahmet!” deyip, işaret parmağımla birini gösterdiğimde, kolumun bu hareketiyle bir adı (“Ahmet”) kullanmış olmuyorum, tersine o adı açıklamış oluyorum; yani el kol hareketim, seslenişime yaptığım bir açıklamadır.

Sözcüğün (adın) gösterimi ile taşıyıcısı arasındaki ayrımı görmenin bir yarın şudur: Filozoflar, örneğin “zaman nedir?”, “yaşam nedir?”, “bilgi nedir?”, “doğruluk nedir?” gibi sorular sorduklarında, sanki bu sözcüklerin, tıpkı taşıyıcıları olan adlar gibi bir şeyi; bir nesnesi olduklarını sanıyorlar. Ve sözcükte içkin olarak bulunduğuna inanılır o şeyin, o özün izini bulmaya çabalıyorlar. Wittgenstein”a göre bu boş hayaldir. Adın anlamı (gösterimi) sanki onun taşıyıcısıymış yanlışı akla gelmeseydi ya da daha doğrusu bu ikisi birbirinden ayrı tutulsaydı, bu filozoflar sözcüklerine birer öz, birer nesne aramazdı. Bu durumda, bu tartışmalara hiç girmeksizin bu sözlerin kullanımını, onlar için vereceğimiz örneklere bakarak tetkik etmeliyiz.

Sözün anlamı onun kullanımı demek olduğu gibi; !’bir sözü anlamak” da “onun nasıl kullanıldığını bilmek, onu uygulayabilmek” demektir 32′ Bunun anlamı da sözü kurala göre kullanabilmektir. Bu nedenle “anlam” (gösterimi) ile “kural” kavramları arasında bir karşılıklılık vardır. Sözcükte asıl olan, onun anlamı, gösterimidir. “Sözcük, aynı gösterime sahip başka bir sözcükle yer değiştirebilir.” Böylece cümlede sözcük için bir yer sabitleştirilmiş olur. Bu yere aynı gösterimli başka bir sözcük konabilir. Cümlenin kendisi bir alet olarak, kullanılan bir şey olarak görülür. Anlamı da onun gördüğü iştir, yani kullanımı: “Cümleyi âlet olarak gör, anlamını da kullanım olarak.” Nasıl ki bir sözcüğün gösterimi (anlamı), onun kullanımı ise ve sözcüğün kullanımını anlamak, bazen, cümlede onun yerine gösterimi aynı olan başka bir sözcüğü koymak ise, aynı şekilde cümlenin anlamı onun kullanımıdır ve bu kullanımı anlamak da Bazen onun yerine geçebilecek başka bir cümle koymaktır: “Bir cümlenin, bir betimlemenin anlamı diye adlandırdığımız olay, bazen bir simgecilîkten bir diğerine aktarmadır; bir resmin bir daha çizimi; bir kopya çıkarma veya bir başka ifade tarzına bir aktarma. O zaman, betimlemeyi anlamak, betimlenmiş olanın bir. resmini yapmak.demektir.” Başka bir deyişle, bir cümleyi anlamak, onun yerine başka bir cümleyi koymak demektir. Birçok yerde olduğu gibi burada da Wittgenstein, yanıtlarını vermediği çarpıcı sorularla karşımıza çıkar: “Ne cümleyi anlarız? -Onu tam olarak söylediğimizde? (.. J Ne kadar zaman alır: bir cümleyi anlamak. Ve eğer biz bir cümleyi bir saatte anlıyorsak, o süre boyunca daima hep yeni baştan mı başlıyoruz?” Wittgenstein‘ın yanıtlamadığı bu soruları, biz yanıtlamak niyetinde değiliz. Ancak onların bizi yönelteceği belki başka soruları da biz sorabiliriz: Cümlenin ne zaman anlaşıldığı ve bu anlama sürecinin nasıl olduğu, psikolojik bir soru değil midir? Wittgenstein’ın felsefe anlayışına göre bu, felsefi bir soru olmamalı. Çünkü burada söz konusu olan dil değil, tersine bilinç edimidir.

Bir cümleyi anlamak, bazen onu bir el kol hareketine çevirmekle olur. Bazen de tersine, bir el kol hareketi bir cümleye aktarılır. Sözlerden jestlere, jestlerden sözlere bu gidip gelmeler, ,yaşam biçimlerinden başka bir şey değildir ki, anlama onlarda vuku bulur. Bir yazılı metni anlıyorum demek, o bana bir şey söylüyor demektir; bir jesti anlıyorum demek de öyle Böylece cümle ve jest birbirleriyle açıklanmış olur.. Bir sözün bazen duyumları dile getirdiği söylenir. Bu durumda bir aksan ve el kol hareketleri yaparak söz söylenebilir. Bu, o sözün o amaçlı anlaşıldığı demek olur. Sözcük burada o aksan için etki noktası olmuş olur. Bunun tersi.de olabilirdi: Söz ya da ses bir duyumun yerini alabilirdi. Örneğin bir “ha ha” sesi bir gülmenin yerine geçebilirdi.

Bir kimseye, bir sözü sen nasıl kullanıyorsun, böylelikle sen ne yapmış oluyorsun diye sormakla biz, onun bu sözü nasıl anladığını öğrenmek isteriz Bunun üzerine o, bize ya başka bir söz söyler ya da bir el kol hareketi yapar veya şekiller çizer vb. Ve biz bunların birinde, “Ha, tamam, şimdi anladım.” deriz. Biz gerçekten “şimdi” mi anladık? Anlamanın kesin zamanını bildiremezsek de onun sözün ya da jestin bu kullanımıyla gerçekleştiğini söyleyebiliriz.

Fakat Sözün; Cümlenin ve jestin kullanımı ile anlamının bir görülmesi, bu özdeşleştirme, anlaşıldığı gibi, yalnızca dilsel işaretlerle sınırlı değildir. Bu kabul, sözgelimi, fırtınanın patlayacağını gösteren siyah bulutlar gibi dilsel olmayan işaretlerle ilgili değildir. Wittgenstein, hiçbir toplumsal-kültürel uzlaşıma dayanmayan bu tür doğal “işaret”leri “anlam- kullanım” kavramı dışında tutar. Öte yandan, örneğin, belli bir yönü gösteren, ancak bir uzlaşımla “işaret” olmuş olan bir çok çizgisi gibi dilsel olmayan işaretler, kullanım (anlam) çerçevesi içinde görülür. Wittgenstein şöyle diyor: “Çince cümleleri nasıl anlamıyorsak, Çinlilerin el kol hareketlerini de öyle anlamayız.” Çünkü bu el kol hareketleri de, tıpkı sözler gibi uzlaşıma dayalı hareketlerdir ve bir anlamlan vardır. Biz o uzlaşımı bilmediğimiz için -tıpkı Çinceyi bilmediğimiz gibi- hareketleri anlamayız, kendimiz kullanamayız. Wittgenstein söylemiyor ama, onun söylediklerinden şunu çıkarabiliriz:’Eğer Çinlinin ya da bize yabancı herhangi bir kültürden biri el kol hareketleriyle bir nesnel durumu, örneğin iğ- ne iplikle dikiş dikme olayını ya da bildiğimiz bir doğa olayını bir mim sanatçısı tarzında betimlerse, kuşkusuz biz onu anlarız. O zaman bu el kol hareketleri, uzlaşıma dayalı işaretler olarak görülmez.

Wittgenstein‘ın anlamın işarette içkin olduğunu savlayan gizemli-metafızik bir anlayışı reddettiğini yukarıda belirtmiştik. Bunun gibi o, “kullanım” kavramını, sözün belli koşullarda dile getirilişinin düzenlenişi biçiminde anlaşılacak behavyorist semiotik anlamında bir terim olarak da kabul etmez. Ok çizgisinin ya da benzeri başka bir şeklin anlamının öğrenilmesi, belli tarzdaki şeylerle bağıntılı belirli kuralların öğrenilmesiyle özdeşleşebilir. Onlar öğrenilince, böylece şeklin anlamı anlaşılır. Kısaca dendikte: Okun anlamı, onun kullanımında meydana gelir. Anlamı Öğrenmek, daima bir şeyin kullanımının bir öğrenimidir. Bu şey ya dilsel ya da dilsel olmayan ama uzlaşımsal olan bir işarettir. Böyle bir işaret, farklı kullanım öğrenmeleriyle farklı anlamlar alabilir: “İşaret”, “söz”, “cümle” diye adlandırdığımız tüm bu şeylerin sayısız çeşitli kullanım türleri vardır. Bir anlamı kavramak, onunla ilgili kullanım tekniklerini edinmek, onlara hakim olmak demektir. Bir dile hâkim olmak, çok kapsamlı bir yetililiktir. Bu, sayısız beceri ve yetenekten oluşan ve çok karmaşık bir bağlamda dilsel ve dilsel olmayan toplumsal edimlere dayanan bir yetililiktir. “Ve bir dil tasavvur etmek, bir yaşama biçimi tasavvur etmek demektir. ” Dilin konuşulması bir yaşama biçiminin bir bölümüdür. Sözcükleri anlamlandıran yaşama biçimleridir. “Sözcüklerin tamamivle ancak Yaşam ırmağında anlamı vardır. Wittgenstein, bu bağlamda, bir müzik parçasını anlamakla bir cümleyi anlamayı karşılaştırır. Burada anlam yaşayarak edinilen bir şeydir. Bir dili bilirsiniz ama onun kullanıldığı insanlar arasında yaşamamışsanız,. o dildeki ince ayrımları bilemezsiniz.

Wittgenstein müzikte de durumun benzer olduğunu düşünüyor. Gerçi o, “müziği yaşmak” gibi bir deyim kullanmıyor ama, burada kastedilen sanırım budur. Yaşama biçimleri, uzlasıma dayanır ve “dil oyunları” ile dile gelir. Uzlaşımı bilmeyen, “oyun”a katılamaz. Böylece, “kullanım” kavramının daha yakından incelenmesi isteği, biri Wittgenstein‘ın yine çok tanınmış bir kavramına “dil-oyunu”na götürüyor. Kullanım kuramı olarak anlam kura- mı, dil-oyunu kavramıyla sıkı sıkıya bağıntılıdır. TLP’de anlam ile kullanım arasında bağıntı kurulmuş;olmasına karşın, “dil oyunları”ndan söz edilmemişti.

DİL OYUNLARI

“Dil nedir?” gibi bir soru sormak diyor Wittgenstein, her zaman için geçerli olacak bir yanıt istemek demektir. Bu da gelecekteki her deneyden bağımsız olacaktır Oysa böyle olmayacak bir şeyin ardında olmaktansa, karşımızda duran şeyin kendisine, yani dile, dil-oyunlarına bakmalıyız; onlarda gördüklerimizi bir bir not etmeliyiz. Öyle ki, böylece dilin “yevmiye defterleri”ni tutalım. Ve bununla yetinelim. Bir dil-oyunu, normal durumda bir sıra dilsel ifadeden oluşur ve ekseriya bu ifadelere başka eylemler eşlik eder Tek sözcükle -eğer ona bir eylem eşlik etmiyorsa ve eğer o bir buyruk değilse- bir dil oyunu olmaz. “Ama elbette ki, bir dil oyunu birden çok sözcüklerin kullanımını kapsar.” Yaşanan bir olayın anlatılması, bir masal anlatmak, bir kitap okumak, bir odayı, düzenlenmiş bir yeri betimlemek, ister örneğin bir askeri eğitimde olsun, ister örneğin öğretmenin çocuğa matematik alıştırması yaptırması gibi bir durumda buyruk vermek ve buyruğu yerine getirmek, fıkra anlatmak, toplumsal uzlaşıma dayanan anlamlı el kol hareketleri yapmak veya bunu şekillerle çizerek göstermek, “tıp”, “yağ satarım-bal satarım” gibi çocuk oyunları, briç gibi iskambil oyunları, tüm bu ve benzeri şeyler, dil oyunlarına örnektirler. Bu örneklere karşın Wittgenstein dil oyununun genel bir tanımını, kavramını vermez. Bunu, dil oyununun onun için en temel şey olmasına yorabiliriz. Temel olan temellendirilmez. Dil oyunları için model olarak alınan oyun, daima, satranç oyunudur. Dil oyunları hakkında çizdiğimiz bu canlı tablodan sonra, şimdi bu tabloya daha yakından bakabiliriz.

Wittgenstein, PU(Felsefe Araştırmaları) ya Augustinus‘dan yaptığı bir alıntı ile başlar. Bu alıntıda Augustinus, çocukluğunda dili nasıl öğrendiğini anlatır: Yetişkinler bir nesnenin adını söylediklerinde, bu sırada onu göstermelerini tekrar tekrar izleyen ya da türlü mimik ve jestler eşliğinde yetişkinlerin çıkardıkları sesleri tekrar tekrar işiten çocuk Augustinus, hangi sözcüklerin hangi nesneleri gösterdiğini kavramayı yavaş yavaş öğreniyordu. Wittgenstein‘a göre, bununla Augustinus bir anlaşma sistemi betimliyor; ama dil dediğimiz şeyin tümü bu sistem değildir. Bu betimlemede sözcüğün öğretilmesindeki amaç, çocukta onun bir tasarımının oluşturulmasıdır. Ama örneğin sayı sözcüklerinin nasıl tasarımı oluşturulacaktır? Sayı, sayma pratiği yaptırılarak çocuğa öğretilir. Çocuk bu oyunda, yalnız Augustinus’un dediği gibi bir izleyici değildir; tersine o da oyuna katılır. Ve bunu o, pratikle başarır.

Augustinus‘un örneğine karşı, Wittgenstein tamamen ilkel bir dil olarak şu örneği verir: Bu dil, bir yapı ustası ile çırağının anlaşmasına yarayan bir dil olsun. Usta, “Tuğla!”, “Döşeme taşı!” diye seslendiğinde, çırak bu seslenmelerle götüreceğini öğrendiği taşlan götürüyor. Bu dili bir ilkel kabile dili olarak düşünelim. Augustinus örneğinde şunu görüyorduk: Dilin bu tür ilkel biçimlerini, çocuk konuşmayı öğrendiğinde kullanır. Dili öğrenme burada hiçbir açıklama değil ama bir alıştırmadır. Yetişkinlerin çocuğa söz söylemesi ve o sırada bir şeyi göstermesi, o sözün bir açıklaması değildir. Çünkü çocuk onlara soru Soracak durumda değildir; tersine çocuk, bu sırada alıştırma yapmaktadır. Hangi sese hangi nesnenin karşılık geleceği alıştırmasıdır bu. Yukarıda el kol hareketleriyle sözün açıklaması yapılır dendiği durumda, dilin kullanımının daha önce öğrenilmiş olduğu kabul edilmişti. Oysa burada durum farklı. “Çocuk soru soracak durumda değildir.” demişken bu kastediliyor.İkinci örnekte, duvarcı dili örnek alınarak çocuklara dilin öğretilmesinde ise durum şudur: “Çocuklara bu etkinlikleri yapmak, bu esnada bu sözcükleri kullanmak ve öylece başkasının sözlerine tepki göstermek öğretilir.” Wittgenstein, buna dil kullanımı pratiği, Augustinus örneğine de “dil öğretimi” ya da “sözcüklerin gösterici öğretimi” der. “Dil kullanımı pratiğinde bir kesim sözcükleri haykırır, diğeri bunlara göre davranır. Ama dil öğretiminde şu olay bulunur: Öğrenen, nesneleri adlandırır.”

İkinci örnek “dildeki sözlerin kullanımının bütün olayı, çocukların bu sayede anadillerini öğrendikleri oyunlardan biridir. Bu oyunları diye adlandırmak ve ilkel bir dilden bazen bir dil-oyunu olarak söz etmek istiyorum.”3′ Kuşkusuz August’inus’un betimlediği de bir dil oyunudur; sözün, dilin oyuna katıldığı diğer oyunlar da. Hangi etkenliklerin dil oyunu olduğu konusunda Wittgenstein’ın tasarımı çok açıktır: “Dil ile dilin içine geçtiği etkenliklerin bütününü de diye adlandıracağım.” . Demek ki, bir şeye “dil-oyunu” denmesi için o şeyin bir dil kullânımı veya dil kullanımı ile birlikte, bu kullanımda bir rol alan herhangi bir etkenlik olması gerekir.

Bazen yanlış anlaşıldığım gördüğüm için şu noktanın üstünde ‘durmak istiyorum: Dil oyunları, dili oluşturan, onun yapıcı parçaları değildir. TLP’de cümlelerin toplamının dil olduğu söylenmişti. Şimdi ise sanki bu düşünceye paralel olarak dil oyunlarının toplamının dil olduğu sanılabilir. Bunu Wittgenstein açıkça reddeder: “Ama biz dil oyunlarını in bir bütününün parçalan olarak , değil, tersine kendi içinde kapalı anlaşma sistemleri olarak, basit, ilkel diller olarak görüyoruz.” Wittgenstein‘ın bu döneminde dil, artık matematiksel bir toplam değildir; tersine o, üreyen, canlı bir Şey gibidir. Bir ilkel kabile dilinin tek bir dil-oyunuymuş gibi düşünülmesi de onun bizim çeşitli dil-oyunlarımıza bakmamızda kendisinden yararlanabileceğimiz bir örnek oluşturmasıdır.

Augustinus örneğinde çocuk, sözlerin kullanımını önceden bilmediği için, o gösterime Wittgenstein, “gösterici öğretim” demişti. Ama ikinci örnekte çırak, sözlerin kullanımını önceden bilir. Biı durumda yapılan ise ‘gösterici tanım”dır. Buna yukarıda aynı anlamda olmak üzere yalnızca “açıklama” denmişti. “Gösterici tanım, sözün kullanımı -anlamını- açıklaması Buna göre, örneğin usta “Tuğla!” diye seslendiğinde -ki bunun anlamı bu dil-oyununda “Tuğla getir!”dir; çırağın tuğlayı getirmesi, seslenişin kullanımını, anlamım ortaya koyar. Bu dil-oyununu anlayan biri olarak çırak, bu dilin kullanım tekniğini daha önce öğrenmiş olmalıdır; yani hangi nesneyi getireceğini. Bu yüzden o, yapılan açıklamaya uygun tepkiler verir. Belirli bir dilde bulunan dil oyunları, bu oyunu oynayanların, bu dili konuşanların, bu oyun içindeki yaşam biçimini gösterir. Örneğimizdeki gibi yalnızca buyruk verilebilen bir dil, bir dil .oyunu, bir yandan buyrukların verildiği, bir yandan da soruların sorulabildiği -örneğin çırağın buyruğu doğru anladığından emin olmadığında “Tuğla mı?” diye sorması gibi- bir dil olarak basit bir yaşama biçimini dile getirir. Rica etme ve buyruk vermenin veya betimlemenin veya soru sormanın yapılamadığı bir dil içinde bu insansal etkînlikler bilinmez. Ve demek ki o zaman orada, bütün bu şeylerin yapılabildiği bir dildeki yaşam biçimi yoktur.

Wittgenstein, adlandırılan her şeyde ortak bir şey aramaktan, böylece dil olmanın bir ölçütünü istemekten yana değil. Ona göre “Dil, bizim için belirli bir ereği gerçekleştiren düzenek olarak belirlenmedi.” Dil, demek, Türk dili, Alınan, İngiliz dili gibi bir diller topluluğunun ve bunlara benzer işaret sistemlerinin bütününün ortak adı demektir. Diller dizgelerdir. Doğal dillere benzeterek bizim icat ettiğimiz dizgeler de dildir. ” Ama bu aynı zamanda şu demektir: , dillerin üyeleri olarak adlandırıyorum.’ ” Çünkü dediğim şey, bir dildeki bir oyun pozisyonudur.” Ama bu oyun pozisyonu, başka sözcüklerle, başka türlü de düzenlenebilir. Bu, dillerin esnek yapılışlı olduğunun bir göstergesidir.

Wittgenstein‘a göre, dil oyunlarının bir açıklamasını ya da onların bir temellendirilmesini istemek boştur. Çünkü dil oyunu, sözcükler ile nesnelerin teşhis edilmesine dayanır. Usta-çırak dil oyununa yeniden baktığımızda; orada “Tuğla!” denmesiyle, yani bu sözcükle belli bir nesnenin teşhis edilmesi söz konusudur. Çırak bu sözcükle bu teşhisi yapmasaydı, bir dil oyununu oynayamayacaktı. Ama bu teşhis de ona daha önce öğretilmiştir. Ve yine örneğin, bize bu nesnenin ağaç olduğu öğretilmiştir. Ve biz, buna, bize öğretilene inanmışızdır. Eğer buna inanmasaydık, bu nesnenin adının “ağaç” olduğunu öğrenemezdik: Ve o zaman biz, “ağaç” dendiği bir dil oyununa katılamazdık. Burada inanma temelde duran bir fenomendir; bunun temellendirilmesi olmaz: Dil oyununun oynanması, böyle ilksel bir temeldir. Dil oyununu başlatan ilksel tepki, bîr bakış, bir el kol hareketi ya da bir sözcük olabilir. “Olayların ilk fenomenler olarak görülmesi gereken yerde bir açıklama istemek hatadır. dememiz gerektiği yerde de.” Gerçi Wittgenstein daha sonra başka bir.yerde “İlk-fenomen, bizim benimsediğimiz bir peşin fikirdir.” demekle buradaki sözü arasında sanki bir terslik varmış gibi görünüyor. Ama bu görünüş, daha çok, bizim “peşin fikir”den anladığımız şeyle ilgilidir. Ben bir olaya “ilk-fenomen” derken ve yalnızca onu göstermek ve adlandırmakla yetinirken, bunun böyle olduğunu nereden biliyorsun diye bana sorulduğunda, onun öyle adlandırıldığını çoktan öğrenmiş ve bu bilgi edinmiş olduğumu söylemem bir peşin fikirse o zaman Wittgenstein’ın söyledikleri arasında sanki varmış gibi görünen çelişki yok olur. Çünkü onun “peşin fikir”den anladığı yaklaşık budur. Bu nokta bir yana, demek ki burada asıl olan, söyleneni ya da gösterileni tanılamaktır. Onun hangi dil oyunu olduğunu söylemektir. Dil oyunu temellenmiş bir şey değildir. “O,buradadır – yaşamımız gibi.” Bundan Başka bir açıklama beklemek yanlıştır. Biz deneylerimizle, yaşantılarımızla bir dil oyununu açıklıyor değiliz; tersine onu saptıyoruz. Dil oyunlarını saptamaktan maksat, dilin bir kütüğünü hazırlamak değildir; fakat onlar bir karşılaştırma, benzetme nesnesi, modelidirler. Onlar, dilimizdeki karmaşık bağıntılara bir ışık tutmak için kullanılırlar; benzerlik ve ayrılıklar gösterilerek.

Oyun diye adlandırılan her şeyde ortak bir karakteristik olmamakla birlikte, onlarda çeşidi tarzlarda birbiriyle akraba olaylar vardır. Bu olaylar arasında da çeşitli geçişler vardır. Bu durum dilde de dil oyunlarında da böyledir. Diller arasında akrabalıklar vardır. “Bir dil oyunu bir diğerinin bir bölümüne benzer.” “Ve bu akrabalık ya da akrabalıklar yüzünden biz onların hepsini diye adlandırırız.” “Dil, tıpkı, çok çeşitli âletlerin bir toplamasıdır. Bir çekiç, bir testere, bir ölçek, bir şakul, bir tutkal kabı ve tutkal bu âlet kutusunun içindedir. Birçok,âlet, biçim ve kullanım yoluyla birbirleriyle akrabadır; âletler de akrâbalıklara göre yaklaşık olarak gruplara ayrılabilirler; ama bu grupların sınırlan ekseriya daha çok,veya daha az keyfi olur. Ve iç içe geçen çeşitli tarzlarda akrabalıklar vardır:” Dil oyununda tıpkı âlet kutusundaki âletler arasında olduğu gibi sözcükler arasında işlev benzerliği buluruz. “Bir”, “iki”, “üç” gibi sözcükler grubunda ya da yukarıda örneklenen duvarcı ustası dil-oyunundaki “tuğla”, “döşeme taşı” sözcükleri grubunda işlev benzerliği kolayca görülüyor. Söz tarzlarını böylece ayırabiliriz. Söz tarzları, sözcüklerin işlev benzerliğine göre ayrılmakla çeşidi tarzda bölümlemelerin orta- ya çıktığı görülür ve bu bölümlerde de benzer işlevli sözcüklerin olduğu. Benzerlik saridir. Wittgenstein, bu benzerlik geçişkenliğinin renkler arasında da olduğunu söyler: “Renklerin birbirleriyle temel bir akrabalığı olduğu söylenebilirdi.” Wittgenstein’a göre, olaylar olduklarından başka türlü tasarımlandığında, bazı dil oyunları önemini yitirir, bazılârı önemli olur . Bu değişim zamanla yavaş yavaş olur. Dilin söz varlığının bu değişimine her doğal dilde sayısız örnekler bulunur. Örneğin Türkçemizde, daha Cumhuriyet’in başlangıcında, ulus bilincini berkitmek, öz güveni sağlamak amacıylâ bir övünç ifadesi olarak söylenen “Biz bize benzeriz.” sözüyle ortaya konan dil-oyunu, bugün bu sözün gönderimde bulunduğu olgu bağlamının bizim durumumuz- tamamen farklı, hatta zıt bir biçimde görülmesi, tasarımlanması sonucunda başka bir dil-oyununa dönüşmüştür; eski dil-oyunu önemini yitirmiştir. Burada değişen sözcük ya da deyim değildir. Tersine söz hiç değişmeksizin aynı kalmasına karşın dil oyunu değişmiştir: Başlangıçta deyimle ortaya konan dil-oyunu, bugün aynı söz kullanıldığı halde başka bir dil oyunu olmuştur. Çünkü tasarım değişmiştir. “dil oyunları değişince kavramlar değişir ve kavramlarla birlikte sözcüklerin anlamları da Bu bağlamda Wittgenstein, sözün anlamını bir memurun işlevine benzetir İşlev değişince anlam değişir. “Biz bize benzeriz.” sözünün o zamanki işlevi, şimdi değişmiş; söz, yeni bir işlev, yani bir bilinç, bir yergi işlevi:edinmiştir. Şimdi söz, bu hiciv işlemiyle, yani anlamıyla kullanımdadır. Wittgenstein’ın benzetmesi ile söylersek, “memurumuza” (deyimimize) başka bir iş, işlev verilmiştir. Dil oyunları, biri diğerinin varyasyonu olarak betimlenerek birbiriyle karşılaştırılır. Bu betimleme, ayrımlar ile benzerlikler,betimlenerek yapılır. Ama Wittgenstein, bu betimlemelerin tüketici biçimde yapılarak dil oyunlarının bir sınıflamasına varabileceğine inanmaz. Dil teşrih masasına yatırılabilecek bir inceleme nesnesi değildir. O, daha çok bir labirente benzer: “Dil, yolların bir labirentidir. Bir yönden geliyorsun ve kendini tastamam biliyorsun; aynı yere doğru başka bir yönden geliyorsun ve yolunu şaşırıyorsun.” Dildeki bu karmaşık yollarda bazen şaşıran, bazen yönünü, yolunu bulan benim;.dili kullanan insandır. “O halde dil, elbette benim yaşamımın içine de girer. Ve demek olan şey, heterojen parçalardan oluşan bir varlıktır ve o, sonsuz çeşitlice dal budak sarmış tarzdır.

Not: “Felsefe ve Dil” Wittgenstein Üstüne Bir Araştırma’dır. Dil felsefesi ve Wittgenstein konusunda, meraklılar için, kapsamlı bir yapıttır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: