Schillerin oyun kavramı


OYNAYAN İNSAN    – HOMO LUDENS-

“İnsan kelimenin tam anlamıyla söylemek gerekirse, ancak insan olduğu zaman oynar ve oyun oynadığı zaman tam insan olur.”

-Schiller-

Schiller’e göre insanda iki temel dürtü var. Bunlardan biri duyumsal, biri formel dürtü. Duyumsal dürtü her zaman değişme için bastırıyor, formel dürtüyse birlik ve sürekliliği, devamlılığı arıyor. Bu ikisinin de sınırlanmaya ihtiyacı var. Mesela duyumsal dürtü ahlak yasalarına zarar verebilir, formel dürtüdeyse duygular zarar görebilir. Burada sözü edilen duyguya “içimizdeki hayvan” da diyebiliriz, onu da sağlıklı tutmak gerek tabii. İşte bu iki temel dürtü arasındaki uyum Schiller’e göre üçüncü bi dürtüyle, oyun dürtüsüyle sağlanabilir. Bu oyun dürtüsü de sanatla ortaya çıkar. İnsandaki bölünmüşlüğün, yabancılaşmanın ilacı da sanattır Schiller’e göre.Şöyle der, “sanat özgürlüğün kızıdır.”

“Oyun” kelimesi bazı dillerdeki ifadeleri incelendiğinde, farklı biçimlerde karşımıza çıkar. Örneğin, Yunanca’da “inda” eki, bi sonektir ve çocuk oyunlarını belirtir. Bu ekin çekimsizliğinde, tam bağımsızlığında yine oyun ve özgürlük arasındaki bağ sezilir.

Japonca’da “saraylı dil” anlamına gelen “asobase-kotoba” nın kelime anlamı, oyun dili. Yani, bu anlayışa göre üst sınıflar oyun oynuyor. Hatta, “bugün yola çıkacaksınız” yerine, “bugün yola çıkmanızı oynayacaksınız” gibi kullanımlar var.

Bütün Germenik dillerde, hatta bazı başka dillerde de, oyunsal kelime silahla yapılan çarpışmayı ifade ederken de kullanılıyor. Oyun kavramı bilinçli olarak kavga kavramıyla aynı yere çekiliyor.

Bununla ilgili, tarihte ilginç örnekler var. Mesela Samuel’in II. kitabında Abner, Joab’a şöyle diyor: “Gençler hazırlansınlar ve karşımızda oynasınlar.” İki taraftan on ikişer kişi geliyor, hepsi birbirini öldürüyor ve bu birbirlerini öldürdükleri yere, kahramanlık çağrıştıran isimler veriliyor.

Yaptıkları şeyin adıysa, “çarpışma oyunu” oluyor. Bunu günümüz açısından ele alalım.Bunun adı oyunsa, bi ülke,  diğer ülkeye bombaları indirir, yok eder, yakar, yıkar. Sonra o yıkılan yer kahramanca bi isim almaz ama, yıkanlar kahramanca bi karaktere bürünür, kurtarıcıdır çünkü, demokrasi getirir. Sonra bi gazeteci ayakkabı fırlatır kahramanın başına, kahramanca vs. vs.

Bu da oyundur diyeceğim ama çok kolaya kaçmak gibi geliyor.

Oyun kelimesinin ifadelerini incelemeye devam edelim. Sankritçe’de “kredati” -oynamak- çoğu zaman erotik anlamda kullanılıyor. Kradaratnam yani “oyunların en değerlisi”, cinsel birleşmeyi ifade ediyor. Profesör Buytendijk, bütün oyunsal özellikleri taşıdığından, aşk oyununu bütün oyunların en saf örneği sayıyor. Ancak bu, seksteki biyolojik eylemden ziyade, hazırlık kısmı için geçerli. Engel yaratma, beklenmedik durum, gerilim, süs gibi dinamik unsurlar çiftlerin birbirini tavlaması gereken durumlarda etkin tabi. Hatta Afrika’da Hamar kabilesinde bu kur, tavlama, oyunsal içerik, törenleştiriliyor. Kabilenin kızları zıplıyor, dans ediyor, erkekler kendilerine eş seçiyorlar aralarından.

Oyun kavramına felsefi açıdan bakınca, sofistlerle karşılaşırız, merhabalaşırız :)

Sofistlerin amacı, en iyi gösteriyi sunmak, rakibi halkın önünde yenmek. E bu unsurlar oyun için de geçerli. Zaten sofistler faaliyetlerinin oyunsal unsurunun farkındalar.

Yunanlılar’ın eğitim konusundaki fikirlerinin biçimlendiği ortamı Sofistler yaratıyor. Bilim, boş zamanların, özgür insanların işi. Sanat da öyle.

Geriye dönüp baktığımızda görüyoruz ki, müsabakalar, oyunlar kutsal bayram kapsamında. Hepimiz futbol,basketbol oynamışızdır mesela, ama kökenine inersek, Mısır’da Mayaların ayinlerine varırız. Mayalar, ayinlerde, ağır topları eklem yerleriyle, kalçalarıyla zıplatmaya çalışıyorlar, bu oyun değişiyor zamanla, topun delikten geçirilmeye çalışılan hali de var.

Bütün bunlar Huizinga’nın oyunun kültür yapıcı işlevini açıklar bi bakıma. Kültür, en başından bi oyundur. Yani oyun kültürden önce vardır, kültür oyunun üstünde çizilir, yer alır, gelişir vs. “kültürümüz” yerine, oyun tarzımız, oyundaki zihniyetimiz, kurallarımız vs. de denebilir hatta. Farkında olmadan oyun oynuyoruz aslında. Mahkeme salonundaki yerleşim,roller,bayramlarda, partilerde kılık değiştirmeler..

“oyunu kuralına göre oyna”, “çizdim oynamıyorum” gibi argoyla bütünleşmiş ifadelerden de anlıyoruz kii, mızıkçılar, oyunu kuralına göre ya da kralına göre oynayanlaar, oynadıklarının farkındalıklarını oynuyorlar. Fakat geri çekilip bi bakarsak,mesela özünde oyun olan “spor” daki kâr amacı mahallede top oynayan, oyundan başka amaçları olmayan çocuklara kadar getirilecek. Futbola, yirmi koca adamın tek topun peşinden koşup kocaman kitleleri bi yere bağlayışına ve kocaman kârlara bakarsak, aslında oyun o masum işlevini yitirmiş,amaç yalnızca oyunken, başka başka şeyler olmuş. Mahallede futbol oynayan, hatta “ayak topu” oynayan çocuklara Fatih Terim mal gözüyle bakabilir mesela, şaşırmam. E burda oyuna ihanet var tabii. Schiller’e de ihanet dolayısıyla. Güzelim oyun tanımı, güzelim oyun kuramı, değişsin değişsin, kapitalizmin, ticaretin avcuna düşsün. Oyun kapitalizmin midesinde. Ekmek aslanın midesinde misali.

Neyse burdan anlıyoruz ki, spor da oyunsal içeriğini yitirmiş, artık ayrı bi yerde, bütün ciddiyetiyle duruyor.  Sanat da öyle. Sanat önceleri aşağılanırken, mekanikleşme, reklam gibi unsurlar öne çıkınca, görülüyor ki sanat, propagandanın, reklamın çok güçlü bi aracı. Ve sanatın gücü farkedilince, saflığından bişiyler eksiliyor. Ki sanat, reklamın, ticari rekabetin, mekanikleşmenin içine düşmüş durumda. Saflığını yitirmiş, kendine yabancılaşmış, modernleşmiş! Üstü örtülü niyetler, sanatı kâra endeksli bi faaliyet olarak görüp toplumu müşteriye indirgiyorlar.

Son olarak Bruegel’in çocuk oyunları tablosu.. Doksan bir oyun resmedilmiş bu tabloda. Çocuk oyunlarında mevsimlerin simgeselleştirilmiş olabileceğini, insanın özüne, saflığına geri dönmesi gerektiği düşünülerek yapıldığını, insanın budalalığını ifade ettiğini vs. söyleyen eleştirmenler var. Huizinga diyor ki;

“insanın gerçekten oynaması için yeniden çocuk olması gerekir.”

Bruegel neyi düşünerek, ne için yaptı bu tabloyu bilemem, eleştirmenler araştıradursunlar. Biz çocukluğumuza dönelim, kapitalizm değmemiş oyunlarımıza, çocukluğumuza, özümüze…

sinem vardar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: