RAYMOND GEUSS – KAMUSAL ŞEYLER, ÖZEL ŞEYLER


Siyaset kuramının en önemli ayrımlarından biri olan kamusal / özel ayrımı özellikle liberal kuramcılara göre gayet net bir ayrımdır. Raymond Geuss durumun böyle olmadığını, kamusal ve özel’in çoğu durumda iç içe geçtiğini Antik Çağ’dan çeşitli örneklerle aktarıyor kitabında. Sinoplu Diogenes’in antik pazaryerinde, herkesin ortasında bağırarak konuşması, ıslık çalması, mastürbasyon yapması, Jül Sezar’ın kamusal yetkisini kullanarak Senato’yu lağvetmek için Rubikon’u geçmesi, Augustinus’un kamusal hayattan geri çekilerek tinselliği üzerine düşünmek için inzivaya çekilmesi örnekleri üzerinden, günümüzde her bireyin “özel hayatına” verilen önceliğin ve modern liberalizmin sorunlu yanlarına ışık tutuyor.

“Kamusal” ve “özel” arasında net bir ayrım olduğu ve bu ayrımın halen büyük bir felsefi ve siyasi öneme sahip olduğu görüşü9, yalnızca birkaç felsefecinin korumaya çalıştığı bir düşünce değil, günlük siyasi tartışmalara dahi iyice yerleşmiş bir görüş. Bu genel ayrım üzerine birkaç farklı görüş bulunmaktadır. Bu suretle, bazıları kamusal alanda kullanıma uygun olan değerlendirici kavramların, özel alanda kullanıma uygun olanlardan farklı olduğunu düşünmüştür. Kamusal alanda “iyi”, “doğru”, “değerli” (ve karşılığında “kötü”, yanlış” ve “baş belası”) olduğuna hükmedilen şeyler, özel alanda “iyi” olanlardan çok farklı standartlara göre değerlendirilmelidir. Belli bir eylem biçimi veya seçim için geçerli nedenler gösterme standartlarının ve süreçlerinin ve bu nedenlerin geçerliliği konusunda ikna edilmesi gereken izleyicilerin genelde meselenin “özel” mi, (örneğin bireysel tüketim için yiyecek satın alımı) yoksa “kamusal” mı (belediyeye ait metroya yeni trenlerin veya donanmaya yeni denizaltılarının alımı) olduğuna göre farklılık gösterdiği düşünülür. Son olarak, [bu iki alanda] meşru olarak kullanılabilecek yöntemler ve araçlar arasında da bir dizi karakteristik fark olduğu da sık sık düşünülür: Kamusal alanda gerçekleşen belli eylem türlerinde, gerektiği şekilde tayin edilmiş siyasi otoriteler belli bir talimata uyulmasını sağlamak için, özel bağlamlarda bireyler tarafından yapıldığında asla kabul görmeyecek biçimde doğrudan bedensel baskı (kapatma, hapsetme, idam, vs) uygulayabilir veya uygulamakla tehdit edebilirler.

RAYMOND GEUSS – KAMUSAL ŞEYLER, ÖZEL ŞEYLER

ÇEVİREN:

GÜLAYŞE KOÇAK

Yapı Kredi Yayınlan – 2435 Cogito -149

Kamusal Şeyler, Özel Şeyler / Raymond Geuss Özgün Adı: Public Goods, Private Goods Çeviren: Gülayşe Koçak

Kitap Editörü: Şeyda Öztürk Düzelti: Filiz Özkan

Kapak Tasarımı: Nahide Dikel – Elif Rifat

Baskı: Üç-Er Ofset Yüzyıl Mah. Massit S, Cad. No: 15 Bağalar / İstanbul

Çeviriye Temel Alınan Baskı: Princeton University Press, 2003 YKY’de 1. Baskı: İstanbul, Ocak 2007 ISBN 978-975-08-1177-7

© Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş., 2005 Sertifika No: 1206-34-003513 © 2001 by Princeton University Press Bütün yayın haklan saklıdır. Kaynak gösterilerek tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yayıncının yazılı izni olmaksızın hiçbir yolla çogaltılamaz.

Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Ticaret ve Sanayi A.Ş. Yapı Kredi Kültür Merkezi İstiklal Caddesi No. 285 Beyoğlu 34433 İstanbul Telefon: (0 212) 252 47 00 (pbx) Faks: (0 212) 293 07 23 http://vAvw.yapikrediyayinlari.com e-posta: ykkultur@ykykulrur.com.tr İnternet satış adresi: http://yky.estore.com.tr http://alisveris.yapikredi.com.tr http: //www.yapikredi.com.tr

İÇİNDEKİLER

Çevirmenin Notu • 7 Karton Kapak Baskıya Önsöz • 9 Önsöz • 21 Bölüm I. Giriş • 23 Bölüm II. Utanmazlık ve Kamusal Alan • 31 Bölüm III. Res Publica • 49 Bölüm IV. Tinsel ve Özel • 65 Bölüm V. Liberalizm • 81 Bölüm VI. Sonuç • 103 Kaynakça • 111 Dizin • 117

geçmişe yönelik olarak, hatta benzeri anlayışlara sahip olmamış kişilerin içinde bulunduğu durumlar için kullanabiliriz, yeter ki söz konusu durumlar arasında yeterince benzerlik olsun ve kişile­rin benzer tepkileri ve yaklaşımları olmuş olsun. Bu belirli vakada Atinalıların da içinde bulunduğumuz çağda bize yakın gelen tep­kinin benzerini göstermiş olduklarına ve bu tepkilerini, durumun benzer özelliklerine -yani Diogenes’in faaliyetinin, kendisiyle çok yakın dostluğu olmayan kişilerin dikkatini çekmemesinin müm­kün olamayacağı koşullarda (yani, avopa’da) gerçekleşmiş oluşu­na- bağlamış olduklarına dair yeterince kanıtımız var.

Sonuç olarak, burada, Diogenes’in davranışının ayıp olması­nın iki nedenine denk düşen, birbirinden biraz farklı iki “kamusal / özel” mefhumu varmış gibi görünüyor, (a) anlayışına göre, “ka­mu” alanı, “herhangi biri”nin bulunabileceği ve dikkat çekmezlik kuralının uygulandığı alandır; “kamu” ise, benim kendilerine ra­hatsızlık vermeksizin işlerini yapmalarına izin verdiğim kişiler­dir; “özel alan”, dikkat çekmezlik ilkesini ihlal etme kaygısı duy­mamın gerekmediği bir-alandır; .(biraz eski moda bir ifadeyle) “çok yakın bir dost” ise anonim “herhangi biri” olmayan, kendi­siyle ilişkilerimin, salt dikkat çekmezlik ilkesince yönetilen ilişki­lerin ötesine gittiği kişidir—dikkatini bana yöneltmesini talep et­mek pahasına durup bu dostumla sohbet edebilirim. Hatta eğer pazar yerinde bir tanıdığımla karşılaşır ve ona bir yabancıymış gi­bi davranırsam -ona selam vermekten kaçınırsam- [asıl] bu dav­ranışım böyle bir durumda ayıp kaçabilir. Burada eşzamanlı işle­yen iki ilke var gibi görünüyor: Dost ve ahbaplarımı dikkate alı­yorum, yabancıların ise beni dikkate almamalarına izin veriyo­rum, (b) anlayışına göre “kamu”, kendilerini yakineh olma­makla birlikte şahsen tanısam dahi iğrendirme potansiyeline sahip davranışlarla rencide etmemeye özel özen gösterdiğim kişilerden oluşur; “özel” alan ise çok yakın dostlarımı kapsar.’ Dolayısıyla, iş arkadaşlarıyla birlikte yenen bir akşam yemeğin­de bir ebeveyn, özellikle edepsizce veya kaba bir deyim kullan­mış olan veya belli bazı bedensel fonksiyonların ayrıntılı bir ta­rifine girişmiş olan çocuğuna, “Bu tür şeyleri başkalarının önün­de [kamusal alanda] konuşmayız,” diyebilir, (a) anlayışına göre bir akşam yemeği bu tür bir kamusal alan değildir, (b) anlayışı­na göre kamusal alandır.

Bölüm III

Res Publica

Tartışmak istediğim ikinci insan davranışı Roma Cumhuri­yeti’nin son dönemlerine aittir. M.Ö. 50’nin sonlarında Sena-to’da Galya genel valisi C. Jül Sezar’ın yasadışı ilan edilmesi yönünde oylama yapıldı ve konsüle Sezar askeri komutayı terk etmediği, bölüklerini yeni tayin edilmiş halefine devretmediği ve muhtelif siyasi yolsuzluklardan49 yargılanmak üzere tek başı­na, bir “sıradan vatandaş” [private citizen] olarak Roma’ya dön­mediği takdirde ona karşı askerlerini toplama yetkisi verildi. Ro­malılar, kamu ile özel arasında oldukça net bir sözlü ve kavram­sal ayrım yapmışlardı; İngilizce’de bu ayrım için kullandığımız kelimeler de [public ve private] Latincedeki karşılıklarından türe­tilmişlerdir.50 Bu suretle, Romalıların siyasi faaliyetin aslen yö­neldiği varlık için kullandıkları kavram, res publica idi. Sezar as­kerlerini devretmeyi ve yargılanmak üzere Roma’ya dönmeyi reddederse, res publica’nın düşmanı ilan edilecekti.51

49 Benim bu konuda anlattıklarım, tabii ki, Christian Meier”a dayanıyor; bkz. onun Enstehung des Begriffs “Demokratie”, s. 70-I50’daki “Caesars Bürgerkrieg”i, ayrıca bkz. yine Meier’in Caesar’ı.

50 Her ne kadar pek çok bağlamda Romalılar publicus ile priuatus’u birbirinin zıddı olarak gördülerse de, bazen de publicus, priuatus ve sacer arasında üçlü bir ayrım yaparlardı, üç tür yasa arasında yaptıkları gibi: (a) public (kamusall, sulh yargıç­larıyla ilgiliydi; (b) private [özel], bireyler arasındaki ilişkilerle, özellikle mülk ilişkileriyle ilgiliydi; (c) “mukaddes”; idini], taDrılarla_ve.mezh.ep.leriyie ilgiliydi.

51 Kitabımın bu bölümünün ilk versiyonu ile ilgili yorumları için Peter Garnsey’e özellikle müteşekkirim.

Kamusal Şeyler, Özel Şeyler

Res publica’nın publica kısmı, orijinal anlamı çok net olmayan populus’tan (veya, daha önceki poplus’tan) türetilmedir Oxford La­tin Dictionary [Qxford Latince Sözlük], publicus’u pubes ile de iliş-kilendirir ve bir sıfat olan pubes’i şöyle tanımlar:

  1. Fiziksel olarak olgun, yetişkin, ergin,. erişkin;
  2. (sebzelerle, meyvelerle vs ile ilgili olarak) öz su veya besi suyu dolu.

Bir isim olan pubes’i ise şöyle tanımlar:

  1. Çalışabilecek güçteki kişilerden, insan gücünden ve [ça­lışabilecek güçteki] sair topluluklardan oluşan yetişkin nüfus;
    1. Ergenlik çağında olma yaşı veya durumu;
    2. Kasık kemiği bölgesi, edep yerleri; kasık kemiği bölge­sindeki kıl.

Dolayısıyla, belki de başlangıçta public [kamusal] ile priva-tes [edep yerleri / mahrem yerler] (ve public [kamusal] ile pubic [edep yerleriyle ilgili]) birbirinden çok fazla uzakta değildi; bu durumda populus, öz suyu olan bütün erkekler/oğlan çocukları için kullanılıyordu. Benzer şekilde Hölscher de, siyasi ile askeri arasında varolan ve genelde askeri tarafın hâkim taraf olduğu ilişkiyi aktarırken, populus’un, savaşçıların saflarında, yani “or­du” da yer alabilecek bütün oğlanlar/erkekler, daha doğrusu (silah başına çağrılacak olurlarsa) “birliği oluşturacak olan” ve­ya “silah taşıyacak durumda olan, toplanmış erkekler” olduğu­nu ortaya atar.52 Böylece başlangıçta publicus’un “bütün insan­lara ait olan” -yani orduyu oluşturan insanlara ait olan- gibi bir anlamı olmalıydı. Bizler yirmi birinci yüzyılın başında geri­ye baktığımızda, (a) silah taşımaya muktedir erkekler/oğlanlar; (b) bir bütün olarak halk, yani (Roma’nın) bütün nüfusu ve (c)

52 Lucian Hölscher, Öffentlichkeit und Geheimnis, özellikle s. 40-43. Brunner, Conze ve Kosellek’in Geschichtliche Grundbegriffe’sinde Hölscher, Öffentlich [kamusal] maddesinde bu konunun çözümlemesini yapar. Aynı çizgide, konunun daha da ayrıntılı tartışıldığı bir metin için krş. Nicolet, Le miller de citoyen dans la Rome re-publicaine, bölüm 3. (Militia). Erken Orta Çağ Avrupası’nda bazı paralel olgular nn tartışması için bkz. D. Green, Language and History in the Early Germanic World (Cambridge University Press, 1998), özellikle Bölüm 5.

vatandaşların bütünü arasında net bir ayrım yapmak isteyebili­riz. “Ciues” muhtemelen giderek (c)’ye atıfta bulunur oldu ve ben bu noktada şu açıklamayı akla yatkın buluyorum: Her ne kadar populus, kelimenin tam anlamıyla, başlangıçta (a)’ya atıfta bulu­nuyor idiyse de, o ilk dönemde (a) ile (c) arasındaki bağın çok ya­kın olması (b)’nin (a) ve (c) arasında oldukça sorunsuzca kayna­mış olması nedeniyle populus göndermesi muğlak ve bir dereceye kadar belirsiz kalmıştır.

Res publica, yani “ordunun şeyi” erken dönemde sistema­tik bir çokanlamlılığa sahip; anlamları ise şu olgular arasında gidip gelebiliyor: (a) ordunun malı, özellikle de ordunun fet­hettiği ve ortaklaşa sahip olduğu telakki edilen topraklar (ager publicus); daha sonra populus’un anlamı somut olarak “silah altındaki erkekler”den, “bütün nüfus”a doğru kayınca, res publica “Roma vatandaşlarının ortak malı” anlamına gel­meye başlıyor – Roma’nın tapmakları, su kemerleri, şehir surları, sokakları vs dahil olmak üzere; (b) Romalılar arasın–daki iktidar ilişkisinin statükosu (c) bütün Romalıları ilgilen­diren ortak meseleler; son olarak, da (d) bütün Romalıların ortak faydası. Burada res’in anlamı, (a) sıkkındaki çok somut olandan (mal, toprak, nesneler), (c) ve (d)deki soyut olana (“ilgilendiren meseleler” veya “ortak fayda”) kadar uzanıyor, (c) ve (d)’deki “ortak” bu anlamların önemli bir bileşeni ola­rak yorumlanman. Yani “ortak meseleler” deyince kastedilen sadece herkesin günün birinde öleceği gerçeği gibi, ordunun her bir üyesini bireysel olarak etkilese de, ayrı ayrı etkileyen şeyler değil, grubu bir bütün olarak etkileyecek şeyler — Veii ordusu tarafından yenilgiye uğratılmak gibi. Ortak fayda her bir vatandaşın sahip olduğu inek sayısının artırılması değil, herkes tarafından kullanılabilir tapmak ve köprülerin sayısı­nın artırılmasıdır. Populus için ortak kaygı konusu olan temel öğelerden biri, açık biçimde, kendi gücü ve sağlığı olacağına göre, bu canlılığın ve gücün sürekli idame ettirilmesi, açık bir ortak faydadır — her ne kadar toplumlar karmaşıklaştıkça ve     farklılaştıkça^ neyin .toplumsal ve siyasi “sağlık” ı oluşturdu­ğu ve bunun en iyi ne şekilde sağlanacağı konusunda anlaş­mazlıklar oluşsa da. O halde, antik toplumların çoğu, gençle­rin iyi vatandaşlar (ve askerler) olmak üzere yetiştirilmesinin ortak fayda için olduğunun açık şekilde bilincindeydiler ve kentsel bütünü oluşturan bireylerin “refah”ı da, belirgin şe­kilde, ortak bir meseleydi. Fakat bu ortak mesele, “refah”m ancak oldukça kısıtlı birkaç boyutuyla bağlantılıydı: Bizatihi bireyin kendisi veya birey olarak bireylerin hatırı için değil, siyasi topluluğun öğeleri olarak onların “refah”ma gösterilen bir ilgiydi. İncelikli ve karmaşık düşünüşün artışıyla insanlar giderek, bir toplumun hayatiyetini sağlama almanın, en geniş anlamda, onu oluşturan üyelerin refahını sağlamaktan geçti­ği inancına varabilirler; bu da, insan olarak nasıl gelişebile­ceklerini belirlemeyi kişilerin kendilerine bırakmak anlamına gelebilir. Yine de; [bir yanda] ancak gelişmekte olan üyeler­den oluşan bir siyasi birliğin yaşayabileceği düşüncesine da­yanarak, potansiyel vatandaşlar olarak gençlerin gücüyle ve sağlığıyla ilgilenmek ile [diğer yanda] liberallerin, bireylerin : (neredeyse “priuati olarak” diyebiliriz)53 refahının kendi başı­na ve kendi için54 (belki de devletin hedefi ve varoluş gerek­çesi olarak), siyaseten önemli olduğu yolundaki olağan görü­şü arasında, anlamlı bir kavramsal farklılık var. Constant’ın

53 Bu tavrın izlerine, yirminci yüzyılın ikinci yarısında dahi rastlanıyordu. Nitekim 1970’Ier gibi yakın bir tarihte dahi, askere alınan genç erkekler, intihara teşebbüs ettikleri için, temel askeri teçhizata zarar vermeye çalıştıkları gerekçesiyle yargı­lanabiliyorlardı. Zeev Emmerich bana, İsrail’de de halen -veya çok yakın za­manlara kadar- benzer yasalar olduğunu bildirdi. Peter Brovvn, bu antik bakış açısını, daha sonra gelen Hıristiyan tavrıyla karşılaştırarak tarif eder: “Hıristi­yanlığın cinselliğe olan yaklaşımları, şehrin beden konusunda son söze sahip ol­duğu yolundaki antik anlayışa ölümcül bir darbe indirdi… [Beden], artık-kulla­nımı ve bizzat varoluş hakkı, öncelikle şehrin durumu ve yararı gözetilerek be­lirlenen- doğal dünyanın nötr, belirsiz bir katmanı değildi. (The Body and Sociely, s.437).

54 Bu düşünüş ile Max VVeber’in, demokrasinin modern devlet için taşıdığı önem ko­nusundaki görüşü arasında eğitici bir benzerlik var; özellikle bkz. Max Weber, “VVahlrecht und Demokratie in Deutschland” (ilk 1917’de basılmıştı; şimdi Gesam-melte politische Schriften’de mevcut). Rousseau geleneğinden gelme olanlar, de­mokratik bir hükümet biçiminin doğasında varolan yararlan vurguluyorlar. Onla­ra göre halkın kendi kendisini yönetmesi, zaten kendi içinde bir iyilik. VVeber, bu­nun aksine, ancak demokratik bir devletin etkin bir uluslararası aktör olabilmesi­ne yetecek öydaşrfföyı kendi içihde’töplayabileceğifıi, modern dünyada demokra­sinin sadece bu nedenle siyasetin kaçınılmaz biçimi olduğunu savunur gibidir.

işaret ettiği üzere,55 eskilerin bu yaklaşımı bu kadar kararlı­lıkla benimsemelerinin nedeni, bütün hak ve sorumluluklara sahip “tam vatandaş”ın hayatının, aşikâr şekilde, birey için en iyi hayat tarzı olduğunu düşünmeleriydi; dolayısıyla şeh­rin gelişmesi için yapılması gerekenleri yapmakla, zaten bi­reysel olarak vatandaşların kendileri için olabüecek en iyi ha­yat tarzını sürdürmelerine imkân tanımış oluyorlardı.56

O halde modern toplumlarda ortak veya kamusal fayda an­layışı, toplum üyelerinin bireysel iyiliğini ilgilendiren pek çok şe­yi dahil edecek şekilde genişleme eğilimi gösteriyor. Bu durum, herhangi bir siyasi faydanın nihayetinde mutlaka, bir bireyin ya­rarına (veya birden fazla bireyin topluca yararına) olacağı yolun­daki liberal ontolojik tezin veya bireysel çıkarın toplumsal çıkar­dan daha öncelikli olduğu doğrultusundaki ahlaki görüşün bir sonucu olabilir; veya toplumun, ancak üyeleri sağlıklı, canlı ve enerji -öz suyu- dolu olurlarsa toplumun bir bütün olarak geli­şeceği yönündeki âhtik politik görüşten gelme olabilir. “Mo­dern” anlamda üleştirmek’ olan, yani kendi basma birey üzerin­de odaklanan siyasi yarar anlayışları, antik dünyada hiç bilinme­yen şeyler değillerdi. Ünlü bir hikâyede57 Atinalıların, Laurium gümüş madenlerinde umulmadık bir anda keşfettikleri gümüş maden damarını nasıl kullanacaklarını tartıştıkları anlatılır. Öne­rilerden biri, kârın bölünüp her Atinalı vatandaşa eşit olarak da­ğıtılması yönündedir. Themistokles’in, bir gemi filosunun (daha sonradan Salamis savaşında Persleri yendiği söylenen gemilerin) inşa edilmesi yönündeki karşı önerisi kabul edilir; ne var ki, Ati­nalıların yasak olduğu düşünülen teklifler getiren kişilerle baş etmek için uyguladıkları düzenekler vardı, (bunlardan en ünlüsü 7pa<pfi Ttapovonoıv‘dır58); bu düzeneklerin bu vakada, kârın pay­laştırılması önerisi getirenlere karşı uygulamaya konmuş oldu­ğunu veya bu kişilerin herhangi bir şekilde tuhaf veya rezilce bir

55 Krş. yukarıda, Bölüm l’in 1.-4. dipnotlarında zikredilen pasajlar.

56 Krş. Marx, Grundrisse, s. 387 [Grundrisse l • Ekonomi Politiğin Eleştirisinin Temelle­ri, Sol Yayınlan]

57 Herodotps 7.144.

58 Bu nîekanİzma> Âtinaİîlann, sonradan, yani geriye yönelik olarak yasadışı sayılan tekliflerinden dolayı suçlayabilmelerini mümkün kılıyordu; bu teklifler ilk aşa­mada meclise getirilmiş olsa dahi. Krş. Der kleine Pauly (s.v.).

şey yaptıklarının düşünüldüğünü gösteren bir kayıt yok. Yi­ne de, adil olmak gerekirse, kuramsal düzeyde bu tür bireyci bir anlayışa, günümüze kadar gelen literatürde hemen he-

. men hiç rastlanmadığını söylemeliyiz. Bu genellemenin tek büyük istisnası, Perikles’in Thukydides’in Pelepones Savaşla-rz’ndaki (2.35-46) ağıt söylevdir. Bu söylevde bile, kuram oluştur­ma ve değerlendirmenin özerk başlangıç noktasının açık biçimde birey olduğu ve siyasi topluluğun, ancak bireyin güvenliğine, re­fahına, kendini geliştirmesine vs katkıda bulunabildiği oranda varolmaya hakkı olduğu yolundaki tipik modern liberal anlayışa rastlanmaz. Perikles söylevine atalarla ve bir bütün olarak şehirle başlar ve şu iki boyutu dengede tutmaya özel dikkat gösteriyor gibidir: bir tarafta birey olarak vatandaşın “özgürlük”ü, diğer ta­rafta kentin benliği (buradan da vatandaşların gerekirse kendile­rini feda etmeye gönüllü olmalan gerektiğine geçilir). Thukydi-des, Perikles’ine, Atinalıların gündelik hayatta vatandaşların kişi­sel garipliklerine gösterdikleri toleransı Övdürüyor, fakat ona aynı zamanda, (açıkça onaylayarak) Atinalılann siyasette aktif biçim­de yer almayan bir kişinin (İSuüttiç) “işe yaramaz” (â%peîoç), [ne­redeyse] “değersiz” bir kişi olduğu yolundaki görüşünü zikretti­riyor. Konuşmanın can aha noktası (2.41.19-26) saldırgan bir kül­türsüzlüğün sevinç narası olarak yorumlanabilin Atinalılara her­kes hayrandır ve hayran kalmaya devam edecektir; övülmek için

– Homer’lere ihtiyaçları yoktur. Bu hayranlığın nedeni şu sözlerle açıklanır: “Biz (töA.|lit| KaravaYKOcoavreç) her yere zorla girdik, yer­yüzünde veya denizlerde her yere ve nereye gittiysek, yapabile­ceğimiz kötülükleri (iyilikleri de) anımsatacak şeyler bıraktık geriye; kalıa olarak anımsatacak şeyler ((xvrmeîa kcckcûv -re Kctyaööv a(8ıa).”

Yukarıda zikredilen res publica’mn (c) ve (d) anlamları arasındaki ayrım da bilhassa önemli. “Ortak fayda” söz ko­nusu olmasa da, “ortak meseleler” olabilir -en azından basit anlamıyla, herkesin üzerinde anlaşabileceği bir “yarar” söz konusu olmaksızın populus açısından hayati önemi olan me­seleler: Kıtlık herkesin ortak meseiesidiriçürikü grubu bir bü­tün olarak ilgilendirir, fakat bu konuda üzerinde anlaşmaya varılmış veya üzerinde anlaşmaya değecek bir ortak menfaa­tin yararına olabilecek tutum varolmayabilir. Romalılar her ne kadar net bir “ortak fayda” anlayışına sahip olmuş olsalar da, iktidardaki güç mevkilerine yerleşmiş gerçek bir insan grubundan ayrı olarak, farklı, soyut bir iktidar yapısı anla­mında bir “devlet” mefhumuna sahip değildiler;59 dolayısıy­la Sezar res publica’ya saldırmakla suçlandığında, kastedilen, bütün Romalıları ortaklaşa ilgilendiren ve bir tür ortak fayda oluşturan iktidar statükosudur, yani yukarıdaki (b), (c) ve (d) tanımlarına uyan anlamlarda res publica’dır. Eğer Sezai’m muhalifleri Roma şehri üzerinde etkin bir hâkimiyete sahip olsalardı, şehir güçlerine yapılacak askeri bir saldırı, büyük ihtimalle Romalıların ortak mallarına da -köprülerine, şehir surlarına, tahıl ambarlarına, vs- yani (a) anlamındaki res pub-lica’ya da zarar verirdi.

Eğer “ortak meseleler”,60 yani tek bir birey veya altgrup-tan ziyade gruptaki herkesin güvenliğini ve refahını ilgilen­diren meseleler varsa, belli koşullar altında, belli bazı bireyle­ri (veya grupları) bu meselelerle ilgilenmeleri ve onlara çare bulmaları için görevlendirmek akıl kârı olabilir. Günümüzde

59 Bu şu anlama geliyor: VVirszubski’nin Libertas as a Politicnl İdeal al Rome, s. 3’dekine (“Roma Devleti, ancak Roma ile anlaşması bulunan devletlerin va­tandaşları olan yabancıların özgürlüğünü tanırdı ve korurdu”) benzer iddia­lar tamamıyla yanıltıcıdır. Eğer benim ana metinde açıkladığım akıl yürütme şekli doğruysa, Oxford Latin Dictionan/nin “Devief’i res publica’nm anlamla­rından biri olarak veren maddesi (krş. s.v.) de hatalıdır. Krş. Suerbaum, Vom antikan zum frühmitlelallerlkhen Staatsbegriff ve Drexler, Politische Grundbegriffe der Römer; ayrıca krş. Hölscher, Öffenttichkeit und Geheimnis’te ve Skinner, “The State”te zikredilen daha eski, çeşitli Alman yapıtları. “Devlet” konusun­da oldukça berrak bir anlayışa sahip ilk sistematik düşünürlerden biri olan Hobbes, tipik olarak, “devief’i res publica’ıım karşılığı olarak değil, Latince ri-uitas’m karşılığı olarak kullanır (krş., örn., Leviathan, s. 9) [Leviathan, Yapı Kre­di Yayınları.]

60 Roma’da “kamusal” ile “özel” arasındaki ilişki üzerine -hatta, ona bakılırsa, res publica kavramı üzerine – düşünmenin temel güçlüğü, Roma’lılann publi-cus ile priuatus arasında bir ayrım yapmaları ama bir “devlet” kavramına sa­hip olmamaları. Bizler için, ortak meselelerle uğraşmak üzere bir yandan bir iktidar dağılımı statükosunun varolduğu, ama bunun sosyolojik olarak ayrı bir çerçeveye oturtulmamış olduğu bir sosyal formasyon tahayyül etmek, son derecede güç.

“kamu görevi” olarak adlandırabileceğimiz görevleri yerine getirmek üzere tayin edilen kişilere “kamu çalışanı” denir; Romalılar bu kişilere magistratus diyorlardı ve onları “kamu­sal” otoriteyle, yani halkın bütününü ilgilendiren meseleleri kapsayan bir otoriteyle donanmış görüyorlardı. Buradaki “kamusal” hâlâ çok anlamlı olarak yorumlanabilir, yani, (a) otorite ve iktidarın tutulduğu alana (“kamusal otorite”, hal­kın bütününü ilgilendiren bir mesele üzerinde sahip olunan otoritedir)61 veya (b) iktidar veya otoritenin meşruiyetinin kökenine veya kaynağına (burada “kamusal otorite” bir an­lamda halkın bütününden kaynaklanan bir otoritedir) işaret ediyor olabilir. Kavramsal olarak bunlar birbirinden çok fark­lı meseleler. Roma’da otoritenin kaynağını belirtmek için kul­lanılan standart ifadelerden birinin, SPQR (Senato ve Roma Ordusu/Halkı) olması da dikkat çekicidir. Senato kaynaklarına bakılırsa, Senatörlerin Senato’yu kesinlikle bağımsız bir oto­rite mevkii olarak gördükleri anlaşılıyor. Eğer “Senato” haki­katen senex’ten (ijtâyar_jtâam). türetilme ise, artık aktif olarak askerlik yapamayacak olan, emekliye ayrılmış yaşlı insanları, geniş yetkili bir danışma oçganına dahil etmek de akla yatkın gelebilir.62 Bu konuda nasıl bir sonuca varılırsa varılsın, şura­sı belli ki, magistratus’\anr\ “kamusal” mevkileri ortak fayda­yı ilgilendiren meseleler üzerindeki otoritelerinden kaynak­lanmaktadır. Priuatus terimi, böyle bir magistratus’luk sıfatı olmayan, dolayısıyla herhangi bir kamusal otoriteye veya ik­tidara sahip olmayan birine atıfta bulunmaktadır. Böylece priuatus için de yukarıda çözümlemesi yapılan püblicus’un

61 Magistratus’larm, herkesi ilgilendiren (bazı) meseleler üzerinde otoriteye sahip olmalarından, ne onların sınırsız veya bölünmez otoriteye..sahip oldukları ne de onların nispeten oldukça küçük bir iktidar alanı dişirida bîr otoriteye sahip ol­dukları sonucuna varılabilir. Köprüler herkesi ilgilendirir, ancak köprüler için kamusal bir sorumluluk sahibi olmak, pazaryerindeki tartılar ve ölçekler üze­rinde de otorite sahibi olmayı içermez. ‘

62 Ben, halkın potentia veya potestos meclisleri ile Senato’nun mtctoritas’ı arasında bir ayrımın bazen yapıldığına da inanıyorum. Bu, bir şeyi yapacak etkin ikti­dara/güce sahip olmak ile engin deneyimi olanların iyi tavsiyelerine uymak-

■ tanJcaynaklanari kurala uygun yetkiye sahip olmak arasındaki farka kabaca benzer.

kullanıldığı anlamlara paralel, üç anlam öne sürebiliriz. Res primta, (a’) bütün olarak orduya/halka ait olmaktan çok, ma­gistratus olmayan bir bireye ait olan mal mülk;63 (c’) bir bü­tün olarak halkı değil, sadece magistratus olmayan bir bireyi ilgilendiren bir mesele ve (d’) bütün olarak halkın değil, sa­dece magistratus olmayan bir bireyin yararı. PwWıcus’un (b) anlamına açık şekilde denk gelen bir anlam yok gibi görünü­yor; yoksa yenilik/devrim hevesi mi (cupiditas rerum rtoua-rum) “özel şey”in bu anlamdaki arketipidir?

O halde bu anlatılanlar, Roma halkının bütünün res’i -bir köprü veya açlık yaşamama durumu- ile magistratus sıfatı ta­şımayan bir Romalının res’i -bireysel arazisi ve o arazinin gö­nenci- arasındaki farkı açık seçik ortaya koymaya yetebilir. Ancak bu ayrım, derhal potansiyel bir güçlüğe dikkat çeki­yor; o da şu: Priuatus ile publicus arasındaki ayrım, kendi ba­şına, magistratus’hığu. olan bir kişininki gibi önemli bir duru­ma ilişkin net ve aydınlatıcı bir ayrım sunmuyor. Böyle bir kişinin menfaati, kamusal mıdır, özel midir? Varsayımsal ola­rak bu kişi bir magistratus’luk sahibi olduğuna ve söz konusu olan, bir priuatus’un çıkan olmadığına göre, böyle bir fay­danın “özel” olabileceğine hükmetmek zor. Romalılar, kamu görevlisi Cicero ile sıradan insan Cicero’yu ayırma fikrini (bu, Yunan kaynaklı bir fikirdi) benimsemekte ve ikincisini priuatus olarak tanımlamakta hızlı davranmışlardı.64 Onlar, bir “devlet” kavramına ve bu ayrımı bütün bağlamlarda ve bütün vesilelerde uygulamalarına olanak sağlayacak teknik ve kurumsal donanıma (örneğin magistratus’‘lar için düzenli bir maaş sistemi, profesyonel eğitim görmüş, bağımsız bir de­netçiler organı, hızlı iletişim ve gözetleme teknolojileri, vs)

63 Anlatım kolaylığı sağlamak için magistratus olmayan bir bireyden söz edece­ğim, fakat aynı tanım, ordunun magıstrafus’lardan oluşmayan, bir alt grubu için de geçerli olurdu. Böylesi bir alt grup da aynı şekilde mal mülk sahibi olabilirdi, ortak meseleleri ve çıkarları olurdu; bütün bunlar res priuatae sayı­lırdı.

64 Kantotowicz, The King’s Ttuo Bc&s’de, Orta Çağ’da yaşayanların bu ayrımı for­müle etmelerinin ne kadar güç olduğunu gösterir.

sahip olmamalarına rağmen, bir devlet memuru ile o memu­riyet makamının kendisi arasındaki farkı kavramsal olarak nispeten açık bir şekilde anlamışlardı.65

Sezar Senato’nun kararını duyunca, birliklerini Roma’ya doğru geri çekmeye başladı; ancak Galya-İtalya sınırındaki Ru-bikon nehrinde duraksadı. Tarihi kayıtlara göre Sezar, İtalya’ya girişinin bir iç savaş başlatacağını çok iyi biliyordu ve bu gerçe­ği saklamak için hiçbir girişimde bulunmadı. Eylem kararını verirken gösterdiği gerekçeler ise daha da garip. En can alıcı anda, şöyle dediği kaydediliyor:

Eğer bu ırmağı geçmezsem, başım belada; Eğer geçersem, dünyadaki herkesin başı belada. Gidelim!*6

Ardından Sezar, başına gelecek “bela”nın, dignitas’ımn [iti­barının] azalması ve büyük erdemlerinin tanınmamış ve ödül­lendirilmemiş kalması olduğunu açıkça ifade ediyor. Böyle bir tercihle karşılaşınca, iç savaşı, Roma res publica’smm potansiyel yıkımını ve herkesin acı çekmesini kendisinin maruz kalacağı kötülüklere, mevkiinin düşmesine veya dignitas’ımn azalması­na tercih etti. Böylesine salim kafalı, tarihsel olarak da iyi belge­lenmiş (ve nihayetinde başarılı olmuş) görkemli bir narsisizm, Sezai’m sonraki kuşaklan nasıl büyüleyebilmiş olduğunu kıs­men açıklar.

Bizler Sezai’m özel çıkarını, ortak veya kamusal faydanın

65 Dolayısıyla düzenli maaşlar olmayınca, eyaletleri idare etmek için gönderilen Romalı ma^tsfratus’lara, özellikle de Cumhuriyef in geç dönemlerinde, makulsı-nırlar dahilinde kalmak koşuluyla “kitabına uydurarak” yaşamalarına zımnen izin verilmişti. Ancak bu makul sınırların ne olduğu her zaman pek belli de ol­muyordu, olduğu zaman da onları uygulatmak güçtü. Max Weber, modern dev­lette eğitilmiş bir idari kadronun rolü -uygun teknik donanıma sahip bir profes­yonel bürokrat grubu- konusunda çok iyidir. Bkz. Max Weber, Gesammelte poli-tische Schriften’de “Politik als Beruf”, s. 508-13.

66Appian, Civil War 2 § 35: (ti uev eıri^ecıç,, a> çıXoi, tfjcrSc xfjç 8ıaBâoe<Dç, efioi • koucûv SpÇeı, i\ 8â Sıâpaotç ırâöiv Avflpdmoıç) (kelimesi kelimesine anlamı: “Bu

geçidi aşmamak, benim için kötülüklerin başlangıcı olacak dostlarım; ama aş­mak, bütün insanlar için kötülüklerin başlangıcı olacak”).

önüne koyduğunu söyleyebiliriz;67 eskilerin magistratus sahip­lerinin siyasi kararlan nasıl almaları gerektiği konusunda belli, idealize edilmiş bir anlayışları vardı. Bizler o anlayışı paylaşı­yoruz. Bizler de (eskiler gibi), magistratus’laıın siyasal kararlan verirken, ortak faydanın korunmasını veya geliştirilmesini he­def almalan gerektiğine inanıyoruz.68 Analitik olarak -ve bu­nun tarihsel bir iddia olmadığını vurgulamak isterim- “en ilkel ortak fayda mefhumu, bir grubun üyelerinin, temin edeceği ya­rar olan birtakım durumlar -örneğin bir baraj veya köprü inşa etmek veya belli bir tanrıya düzenü ibadet edilmesini sağla­mak. Siyasi düzenlemeler ve kurumlar, bu dış ortak faydalara ulaşmak için gerekli faaliyetleri örgütleme yolları olarak görü­lebilir. Ancak ortak eylem biçimlerini bir kez tesis ettiğimizde, onlar artık kolayca kendi içinde değer taşıyan varlıklar olarak görülebilirler. Bunda hiçbir gariplik yok, çünkü makul biçimde “ortak fayda” olduğunu düşündüğümüz şeyin anlamının önem­li bir parçasının, ortak eylemi örgütlemenin güvenilir, oturmuş yöntemlerinin varlığı olduğunu düşünebiliriz. Genel olarak bu tür oturmuş, etkili siyasi yapılara sahip olmamızın ortak men­faatin gereği olduğunu düşünüyorsak ve siyasi kurumlarımızın yozlaşmış olduğunu düşünmüyorsak, o zaman “ortak fayda” anlayışımızı, bu politik düzenlemelerin (ceteris paribus) korun­masını ve sürdürülmesini de kapsayacak şekilde esnetebiliriz. Bu, muhafazakâr veya gelenekseldi siyasi tavırların gerçek mantıksal temelinin, ayrıca “ortak fayda”yı statükoyla, yani

Interest [çıkar) kelimesinin türetilmiş olduğu Latince deyimler, anlaşmazlık bağla­mında kullanılıyorlardı ve görünen o ki, başlangıçta atfedilen “çıkar”ın niteliği ile çok güçlü bir anlam yakınlığı vardı; yani “çıkar”, paylaşılan veya ortak olan bir şey değildi; tam tersine, diğer kişilere karşıt olarak, tek bir kişiyi -başkalarını dışlayarak- ilgilendiren bir meseleydi. Dolayısıyla ilk, esas ayrım, “ortak fayda” ve “bireysel çıkar” arasında olmuş olmalı. Potansiyel olarak paylaşılan veya or-, tak veya “kamusal” bir çıkar anlayışı, ancak daha sonradan kuruluyor. Fazla yer kaplamaması için, esasında burada yer alması gereken daha incelikli çeşitli ay­rımları incelemeye bu kitapta girişmedim, dolayısıyla az ya da çok dönüşümlü olarak, “ortak fayda”dan, “kamu çıkan”ndan, “ortak çıkar”dan vesaire söz edi­yorum.

Nitekim zulmün, daha meşru hükümet biçimlerinden giderek, silinmesinin ne­denlerinden biri, zorbanın kendi çıkan uyannca yönetiyor olmasıydı. Krş. Aristoteles, Poiifı’cs Cilt 3. [Politika, Remzi Kitabevi].

res publica’ıan yukarıda tanımlanan (b) ve (d) anlamlarıyla özdeşleştirmenin niçin sadece bir kafa karışıklığı veya siyasi ideoloji olmadığının kısmi bir açıklamasıdır. “Statüko” yete­rince genelleştirilerek, sadece, herkesi ilgilendiren meseleleri halletmenin ve ortak faydayı gözetmenin yerleşik yollarının bulunduğu anlamına gelecek şekilde yorumlandığı ve mev­cut siyasi düzenlemeleri, belirli politikaları veya belli makam sahiplerine ilişkin ayrıntıları işaret etmek için kullanılmadığı sürece, (b) ve (d) anlamları arasında bir bağ görülebilir. Biz­lerce bilinen hiçbir siyasi düzenleme mükemmel değil; bazı-Iarıysa ahlaken tahammül edilebilir olmaktan bile çok uzak­tadır. Bariz şekilde, bir memuriyetin esas görevlisi, kendini mevcut düzenlemelerin uyumlu istikran ile özdeşleştirerek, gelenekselci görüşü kendi çıkarma kullanmaya çok eğilimli olacaktır. Bu görüş kötüye kullanılabilir; ama bu, asla hiçbir geçerliliği olmaması gerekiyor demek de değildir.

Her ne kadar, daha evvel de belirttiğim gibi, antik dünyada “devlet” yok idiyse de, yüzyıllar sonra ortaya çıktığında, bu son düşünce izleği, raison d’etat* doktrininin kaynaklarından bi­rini oluşturmuştur. Eğer siyasi bir örgütlenme biçimi olarak devletiniz var ise, hele de rekabetçi devletler dünyasında yaşı­yorsanız, devletinizin korunmasının ve gelişmesinin eyleme geçmek için bağımsız bir sebepler dizisine yola açtığı düşünü­lebilir.69 Eğer “kamusal” başlangıçta “bütün insanlann mesele­leriyle ilgili” anlamına geliyor idiyse ve devlet daireleri ile ma-gistratus’luklar bu ortak meselelere çözümler bulmak için ku-ruldularsa, o halde “kamusal”, en azından bu ortak meselelere olduğu kadar bu makamlara da doğrudan atıfta bulunuyor ola­bilir. O halde kamusal, “hükümete dair” gibi bir anlam taşıyor da olabilir (ama devlet ortaya çıkana kadar, örneğin “devlet destekli okul” örneğinde kullanıldığı şekliyle, “devlet” anlamı­na geliyor olamaz). Bu durumda kamusal fayda, “hükümetinki de dahil olmak üzere herkesin ortak faydası” (örneğin magistra-

.* Raişoıt d’eiat: hikmet-i hükümet, devlet çıkan (çj»:) • –

69 Raison d’itat konusundaki’daha eski^ klasik yapıt, Meinecke’nin Die Idee der Sin-atsrdson’udur.

tus’luklarm görevlerini etkin bir şekilde yerine getirmelerine izin veren koşullar) anlamından, “hükümetin çıkarı – herkesin ortak faydası da dahil olmak üzere, hükümetin faydası (bu ya­rarı dikkate almanın gerekli olduğu durumlarda) anlamına doğru kayabilir.

M.Ö. 50-49 yıllarındaki mesele, gerçekten de bizzat Se­zai’m sunduğu kadar sert hatlarla çizildiyse -bir yandan kendi­sinin statü (dignitas) kaybı; diğer yandan bütün insanların uğra­yacağı kötülük- o zaman ortak faydayı, res publica’mn yerleşik siyasi düzenini mahvedecek ve “bütün insanlara kötülük” geti­recek bir iç savaşın önlenmesiyle özdeşleştirmek, insana çok da sorunlu gelmiyor (bunun karşılığında ödenecek bedel, Sezar” in benzersiz erdemlerinin tanınmaması olsa bile). Sezar, kamusal magistratus’luk sahibi bir kişi olarak kendisine emanet edilmiş birlikleri, kendi şahsi itibarının korunması amaçlı bir iç savaş başlatmak için kullanıyor ve bu kararının arkasındaki dürtü or­tak faydayı geliştirme veya mevcut siyasi yapıyı koruma arzu-suymuş gibi davranmıyor bile. Onun dignitas’ı, sahip olduğu makamdan bir ölçüde bağımsız bir varlık. Bu durum, Sezar peş peşe birtakım kamu görevleri üstlenseydi dignitas’mm da art­mayacağı anlamına gelmez — bir Romalı, bir “konsül” olma dignitas’mı, konsüllüğe seçilmiş olması sonucunda elde ederdi. Ancak Sezar köklü ve asil bir aileden gelmeydi ve şüphe götür­mez yeteneklere ve başarılara sahip bir kişiydi. Onun dignitas’ı salt, bir devlet makamı sahibi olmasının ne eşlikçisiydi ne de sonucu; daha ziyade, onun böyle bir makam üzerinde hak iddi-a etmesinin, bir ölçüde, gerekçesiydi. Sanıyorum ki Sezar olsa, gururla, bunun böyle olduğu konusunda ısrar ederdi. Nitekim, düşmanlarının ellerine fırsat geçtiği anda kendi aleyhine dava açmaya niyetleri olduğuna inanması için geçerli sebepleri oldu­ğundan, M.Ö. 50 yılında Sezai’m zora başvurması gerekti. Bu öngörüden dolayı da M.Ö. 49 yüı için yüksek bir makamı (kon-süllüğü) sağlama almalıydı: Konsül olarak yargı dokunulmazlı­ğına sahip olacaktı. Sorun şuradaydı ki, yasal olarak, ancak bir-lilderini terk edip Roma’ya priuatus.olarak dönerse seçime gire­bilirdi, ama o zaman düşmanlarına tam da ihtiyâç duydukları fırsatı vermiş olacaktı. Onu İtalya’yı işgale iten, Senato’nun, olağan kuralları göz ardı etmeyi ve Seza/a yokluğunda aday olması için izin vermeyi reddetmesi oldu. O halde böyle bir du­rumda Sezamın “özel çıkar”mın (yani makam sahibi olmayan bir kişi olarak sahip olduğu ve “ortak çıkar”dan ayrı olan, hat­ta, bu durumda, “ortak çıkar”a tamamıyla zıt düşen bir çıka­rın), res publica’nm iyiliği gözetilerek alınması gereken bir kara­rı yakışık almayan bir şekilde etkilemesine izin vermiş olduğu­nu söyleyebiliriz.

Sezai’m, dignitas’ımn korunması ve erdemlerinin tanınma­sındaki “özel çıkar”ı, örneğin, makamını doğrudan kendi para­sal çıkarı için kullanan bir politikacının basit mali yolsuzluğu ile tam olarak aynı şey değil. Bu kısmen, Sezai’m, kendi içlerin­de bir dereceye kadar siyasi olan erdemlerine atıfta bulunma­sından kaynaklanıyor — Roma’nın çıkarlarını geliştirmedeki geçmiş başarısı ve halen geçerli olan başarılı olma kapasitesi. Roma’da devlet memuriyeti ile dignitas arasındaki ilişki karma­şıktı ve bu konuda açık bir tablo oluşturmadaki sıkıntının kıs­men, Roma siyasi düşünüşünde devlet kavramının eksik olu­şundan kaynaklandığı fikri akla yatkın geliyor. Romalılar, bir makam ile o makamın sahibi arasında bir ayrım yapmış olma­larına rağmen, Roma’da siyasi iktidar ile bu iktidarın kullanımı -daha sonradan devlet kavramı ve modern devlet gerçeği oluş­tuktan sonra artık süremeyeceği şekilde- “kişisel” idi. Belki bu durum, Sezar’mki gibi bir kariyerin nasıl mümkün olabildiğini kavramamızı kolaylaştırabilir; yine de özel olarak bu olayda, Sezar’m “kamu çıkarı” adına davrandığım düşünmek güç. Böy­le bir şeye inanabilmek için, örneğin, Sezai’m geç dönem Roma res publica’smm siyasi iflasım olanca berraklığıyla öngörebilmiş olduğunu ve bilinçli bir şekilde onun yerine, karizmaya dayalı bir monarşi kurmaya gayret etmiş olduğunu düşünmek gere­kir, ki böylece kendi dignitas’ına. yaptığı atıf, yalnızca veya ön­celikle kendi “özel” çıkarma değil, kendi kişiliği etrafında res publica’ya yarayacak, res publica’nm devrimci bir yeniden inşa^ sının çıkarına hizmet edecek olsun (daha sonradan Augustus ile olduğu gibi). Ancak böyle bir varsayım onu, suikasta uğra­dığı dönemde işgal ettiği en üst pozisyona yükselebilmek için sahip olmuş olması gereken çok gelişmiş “vahşi orman” beceri­leriyle değil, gerçek, doğaüstü bir kuramsal zeka keskinliğiyle onurlandırmak anlamına gelirdi.

Belli kişilere herkesi ilgilendiren meseleler (“kamusal me­seleler”) ile ilgilenme sorumluluğunun yüklendiği bir siyasi düzen bir kez oluştuğunda, “ortak mesele” sayılan konuların sınırlan pekâlâ genişleyebilir. Başlangıçta belki [sadece] “dış” projeler (yeni bir köprü inşası), devamında da ek olarak “ortak fayda” için yapılan düzenlemelerin korunması ve sağlığı kaste-dilirken, bugün gayet akla yatkın biçimde, magistratus’luklar için kendini aday gösterenlerin güvenilirliği, yeterliği ve genel olarak iyi ahlakı da bu konuya dahil edilebiliyor. Bir devlet ya­pısına veya polis gücüne sahip olmayan, itaatin sorunlu oldu­ğu bir dünyada, bir adayın, etkin bir şekilde sözünü geçirebile­cek “otorite”ye sahip olup olmadığım tartmak da önemli. Ne olacağı önceden kestirilemez bir dünyada çok yararlı görülebi­lecek bir düzenleme ise, magistratus’ları, öngörülemeyen du­rumlar karşısında tepki gösterebilmelerine izin verecek, keyfi bir güçle donatmaktır. Bu durumda da kimin böylesi bir gücü ustalıkla, sorumluluk duygusuyla ve ortak yararı gözeterek kullanacağını evvelden belirlemeye çalışmak çok büyük önem kazanıyor. Dolayısıyla, potansiyel kamu görevlisi adaylarının ne gibi psikolojik eğilim ve özelliklere sahip oldukları bir “or­tak mesele” haline geliyor; mevcut memuriyetleri dolduracak yeterli sayıda uygun aday bulunması ise “ortak fayda”nın bir parçasım oluşturuyor.

Bu, Diogenes olayında karşılaştığımız “kamusal” ve “özel” anlayışından farklı bir anlayış. Diogenes olayındaki “kamusal”, (1) herkesin serbestçe erişebileceği, dolayısıyla orada olup biten her şeyin herkesçe görülebileceği bir mekân ve (2) dikkat çek­memenin ya da iğrenç veya mahrem davranıştan kaçınmanın uygun olduğu alan idi. Sezar olayındaki “kamusal” ise, “herke­sin erişebileceği” anlamından ziyade (a) herkesi ilgilendiren ve­ya etkileyen olaylar mekânı ve bunun uzantısı olarak, (b) her­kesi ilgilendirdiği düşünülen, yani “ortak çıkar”ı ilgilendiren belli alanlar üzerinde güç sahibi olan (ve onların sorumluluğunu taşıyan) bir dizi vekillikler, merciler. “Kamusal”in bu anlamları arasmdaki farklılık, belli kararlarca etkilenen herkesin, bu ka­rarlara bilgi düzeyinde çok az da olsa erişebilme hakkı olduğu (yani yukarıda (a) anlamındaki “kamusal”da yer alan her şe­yin, yukarıda (1) anlamındaki “kamusal” ile aynı olduğu veya olması gerektiği) iddiasının gereksiz bir tekrarı değil, son dere­ce üzerinde tartışmaya değer, kendi basma sağlam bir iddia ol­duğunu gözlemlediğimizde daha da belirginleşiyor. Bildiğimiz gibi, herkese uygulanan yasanın kamunun bilgisine açık olması konusundaki ciddi bir mücadele, erken Roma tarihine damga­sını vurmuştu. Herkes için geçerli olan (ve bu anlamda “kamu­sal” olan) yasaların, sadece birtakım papazlıkların asilzade sa­hiplerince bilinen gizli bir bilgi olmasındansa, herkesçe biline­bilmesi (“kamuya” gösterilebilmesi) gerektiği ilkesi, ancak uzun süreli ve sık sık da şiddetli geçen çatışmalardan sonra ge­çerlik kazanabildi; Bir karar tarafından etkilenen herkesin, ka­mu politikasını belirleme gücüne sahip vekillikler üzerindeki denetimle herhangi bir şekilde alakadar olmaları gerektiği id­diası da, üzerinde daha çok tartışmaya değer ve kendi başına sağlam bir iddia olur. Son olarak, herkesi etkileyen her şeye, herkes tarafından karar verilmesi gerektiği iddiası çok daha güçlü bir iddia olur. Her “cumhuriyef’in doğrudan demokrasi olması gerektiği hiçbir şekilde aşikâr değildir.

Bölüm IV

Tinsel ve Özel

Şimdi bir an için, kendi fikirlerini zorla kabul ettirmede ol­dukça başarılı olan Romalı asilzadelerin ve neşeli Yunan ona-nistlerin güneşli dünyasını terk edip, erken Hıristiyanlığın bu­ğulu chiaroscuro* bölgelerine dalalım.

Afrikalı retorik ustası Aurelius Augustinus, İtiraflar’ında (3.3.5), bir defasında bir kilisede, dini törenler sırasında gördü­ğü ve arzuladığı genç bir kadınla cinsel ilişkiye girmeye teşeb­büs ettiğini anlatır. Neler olup bittiğine dair herhangi bir ayrıntı vermez; tek söylediği, Tanrı’nın bu nedenle onu “ağır bir şekilde cezalandırarak” “dövdüğü”dür, ki muhtemelen bunun anlamı, ya suçluluğundan dolayı vicdan azabı çekmiş, ya zührevi bir has­talığa yakalanmış ya da şehvetin kırbacım daimi olarak hissetmiş olmasıdır. Kilisede kadınla fiziksel bir temasın gerçekleşmiş oldu­ğuna üişkin herhangi bir ima yok, hatta kadınla kilisede ya da başka bir yerde çiftleşme imkânını bulabilseydi, hiç kimse tarafın­dan görülmemeye çok dikkat edeceği kuşku götürmez. Tanrı’nın Şehri’nde (14.20), Kinik’lerin umumi yerde çiftleştiklerine ilişkin hikâyelerin doğru olabileceği tezini70, ilişkide bulunan çifti iz-

Otiâroscuro: Yağlıboya resimde keskin karşıtlıklar yaratacak biçimde düzenlen­miş ışık-gölge dağılımı, ç.n.

De civ. Dei 14.20. Muhtemelen ıcuvoyâuıa’ya, Krates ile Hipparchia’nın “köpek­ler evliliği”ne atıfta bulunuyordun Diogenes Laerüus’un Lives and Opinions of the Cteât Vhilosöphers1 ıhda ayn bir madde tahsis edilen tek kadın olan Maroneî-a’h Hipparchia, Kinik filozof Krates’e âşık oldu, o da evlenmeleri için Hipparc­hia’nın, onun hayat tarzını benimsemesini şart koştu.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: