Postmodernizm


POSTMODERNİZM

 

 

F. Jameson, J.-F. Lyotard, J. Habermas

 

 

 

DERLEYEN   VE   SUNAN:

Necmi Zekâ

 

 

TÜRKÇELEŞTİRENLER:

Gülengül Naliş, DumrulSabuncuoğlu, Deniz Erksan

 

KIYI             YAYINLARI

Fredric Jameson (1936) ABD, University of California at Santa Cruz’da edebiyat ve bilinç tarihi profesörü. Başlıca yapıtları: Marxism and Form (1971), The Prison-House of Language (1972), Fables of Agression

(1979), The Political Unconscious

Jürgen Habermas (1929) Almanya’nın önde gelen fikir adamlarından. Felsefe, sosyoloji, siyaset bilimi ve psikoloji alanlarında önemli çalışma­ları vardır, Frankfurt Okulu geleneğinin ikinci kuşağından sayılıyor. 1983’den beri yeniden Frankfurt’ta Goethe Üniversitesi’nde profesör. Başlıca yapıtları: Strukturwandel der Öffentlichkeit (1962), Erkenntnis und Interesse (1968), Legitimationsprobleme Im Spaetkapitalismus • (1973), Theorie des kommunikativen Handelns (1973), Der philosophische Diskurs der Moderne (1985).

Jean-François Lyotard (1924) Fransa’da son yıllarda Derrida ile birlikte en çok tartışılan felsefecilerden biri. Paris VIII. Üniversite’de felsefe profesörü. Fenomenolo jiden psikanalize, çok çeşitli-konularda kitaplar yazdı. 1985’de, Pompidou Sanat Merkezi’nde Les Immatériaux adını ta­şıyan ‘postmodern’ bir sergi düzenledi. Başlıca yapıtları: Discours, Figure (1971), Economie libidinale (1974), La condition postmodeme (1979), Le différend (1983).

Necmi Zekâ (1963) Siyaset Bilimi doktora öğrencisi.


Derleyenin Sunuşu

 

 

 

Bu derleme, modernliğin öncesi, sonrası, kendisi, öteki vs. üzerine, giderek dalbudak salan bir tartışmanın temel atlama taşlarını sun­mayı amaçlıyor olsa da; doyurucu, net sonuçlar koymuyor ortaya. Bunun nedeni de kuşkusuz, kapsamının dar tutulmasından çok, okuru kesin bir noktaya vardırmak yerine yeni sorular için bir boş-luk açmayı yeğlemesidir. Eksiklikleri fazlalıklarıyla bu kitabın bir tartışma davetiyesi olarak görülmesini ümit ediyorum.

 

 

Kitabın hazırlanmasında özellikle yardımlarını ve katkılarını esirge­meyen İhsan Bilgin başta olmak üzere, bu derleme çabasını ilk baş­latan Cüneyt Budak, Sibel Dostoğlu ve Tülay Artan’a, çevirmen ar­kadaşlara, Kıyı Yayınları’nın yöneticilerine ve her zaman olduğu gi­bi, en büyük desteğim karıma, teşekkürü bir borç bilirim.

 

 

 

N.Z, 1988


YOLLARI ÇATALLANAN BAHÇE, AYNALI GÖKDELENLER, DİL OYUNLARI VE ROBESPIERRE

 

Necmi Zekâ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

I – Yolları Çatallanan Bahçe

"Bilimde Kesinlik Üstüne

… Bu İmparatorluk’ta Haritacılık Sanatı öylesine bir mükemmelliğe erişmişti ki, bir tek Eyalet’in haritası bütün bir Şehir’i ve İmparatorluğun haritası bütün bir Eyaleti kaplıyordu. Za­manla, bu ölçüsüz Haritalar yetersiz bulundu ve Haritacılık Okulları, İmparatorluk büyüklüğünde olan ve noktası noktasına onunla çakışan bir İmparatorluk Haritası çizdiler. Haritacılık Çalışmasına daha az Bağlılık duyan Sonraki Kuşaklar, bu aşırı büyütülmüş Harita’nın Yararsız olduğunu düşündüler ve, Saygısızlık da göstererek, onu Güneş’le Kışlar’ın Acımasızlıklar’ına terkettiler. Batı çöllerinde hâlâ, Hayvanlar ve Dilenciler’in barındığı, parçalanmış Harita Kalıntıları duruyor; tüm Ülke’de, Coğrafya Bilim kollarından başka iz kalmamış."

Subrez Miranda, Vlajes de Varones Prudentes, kitap dört. bölüm XLV, Lérida, 1658.*

"Bilimde kesinlik üstüne", J. Baudrillard’ın , gerçeklik ilkesi yerine benzeşim (simulation) ilkesinin geçtiği yolundaki hipotezini açıklarken başvurduğu bir Borges metni. Baudrillard’a göre, artık günümüzde, gerçeğe tamı tamına uyan, böyle bir haritaya temel olacak bir dünya yok; sadece gerçeği yeniden üretmeye yarayan çeşitli modeller, aslında gerçeğin genetik bir küçültmesi olan benzeşimler var elimizde. "Batı çöllerinde", olsa olsa gerçek-(*) J. L Borges: Müze, Çev: C. a Akal ve E. Özden. Gergedan 9.4,1907.

lik diye bildiğimiz şeyin izlerine, gerçeğin kalıntılarına rastlamak mümkün. Ama asıl yitirdiğimiz şey, harita ile arazi arasındaki -haritaya şiirselliğini, kavrama büyüsünü veren- o özerk ayrım; gösteren ile gösterilenin o "do­ğal" sanılan birliği… Gerçeğin yeniden üretimi, küçültülmüş matrislere, ko-mut-modellerine göre yapılıyor artık. Benzeşimler, herhangi bir gerçekliğe göndermede bulunmadan, gerçek olanı ikame ediyorlar. Dolayısıyla üreti­min ya da imlemenin (signification) gerçekliği yerini, benzeşimlerden oluş­ma bir "hiper-reel"e bırakıyor. Gerçek (reel) kadar, hayali, düşsel olanın da, bir hükmü yok hiper-reel karşısında. Programlanmış, moleküler yönlen­dirmelere karşı, "bilinçlendirme", "diyalektik aşma" vs. kâr etmiyor. Baudrillard’ın, bu benzeşim zincirlerine, "hiperrealist" sisteme karşı önerdiği  tek direniş yolu ise, sistemin kendi mantığını sonuna dek götürerek, radikal totolojilere dayalı, "katastrofik" bir strateji benimsemek; ölümüne oyna­mak…

Borgest bir başka öyküsünde de şöyle bir olay anlatılmaktadır: Aynaların dünyası ile insanların dünyasının birbirlerinden ayrı, bölünmüş olmadığı bir çağda, bir gece ayna halkı dünyayı işgal eder. Çıkan savaşın sonunda, Sarı Sultan’ın büyü gücü sayesinde, ayna halkı altedilir. Sarı Sultan, işgalcileri aynalara hapsedip, bundan böyle insanların hareketlerini taklit etmekle cezalandırır. Artık ayna halkı, insanların kölesi "yansıma­lar"dır. Ama bir gün gelecek, büyü bozulup, ayna halkı da özgürlüğüne ka­vuşacaktır.

L-F. Lyotard, ressam J. Monory için yazdığı bir yazıda, "modern özne" ile "temsil" fikrine yönelik eleştirisini dile getirirken, bu Borges öyküsünden yararlanıyor. Lyotard’a göre, insanın bilinç sahibi bir özne olarak ortaya çıkışı, tıpkı Borges’in metninde olduğu gibi, o gem tanımayan, akıcı güçlerin, içgüdülerin, arzuların hapsedilmesine, sınırları belirleyen bir aynanın bulunmasına bağlı, Lyotard, bunun oldukça ağır bir bedel, Sarı Sultan’ın da bir despot olduğu fikrinde. Buradan yola çıkarak, özellikle "kavramsallaştırma" ve "gösterme"nin olanakları ve sorunları üzerinde düşünen Lyotard’ın önerdiği de, kavramsala teslim olmayan, gösterilemeze tanıklık eden, araştırıcı, denemeye açık bir sanat…

Bir diğer Borges metninde ise, hayvanların sınıflandırılmasına ilişkin, "bir Çin Ansiklopedisinden alınma, şöyle bir tasvir var "a) İmparatora ait olanlar, b) Mumyalanmış olanlar, c) Evciller, d) Süt domuzları, e) sirenler, f) Olağanüstü olanlar, g) sokak köpekleri, h) bu sınıflamaya dahil edilmemiş olanlar, i) Kudurgan olanlar, j) Sayısız olanlar, k) çok ince bir devetüyü fırçayla çizilenler, l) ve saire, m) az önce su testisini kırmış olanlar, n) uzaktan bakınca bir sinek gibi görünenler."*

M. Foucault’nun, insan bilimlerinin arkeolojisini çıkarmaya çalıştığı "Kelimeler ve Şeyler" kitabı, bu ‘garip’ sınıflandırma ile başlıyor. Bu ‘heterotopya’, görünüşte "ortak bir odak noktası" olmadan bir araya getirilmiş şeyler, "çağdaş Batılıların olguları nasıl sıraladıkları" sorusunu, genelde insanın kendini hem özne, hem de nesne olarak ikiye bölmesinin yarattığı sorunları araştırmaya yöneltiyor Foucault’yu. Bilindiği gibi, kitap sonunda, insanın ancak son iki yüz yıldır bilgimizin nesnesi olduğu ve deniz kıyısında, kuma çizilmiş bir yüz gibi, yakında silineceği saptaması ve öznenin sultasının sona ereceği imasıyla kapanıyor…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu üç örnek, bir "esin kaynağı" olarak Borges’in önemini göstermek için yeterli olsa gerek. Postmodernizmin (modernizm sonrasının) gözdesi olan bu yazar üzerinde durmak, kuşkusuz postmodernizm konusuna girmenin en iyi yollarından biri. Ama postmodern sayılabilecek düşünürlerin Borges metinlerine yaptıkları göndermeler, Sartre’ın Dostoyevski’yi, Benjamin’in Baudlaire’i ya da Heidegger’in Hölderlin’i okumasına benzemiyor’pek. Borges’e duyulan yakınlık, daha çok herkesçe de paylaşılamayan, bir duygudaşlık düzeyinde. Daha doğrusu benzerliği asıl, Borges ile postmodernizmin yaygın imajları arasında kurmak gerekiyor. Borges metinlerinin sık sık yinelenen, tartışılan özellikleri ile postmodernizmin ilk ağızda dile getirilebilecek, basitleştirilmiş özellikleri arasında, önemli bir benzerlik var. En azından, bir ilk fikir edinmek, postmodernizm tartışmasının Batı’daki basın organlarında sahip olduğu imajı anlamak için, yararlı bir benzerlik ilişkisi bu. Borges deyince, bir çırpıda şunlar sıralanıyor hemen: Labirentler, aynalar, alegoriler, şaşırtmacalar, bilmeceler, mitolojiler, parodiler; bir yandan da, kimilerine göre, aşırı incelik, züppelik, bilgiçlik, sahtelik vs. Borges’e duyulan hayranlık ya da nefreti göstermek için sıralanan her şey, üç aşağı beş yukarı, postmodernizm için de kullanılıyor. En yaygın küçümseme de, postmodernizmin bir ‘moda’ olduğu eleştirisi ki, aslında pek de yanlış değil. Çünkü diğer pek çok görünümüyle birlikte, (Yuppi’lerde izlerini bulabileceğimiz) bir ‘hayat tarzı’ olma özelliği de var postmodernizmin. Kabaca, Beat’ter ile Punk’lar, Sartre ile Foucault arasına çekilecek bir çizginin öte yanı -bütün sınır anlaşmazlıklarına rağmenpostmodernizmin toprakları sayılabilir.

Kimine göre de, postmodernizm gelip geçici bir modadan öte, (*) Çev: M. Belge, "M. Foucault ve Las Mentons" yazısı. Tan, s. 3/4,1982.

varlığı inkar edilemeyecek, yeni bir dönem (ya da bir dönemin kendine has üslubu). Tarihsel olarak bakıldığında, Jameson’ın ileri sürdüğü gibi, postmodernizm, askeri ve iktisadi Amerikan hakimiyeti akımının üst-yapısal ifadesi ya da en azından Avrupa-merkezciliğin sonu olarak da görülebi­lir. Bu iddia doğruluk payı taşımakla birlikte, dönemleştirmeye karşı olan­ların sayısı da küçümsenecek gibi değil. Nasıl ki, modernlik Augustin’e ya da Eflatun’a bağlanabiliyorsa, postmodernlik de Sofistlere kadar geri götürülebiliyor. Hattâ -diğer yapıtlarıyla olmasa- bile- "Yargı Gücünün Eleştirisi" kitabıyla Kant, ‘dil oyunları’ ile ‘ikinci’ Wittgenstein, tamamlanamazlık (nihai belirsizilik) teoremi ile Gödel, tabii ki Nietzsche ve onun gözdesi Herakleitos, postmodernizm saflarında yer alıyorlar. Böylece, Eflatuncu-Aristocu, Diyonisoscu-Apolloncu gibi, modern-postmodern ayrımı da, çoğu zaman, felsefi ya da ‘tinsel’ bir tavır olma özelliğine bürünüyor.

 

Yine de postmodernizmin, ‘post-‘ ekinden kaynaklanan bir son­ralık, bir başkaldırı boyutu taşıdığını da unutmamak gerek. Herhangi bir tanıma indirgenemeyecek bir karmaşıklığa, düzensizliğe sahipse de, postmodernizm öncelikle modernlikle bir hesaplaşma demek: Bu yönüyle kuşkusuz içinde modernizm karşıtlığını ya da modernizm öncesini de barındırıyor. Modernlik kervanı iyi kötü yoluna devam ediyor gözükürken, birden bire -çoğu birbirinden habersiz olarak- ne tutulan yolu, ne de gidiş biçimini beğenmeyenler seslerini yükseltiyorlar. Aydınlanma tartışması ya da kavram-merkeziciliğin eleştirisi gibi, görünürde dar kapsamlı karşı çıkışların, aslında Batı fikir hayatında büyük bir huzursuzluğun yankıları olduğu anlaşılıyor. Habermas gibi, kervanın bütün olumsuzluklara rağmen, aynı yolda devam etmesini canla başla savunanlar çıkmaktaysa da, bir yeniden değerlendirme süreci olarak postmodernizm, her alanda ağırlığını hissettiriyor. özne/nesne ya da söz/yazı ayrımı gibi, Batıyı meydana getiren en temel kavram ve kategorilerin sorgulanması olarak ele alındığında, postmodernizm tümüyle Avrupa içinden doğmuş bir ‘farklılık’. Yine de bütün yıkıcılığına (bütün o kodları kırma, ihtilafları şiddetlendirme gibi projelere) karşın, postmodernizm bir akım ya da hareket olarak çıkmıyor karşımıza. Modernist bir ‘isyan’ jargonu edinmiyor kendine.

 

 

 

 

John Portman; San Francisco’daki Hyatt Regency Oteli’nin 15 asansörlü va 17 Katlı holü (Daldalos 21, s. 102)


clip_image002


Ayrıca -Gödel’in teoremini baştacı eden- postmodernizme bir bütünlük, birlik kazandırmaya çalışmak, yapılacak en büyük hataların ba­şında geliyor. Heterojenlik, çokseslilik, bölünmüşlük kadar, bunların bera­berinde getireceği yanlış anlamaları, yanlış çıkarsamaları, yanılgıları da olumlayan, hatta meşruluk zemini olarak gören bir tavır postmodernizm. Jameson’un ‘diyalektik imaj’ iyimserliği ile bile toparlamayı başaramadığı bir karmaşa aslında. Bu karmaşanın altında bir öz -işin özü- aramak da, boşuna; Barthes’in deyimiyle, "burjuva düzeninin epistemolojik tutkalı" olan özcülük, zaten en çok saldırılan modernist alışkanlıklardan biri. Kısa­cası, postmodernizm bilmecesinin bir çözümü yok; belki çözüm, burada da, sadece bilmecenin çözümsüzlüğünün nedenlerini araştırmak. Ama ille de bir yakıştırma yapmamız gerekiyorsa, Borges modasına uyarak, biz de postmodernizmi, "yolları çatallanan bahçe", göze görünmeyen bir zaman labirenti olarak tanımlayabiliriz. Yolları çatallanan bahçe labirentinde olduğu gibi, postmodernizmin çelişkilerinin açıklaması da, bütün mevcut se­çeneklerin aynı anda seçliiyor olmasıdır belki…

 

II – Aynalı Gökdelenler

Postmodernizmin en çok tartışıldığı alanların başında, hiç kuşkusuz mimar­lık geliyor. Bunun temel nedeni de, mimarların post-modern olarak nite­lendirilen somut ürünler, yapılar ortaya koymaları. "Ayrıcalıklı bir estetik dil" olarak mimarlık belki de Jameson’ın ileri sürdüğü gibi, "geç-kapitalizm ile postmodern deneyim arasında en dolaysız ilişkinin gösterilmesini sağladığı için, postmodernizm tartışmasında bu kadar öne çıkıyor. Buna, postmodernizmin de zaten, temel olarak bir mekan estetiği, yeni bir gör­sellik estetiği olduğu iddiası da eklenebilir. Foucault’nun öne sürdüğü gibi, belki de 19.yy bir zaman ve tarih çağı, 20.yy ise bir mekan çağı olduğun­dan, mimarlık tartışmaları meslek içi tartışma boyutunu aşıyor. Borges’te hayvanların sınıflandırılması gibi, aynalı gökdelenler ya da panorama-asansörler, "yer ve ad’da ortak olanı yok eden", (görsel) mitlerimizi çözen bi­rer heterotopya olarak değerlendiriliyorlar. D. Fuder’e göre, postmodern aynalı gökdelenler karşısında, bakış, durulan yerden bağımsızlaştığı için, özne-merkezcilik (öznenin sultası) ortadan kalkmış oluyor.

 

Postmodern mimarlığın bu doğrudan katkıları dışında asıl öne­mi, kendi pratiğini savunurken, modern mimarlığa, genelde modernizm ideolojisine getirdiği eleştiriden kaynaklanıyor. Geleneksel mimarlığın dog­matizmine karşı bir çıkış olan modern mimarlığın kendisi de, postmodern


mimarlara göre, zamanla bir dogmatizme dönüşmüştü. C. Jencks’in hoş bir yakıştırmasıyla, "Martin Luther ‘Gropius’, John Calvin ‘Corbusier’ ve John Knox ‘Van der Rohe’, kiliseye karşı bir reform hareketi başlatmışlar­dı". Süslemeden, tarihsel göndermelerden arınmış, soyut formlar üzerine kurulu, işlevsellik ve teknolojinin gereği olma amaçlarına sahip bir mimar­lıktı modern mimarlık. Bütün avangardlığına karşın, yine de evrensel çö­zümler bulmaya yönelik, pozitivist bir inanca dayanıyor, mimarlık tarihini irrasyonel geçmiş ve rasyonel gelecek diye ikiye bölüyordu. Gropius tara­fından "yeni bir stil değil, bütün olası stillerin aşılması" olarak tanımlanan; ‘mükemmel sandalye’nin ya da ‘ideal kent’in tasarlanabileceğini savunan modern mimarlık, postmodernlerce, bitmiş bir mükemmellik, netlik, kesin­lik ve çelişkisizlik arayışı olarak eleştirilmeye başlandı. Portoghesi’nin deyi­şiyle; "geçmişten ve onun sembollerinden bağımsız bir süreç" başlatma pro­jesiydi modernizm; mimarlığı da, adaleti ve eşitliği sağlamak, toplumu de­ğiştirmek, daha doğrusu düzene sokmak için bir araç olarak görüyordu. Sonuçta, mitik bir modern insan tasarımım esas alan modernizm, postmodernlere göre, ancak çirkin çağdaş kentler, beton bloklar çıkarttı ortaya. Örneğin L. Kriea’ye bakılırsa, modernizm "çirkinlik, zavallılık ve kamu alanlarının yitirilmesi’ne yol açmıştı. Modern mimarlığın hâlâ en çok eleş­tirilen yanı, kuşkusuz "kent anlayışı". Modern mimarlar, kendi toplum mo-


 



dellerine göre insan kitleleri yaratmak için, kentler yerine, işlevlerine göre belirlenmiş bölgeler (zone) inşa etmişlerdi. Kent, topyekün zihinde kurula­bilir, müdahale edilebilir bir nesne haline gelmişti. Le Corbusier kenti "iş-levleri ve verimliliği söz konusu olan bir makine" olarak tanımlıyordu. Ve 15 Temmuz 1972’de, trajik bir sığlaşma, tahribat ve kimlik kaybına yol aç­tığı öne sürülen modern mimarlığın bir örneği, Pruitt-Igoe konutlarının di­namitlenerek yıkılması, postmodernlere göre, modernizmin öldüğü gün ol­du.

Modernizme ilişkin bu önyargılı sayılabilecek genelleme, "mo­dernizm ölmedi yaşıyor", "öldü ama ruhu aramızda" türünden çığlıkların yanısıra daha serinkanlı değerlendirmelere de vesile oldu. Öncelikle, 20’li yılların, küçük burjuva değerlerinin dönüşümünü amaçlayan, radikal mo­dernizmi ile 40’lı yılların uysal modernizmi arasındaki ayrım vurgulandı. 40’lı ve 50’li yılların modernizmi, sanayi sermayesinin önceliklerinin, ideo­lojik yeniden-üretimi için bir araç kılınmış, eleştirelliğini büyük ölçüde yi­tirmişti. Piyasa ile tam bir uyum içindeki bu mimarlığı, asıl modernizmin çıkışı ile karıştırmamak gerekiyordu. Ayrıca, modernizm deneyiminin, İtal­ya’daki, Almanya’daki farkları ortaya kondu. Yakından bakıldığında, mo­dern mimarlığın tarihle hiçbir alışverişi olmadığı görüşü de, abartılı bulu­nur oldu. C. Rowe’un önerdiği gibi, modern mimarlığın niyetlerini, bir re­çete olarak değil, bir şiir olarak okumak gerekiyordu belki.


 



Charles Moore’un NewOrteans‘daki "İtalya Meydanı" için yaptığı maket, 1977.

Bütün bu tartışmaların yanısıra, yaklaşık olarak yukardaki "ön­yargılı" modernizm eleştirisini temel alarak, yeni bir mimarlık söylemi ge­liştirenler, 1980 Venedik Bienali’nde -Habermas’a göre, modernizmi kur­ban ederek-, bir "karşı-reformasyon" hareketi başlattılar. Aslında moder­nizmden duyulan hoşnutsuzluk, çok daha eskiye gidiyor, ilan edilen karşı-reformasyon çıkışı da tam bir hareket özelliği taşımıyordu. Ama pozitivist işlevselcilerin tahribatına son verip, tarihi ve geçmiş kültürü yeniden gün­deme getirmek gibi, oldukça iddialı amaçlarla yola çıkan postmodern mi­marlar ve onların oldukça ilgi gören binaları vardı ortada. Özellikle ken­dinden söz ettiren de, M. Graves, R. Venturi, R. Stern gibi mimarlardan meydana gelen, Amerikalı bir fraksiyondu, Jencks’e göre, postmodernizm ile "çoğulculuğun kapısı açıldı; tarih içeri alındı, gelenek içeri alındı; reto­rik, ikonografi, renk, konvansiyon, heykel, hatta o pek korkulan süsleme, içeri alındı". Modemizmin bütün uygulamalarına ve ideallerine sırt çevir-

 

miş, P. Feyerabend’in bilimsel akılcılığa karşı savunduğu "her şey olur" (anything goes) sloganıyla, tam bir serbestliğe, kaçınılmaz olarak da eklek­tizme varıyordu. ‘Tarihin içeri alınması", bu her şeyin geçerli olduğu "ilke­sizlik ilkesi" ile birleşince, postmodern binalar da, tarihi "bir biçimler ve semboller repertuarı" olarak görmekle suçlandılar. Postmodern mimarlara göre ise bu, kurallarla oynayıp zenginleştirmeye dayalı bir yaratıcılık, "de­mokratik bir gönül genişliği"ydi. Çelişkili, karşıt öğeler yanyana kullanıla­rak şaşırtıcılık elde ediliyor, soyut düşünceler yerine; insanların zevki ve duyarlığı esas almıyordu. Sıradan olandan, karmaşadan, hattâ kitsch’den (gündelik hayatın görünümlerinden) korku duymayan bir rahatlık sözkonu­suydu. Kahraman, kurtarıcı, topluma biçim verecek mimar imajının da so­nuydu bu aynı zamanda. Büyük bir alçakgönüllülük ya da oportünistlikle, Venturi gibi, toplumun haklı ya da haksız olduğu tartışması bizim harcı­mız değil diyebiliyor postmodern mimarlar. Kısacası, modernizmin "ya öy­le – ya böyle" katılığına karşı, "hem öyle – hem böyle" mantığını, çoğulcu bir ahlak anlayışını savunan bir mimari, postmodern mimari; pop-art dün­yasını çağrıştıran, farklaştırılmış bir ‘bildik’in "garip ve açıklayıcı gücü"ne inanan, sıradan olanı stilistik olarak zenginleştirme üzerine kurulu bir mi­mari.

yı, bu simgeleri sevmeyi öneriyor. Bu yönüyle, tarihselcilik ya da tarihi ta­lan etme suçlamasına, bir de popülistlik suçlaması eklenmiş oluyor, ama genelde, popüler kültüre bir kirlenme olarak bakan modern perspektif de, eski etkinliğini yitirmiş durumda. Postmodern mimarlık konusunda yaygın bir kanı da, çift anlamları, çift işlevleri öne çıkaran postmodernizmin, yeni bir maniyerizm olduğu yolunda. Postmodernizmin ironi ve eğlence üzeri­ne kurulu bir maniyerizm olduğu görüşünü savunanların başında da, U. Eco geliyor. Ancak tarihten benzer dönem ya da tavırlar bulup çıkarma­nın, bizi daha fazla bilgilendirdiğini söylemek oldukça zor. Bu "istediğini yap" tavrını, Amerika’nın, Avrupa’nın kültürel hamiliğinden kurtulma arzu­su ile pragmatizmin etkisinden kaynaklandığı da, -postmodernizmin geç dönem kapitalizm ile yakın ilişkisi kadar- sık yinelenen bir yorum. Ya da M. Davis gibi, 60 sonrası bir olay olarak, postmodernizmi, uluslararası ran­tiye grupların doğuşunun ve ABD’deki mali aşırı-birikimin kültürel uzantı­sı olduğu yolunda tezler öne sürenler de yok değil. Postmodern mimaride görülen eklektizmin, çağın değil, piyasanın ruhunu yansıttığını söyleyenler­den biri de Lyocard Sözkonusu mimarların, böylelikle Bauhaus projesin­den yakayı sıyırmaya çalıştıklarını ileri süren Lyotard, ‘tekrar’a düşüldüğü görüşünde.

Avrupa’dan bakıldığında, modernizme eleştiriler getiren ve postmodern sıfatını da üstlenen bir başka grup mimarın -öteki fraksiyo­nun- yükselen itirazları duyuluyor. Porphyrios, Leon Krier gibi adların öne çıktığı bu cephede, akademiklik ve daha akılcı bir yaklaşım hakim. "Tiksinti verici ziyafet sofrasından uzak durma"yı bir tür "tinsel perhiz"i sa­vunuyorlar. Demokratik özgürlüğün, gelişigüzel bir hoşgörü olmadığını, Amerikalıların "ucuza tarih, kolayına kültür" ürettiklerini öne sürüyorlar. Eklektik mimariye -mimari travesti’ye-, kültürün bir tür steno’ya dönüştü­rülmesine karşı çıkan bir Avrupai postmodernizm, popülizme de kesinlik­le rağbet etmiyor, Örneğin Porphyrios, "sadece alıntıları parantezler ve mecazlar… ve bir çeşit sinsi fısıltı ki, tek bir şey söylüyor: Reklam" diyerek eleştiriyor ‘popülist’ postmodern mimariyi. Varolanın olduğu gibi kabul edilmesine (Adorno’nun dediği gibi, varolanın sırf varolduğu için güzel sa­yılmasına), tüketime, piyasa ile içli dışlı ilişkilere karşı direnişi savunan bu akımın, modernlik (endüstri) Öncesine bir nostalji boyutu taşıyan, "akılcı bir mükemmellik" arayışı var. Bu nedenle de, Yeni-klasikçiler, Yeni-akılcı­lar ya da klasik melankolikler diye anılıyorlar. Klasizmin de, her önüne ge­lenin istediği gibi kullanabileceği bir stil değil, mimarlığın tek ve değişmez öncülü olduğunu öne süren "postmodern" Yeni-klasikçiler, mimarlığın dil gibi tutucu olduğu görüşündeler. Pop-art yerine, ressam De Chirico’nun gerçeküstücü, metafizik gerçekliğinden esinleniyorlar daha çok. Kısacası, ucuz maliyetle hoş fanteziler üretmemekle ayrılıyorlar diğerlerinden. Akıl-

 



 

cılığı vülger pozitivizm ve pragmatizm ile özdeşleştirmeyecek kadar da se­rinkanlı bakıyorlar modernizme. "Mimarlığı olmayan bir söylem" olarak gö­rülen Yeni-klasikçi postmodernlerin, klasizmin biryapı antolojisi’, hatta ‘mimarlığın doğası’ olduğu yolundaki tezleri pek ikna edici olmadığı gibi, yöresel olanı (vernaküler) vurgulamaları da, siyasal gericiliğe dönüşme teh­likesini barındırıyor içinde.

 

Postmodern direnişin modernizm kargısında asıl üstünlük ka­zandığı konu ise, kuşkusuz kent.’Topyekün tasarımlara, toplumsal mühen­disliğe karşı seçenekler geliştirme, geleneksel kenti yaşatma gibi çabalar, postmodernizm kapsamı içinde yeralıyorlar. Örneğin Rob Krier’in geliştir­diği tipolojik kent çözümlemesi, tarihsel kent dokusunu yaşatmayı amaçla­yan yaklaşımlardan biri. Barınma, çalışma, eğlenme gibi ‘işlevler’e göre ya­pılan hiyerarşik ayrıma karşı, "toplu yaşam" savunuluyor. Bir yandan, kent kültürünü yaşatmak için, "küçük kent", "insan ölçeği" gibi bildik çözümler

öneriliyor, öte yandan, geleneksel kent ile modern yaklaşımın bir kolaj bi­çiminde birarada olabileceğini savunan, uzlaştırmacı tavırlar da geliştiriliyor. C. Rowe ile F. Koetter’in "Kolaj Kent" kitabı, aydınlanmış bir çoğul-


 

culuk için, mevcut koşullardan yararlanmayı, "rafta kalmışlığı" kabul etme­yi savunuyor örneğin; nostalji ile kehaneti, geçmişi hatırlama ile gelecek beklentisini birleştirmek öngörülüyor. Özetle, postmodern mimari, mo­dern kentin yanılgılarından kurtulmayı, global oluşumlardan vazgeçmeyi amaçlayan, bir bakıma, kendi gölgesinden kurtulmak için, durmaksızın ko­şan bir mimari…

III Dil Oyunları

Lyotard’ın 1979’da yayımlanan "La condition postmoderne" kitabı, postmo­dernizm tartışması içinde adından en çok söz edilen kitapların başında ge­liyor. Kitap, Québec Üniversitesinin siparişi üzerine hazırlanmış, gelişmiş toplumlarda bilginin yeni konumunu inceleyen bir rapor aslında. Sosyoloji ve felsefe arasında gidip gelen, özet niteliğindeki karmaşık, oldukça cüret­kar bir dizi hipotezden oluşan, küçük oylumlu bir kitap bu. Kitabın getirdi­ği yargılar, hâlâ yeni yeni tartışmalar doğurması bakımından önemli

Lyotard kendine çıkış noktası olarak, Batı sosyolojisinde Bell, Touraine gibi yazarlarca enine boyuna işlenen bir tema olan "sanayi-sonra­sı toplumu"nu alıyor. Çoğu çağdaş sosyolog gibi, o da, sanayi toplumunun yerini bilişim toplumunun aldığı (emek/üretim pradigmasından enformas­yon pradigmasına geçildiği) görüşünü paylaşıyor. Lyotard’ın özellikle altını çizdiği değişiklik, sanayi-sonrası toplumlarda, dilin de artık teknolojinin bir nesnesi durumuna gelmesi Teknolojinin dili işgal edişi, ister istemez bilginin statüsünde de değişikliklere yol açıyor. Lyotard’ın da belirtiği gibi, günümüzün en gözde araştırma konularından biri, bilgiyi enformasyon par­çacıklarına çevirerek dili basitleştirme, saydamlaştırma çabaları. Giderek tek ölçüt haline gelen "performans" ya da "en yüksek verimlilik" ölçütü, di­le de uygulanmaya başlanıyor. Kapitalizmi sadece bir iktisadi sistem ola­rak değil, aynı zamanda bir istenç metafiziği" olarak ele alan Lyotard, ser­mayenin hep ‘sonsuz’, olanı elde etme isteğinin -ki bu, ‘evren’ ya da ‘ener­ji’ gibi adlar da alabiliyor- dile yönelmesi olarak nitelendiriyor bu yeni su­reci. Wittgenstein’in "çağımızın hastalığı dilde" saptamasını doğrularcasına, dile yoğun bir müdahale sözkonusu. Lyotard’ın "iletişim ideolojisi" dediği bu yeni yaklaşımın temel amacı, cümleleri kodlanan, deşifre edilen, gönde­rilen, gruplara ayrılan mesajlar haline getirmek; dolayısıyla da, çevrilebilir ya da karşılaştırılabilir olmayanı, dilsel saymamak. Bunun sonucunda, Witt­genstein’ın ‘sayılamaz’ dediği dil-oyunlarından önemli bir bölümü, ayrıca çok anlamlılık ya da boşluklar, devre-dışı (iletişim dışı) bırakılmış oluyor­lar. Geleneksel siyasal sınıfların yerini alan yeni karar vericiler -enformas­yon sahipleri-, bütün’ün belirlenebilmesi, öğelerin birbirleriyle karşılaştırı­labilir, birbirine çevrilebilir olmasını Öngörüyorlar. Sistem teorilerinden kaynaklanan, sağlamlık, istikrar ve saydamlık arayışı da, her alanda önplan­da. Örneğin sistem teorisyenlerinden sosyolog Luhmann’ın önerisi, yasala­rın normatifliğinin yerine "prosedürlerin performansını getirmek; böylece bir süre sonra, tümüyle aktörlerden arındırılmış bir işleyişe varılacağı ümit

ediliyor. Lyotard’a göre, bu yeni pragmatizmin en önemli sonucu, artık önermelerin doğruluğu ya da yanlışlığından önce, etkinliğine bakılıyor ol­ması… Bir zamanlar bilimin varoluş nedeni olan aklın, bizzat bilim tarafın­dan tehdit edilmesi sonucunu doğuruyor bu. Hakikat arayışının yerine tek­nik bir ölçüt olan "iyi bir girdi-çıktı dengesi" geçince, bilim ile tekniğin iliş­kisi de, bir anlamda tersine dönmüş oluyor; bilime teknoloji öncülük edi­yor artık. Bilgi bir enformasyon yığını olarak görüldüğü için de, bilgi edin­me etkinliği, genelde ‘tinsel bir eğitim’e ya da kişilere bağlı olmaktan çıkı­yor.

Oysa, Lyotard’ın belirttiği gibi, her şeyin, bütün dil oyunları­nın, enformasyona indirgenmesi mümkün değil; enformasyon da, dil oyun­larından sadece biri… Dilin bir "iletişim aracı" değil, birbirine benzemeyen bir takım adalar topluluğu olduğunu ve bir bütünlüğe (saydamlığa) sahip olmadığım söylüyor Lyotard. Çeşitli deyiş-düzeylerini birbirleriyle karşılaş­tırabileceğimiz bir üst-dil de yok. İletişim ideolojisinin ulaşmaya çalıştığı ise, bu farklılıkları düzleştirip tekilleştirmek, dile ‘verimlilik’ ilkesini uygu­lamak. Lyotard da, buna karşı, söylem türleri arasındaki ayrılığı sonuna dek savunan, çatışmalara karşı duyarlılığı ve tanıklığı geliştirmeye yönelik bir tavır öneriyor.

Diğer bir büyük değişiklik de, modern bilimin başvurduğu ken­dini meşrulaştırma yollarının -temel olarak, iki meşruluk anlatısının oldu­ğunu söylüyor Lyotard-, inandırıcılıklarını yitirmeleri.

Bu meşruluk anlatılarından ilki, siyasal, devlete dayalı bir meş­ruluk anlatısı. Kısaca "eşitlik üst-anlatısı" olarak da anılan, doğrudan Ay­dınlanma söyleminin ürünü bir anlatı bu. Bilimsel etkinliği meşrulaştırmak için, bilimin insanlık ya da halk adına yapıldığını, insanlar arasında eşitliği sağlayacağını öne süren, pek yabancısı olmadığımız bir anlatı…

İkinci meşruluk anlatısı ise, daha felsefi.’ Halk, insanlık vs. yeri­ne "spekülatif tin"i bilginin öznesi sayan bir anlatı. Daha çok Almanya kö­kenli bu anlatıya göre, bilimsel etkinliğin, üniversitenin temelinde, "bilim olarak bilim"i arama çabası, "evrensel bir tin tarihi" yatmakta…

Bu modern üst-anlatılara karşı, Nietzsche ya da Wittgenstein gibi düşünürlerde bulduğumuz ve giderek daha çok kişinin paylaştığı kuş­kuculuktan ayrı olarak, bu meşruluk dayanaklarının pratikte inandırıcılıkla­rını, etkilerini yitirmeleri söz konusu. Bilimin kendi başına pek de eşitliği sağlayamadığı görülüyor her şeyden önce. Eğitim alanında da, aydınlan­mış, vatandaşlık bilincine sahip insanlar yetiştirmek, savaşları önlemek gi­bi ‘soylu amaçlar’ giderek gözden düşüyorlar. İdeallerin yerini, iyi bir mes­lek ya da beceri edinme özlemi alıyor. Bir yandan da, modern meşruluk anlatılarının kopmaz bir parçası olan ansiklopedilerin her şeyi yerli yerine oturtan bütüncül anlatılarında da, küçümsenmeyecek gedikler açılıyor. Üniversitelerde, ‘feodal’ disiplin ayrrımları yavaş-yavaş ortadan kalkıyorlar. Daha genelde, örneğin cahillikten suçluluk duyan ya da utananlar, pek çık­mıyor artık. İlk bakışta ‘Amerikanlaşma’ olarak da adlandırılabilecek bu değişme, Lyotard’a göre, modernliğin ‘evrensel uygarlık tasarımının buna­lıma girmesi, Voltaire ya da Sartre’da bulabileceğimiz ‘eşitlik ufku’nun kaybolması anlamına geliyor.

İnsanlık, ulus, halk, prolaterya vs. gibi tinsel bir değeri vücuda getiren bir özne ile kendini özdeşleştirerek ya da böyle bir varlıktan yola çıkarak düşünen ve hareket eden "aydının ölümü de, bu bunalımın bir parçası. Artık ‘intellect’, kişisel aydınları gereksiz, hattâ imkansız kılacak ‘yeni sorumluluklar’ katında. Evrensellik, tümellik, bütünsellik fikri kadar, özne ideolojisi de büyük bir darbe yiyor böylece. (E. Morin’e göre ise, ay­dının değil, ama -bir daha geri gelmemek üzere- aydının iktidarının sonu bu.) Adorno’nun "Hegelci anlamda deneyim (tin’in tarih içinde kendini gerçekleştirmesi), Auschwitz ile bitti" deyişi gibi, artık modernlik projesi­nin de, Nazizm ve Stalinizm ile tasviye edildiği ve yıkıntılar üzerine pek bir şey inşa edilemeyeceği, yaygın olarak paylaşılan bir görüş. Özellikle Auschwitz’de (kraldan sonra) bir halk’ın öldürülmesini Lyotard, 1792’de beri modern tarihin meşruluk kaynağı olarak sunulan halk idesinin sonu olarak görüyor. Ama bu saptama -çağımızın, Aydınlanma evrenselliği ile göbek bağının kesilmesi-, (Neo-ekspresyonistlerin uzlaşmacı, dengeleyiciliğe kapalı tavrında görüldüğü gibi),eskiden yabancılaşma ifadesi sayılan şeyleri olumlamaya da yol açabiliyor. Lyotard ise olumlamadan ve tekrar­dan uzak, farklı bir postmodernizm olabileceği görüşünde.

Lyotard’ın postmodernizminin temelini oluşturan "dil oyunları perspektifi" üst-anlatıların, bütün anlatıları içerecek bir üst-dil yaratma ça­basının, anlatı tekellerinin, kısacası modernlik projesinin yıkılmasıyla, dil oyunlarının tekilliğinin tanınması ve mikrolojilerin çoğalması için bir fırsat doğduğunu savunuyor. Lyotard için postmodern, ne modernliğin melanko­lisi, ne de postmodern binalarda görülen o sinik eklektizm. Postmodern, bütünlük baskısından; bir üst-söylemin otoritesi altında senteze varma bas­kısından kurtularak, daha da ileri gitme, sürgüne gitme isteği… Bu durum­da, -bilgide ilerleme de, dil oyunlarında yeni hamleler ya da yepyeni dil oyunları bulma yoluyla mümkün, Eşitlikçi anlatının ve sistem teorisyenlerinin, konsens’e varma çabalarını, sağlam, istikrarlı düzen arayışlarını redde­den bir tavır bu. Ne de olsa konsens, oyuna katılanların tümünün, kurallar üzerinde mutabık oldukları ve girecekleri diyalog sonunda bir uzlaşmaya varacakları varsayımı ya da saflığı üzerine kurulu. Her tartışmanın sonucu­nun ille de uzlaşma olmadığını ileri süren Lyotard ise, konsens’e bağlı ol­mayan bir adalet fikri ve pratiğinin gerçekleştirilebileceğini söylüyor. Ada­leti de bir denemecilik olarak gören Lyotard, ayrılıkları ortadan kaldıra­cak, ihtilafa düşmüş iki tarafın da haklarını aynı oranda gözetebilecek, ev­rensel bir yargı kuralı, bir kurallar bütünü olmadığı görüşünde. Aristo gi­bi, yargıcın elinde yol gösterici formüller değil, bir sanat uygulayıcısı oldu­ğunu ileri süren Lyotard’a göre, bir kurama göre değil, olsa olsa hamlele­rin muhtemel sonuçlarına göre yargıda bulunmak mümkün.

Lyotard’ın, dogmatizme ve liberalizm bahanesi arkasında gizle­nen pozitivist pragmatizme (performansın baskısına) karşı önerdiği, para­doks ve paralojik bir mantık. Paganlık olarak nitelendirdiği, hiçbir anlatı­ya diğerlerini de içerme, tercüme etme ayrıcalığı vermeyen, deneyci bir kendi kendine gönderme konumu bu. T. Eagleton’un belirttiği gibi, aslın­da Lyotard’ın savunduğu şey, bir bakıma yine (kötü pragmatizme karşı) bir tür iyi pragmatizm; paradokslardan, çatışmalardan çekinmeyen, bir pa­gan pragmatizmi…

Lyotard’a göre, aydınların artık yapabilecekleri tek şey, (hakika­ti söylemde, dünyayı kurtarmak vs. yerine) yeni hamleler bulmak; yeni, kü­çük öyküler anlatma ve dinleme gücü edinmek; genelde de, bilimsel bilgi­nin, anlatıya dayalı bilgi karşısındaki ayrıcalıklı, üstün konumunun sona er­diğini kabul etmek. Hattâ kuramın da, eninde sonunda bir edebiyat türü olduğu sonucuna dek varabiliyor, bu. Anlatıya dayalı bilginin öne çıkarıl­ması ile, kapitalizmin ilk anlatıcı, özgünlük, kendini yaratma kültü ve ‘anla­tan’ konumunun (birinci şahsın) mutlak egemenliği ortadan kalkarak, bi­lim ve sanat alanındaki denemeler arasında daha çok kesişimler yaratılabi­liyor. Gödel, Joyce, Duchamp, G. Stein, Lyotard’ın postmodernizminin, bağnaz kuramları sorgulayan, ‘denemeci’ ağır toplan… Bir bakıma, Lyo­tard’ın savunduğu postmodern estetik, özdeşlik ve bütünlüğü terketme pe­şindeki 20’li yılların modernizmine oldukça yakın. Modernliğin önde gelen savunucusu Habermas’ın "estetik düzlem, gündelik yaşamdan koparılma­malı" talebinde ifadesini bulan, sanat ile toplumu birleştirme düşü ise, mo­dernist geleneğin seçkinciliğine bir tepki olarak pop-art’a yönelen popüler p05tmodern estetiğe hiç yabana değil.

 

IV – Ve Robespierre

Yerden yere vurulan modernlik projesini, genelde Aydınlanma’nın mirası­nı, bir Robespierre katılığı ve kararlılığıyla savunan Habermas, postmoder­nizm tartışmasında, terazinin öteki yanını dengelemeye çalışıyor. Heideg­ger, Foucault, Lyotard, Derrida vb. düşünürleri kapsayan, "radikal akıl eleştiricileri" ya da "modernliğe elveda deyiciler" olarak adlandırdığı toplu­luğa karşı, akıl kavramını yeniden inşa etmeyi amaçlayan Habermas, total modellere karşı özdeş olmayanı, marjinali, istisnayı vs. savunan bu düşü­nürlerin eleştirilerini, üzerinde durdukları zemini de yıkacak kertede ileri götürdüklerini, "banyo suyu ile birlikte bebeği de" attıklarını söylüyor. Bu düşünürlerin hepsi de, burjuva öznesinin bir yanılsama olan özerkliğini, araçsal aklın baskıcı işleyişini, kavram-merkezciliği -gerçekliğin kavramlara sığacağı inancını- eleştiriyorlar. Arzu, içgüdü, oluş vs. adına tözel bir akılcı­lığa karşı çıkmak, Habermas’a göre, ister istemez muhafazakarlıkla sonuç­lanıyor. Oysa, bütün akıla ölçütlerin yanaştığını, geçersizleştiğini göster­mek için bile, en azından akla dayalı bir ölçüt bulmak gerek.

Postmodernlerin argümentasyona rağbet etmemeleri, esoteriz­me kaymaları, mantığın ve sözün hiyerarşik üstünlüğünü yıkarak, retoriği ve yazıyı öne çıkarmaları, Habermas’ın eleştirisini yoğunlaştırdığı konular. Sanat, felsefe ve bilim arasındaki o çok Önemli ayrımları hiçe sayan yakla­şımları da, Habermas’ı ayrıştırılmış kategorilerin yararını vurgulamaya iti­yor. Mantıki tutarlılık yerine, retorik başarı ölçütüne göre değerlendirme dönemi diye, yakınarak söz ediyor postmodernizmden Habermas.

Araçsal aklın eleştirisi, kendi geçerliliğinin de dayanağı olan ak­la karşı yöneldiği zaman, amaç-rasyonelliğin diktasına benzer bir biçimde, kendisinin de total olma tehlikesi var. Bu bakımdan Habermas’a göre, ör­neğin Adorno’nun Aydınlanma’nın radikal biçimde kendini aydınlatması (kendine neşter vurması) talebi, sonuçta "ad hoc belirlenen kesintisiz bir olumsuzlama"ya varıyor. Adorno, kayıp bir özdeşlik-öncesi akla (dolayım­sız doğaya) geri dönme arzusunda olmasa da, Habermas, Adorno’nun -de­mokratik iradelerin oluşumu, teknik ilerleme gibi- modernliğin her şeye karşın değerli ve olumlu yönlerini yeterince görmediği görüşünde. Kav­ram-merkezcilikten ‘daha az akıl’ ile değil, ancak ‘daha çok akıl’ ile (daha çok kavramla) kurtulunabileceğini savunan Habermas, toplumsal rasyonel­

One response to this post.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: