Sanayi Sonrası Toplumdan Post-modern Topluma


clip_image002

Sanayi Sonrası Toplumdan Post-modern Topluma 

Çağdaş Dünyanın Yeni Kuramları

Krishan Kumar

Türkçesi: Mehmet Küçük

Bu kitapta tartıştığımız kuramlar çokluk batı toplumları üzerinde odaklanmıştır. Ama batı, daha önce hiç olmadıdığı ölçüde, dünyanın geri kalanının bir parçası olmuştur. Bu dünyanın hatırı sayılır bir kısmını, ister iyi diyelim ister kötü, batı denetlemektedir. İncelediğimiz sanayi sonrası toplum kuramlarının bu durumun tamamen farkında oldukları söylenebilir. İster iletişim ve enformasyonun tüm dünyayı pençesine almasını, ister kapitalist ekonominin post-fordist yeniden örgütlenmesini ya da isterse modernliğin belli başlı varsayımlarının bazılarının gözden kaybolmasını betimlesinler, bu kuramlar hem dikkat çekilen gelişmelerin küresel yapısını hem de bu gelişmelerin yönü ve yayılımı konusunda batının oynadığı temel rolü vurgulamıştır. Bunu yapmaları ölçüsünde de bugün dünyadaki en önemli değişimlerin bazılarını ele almamıza elverişli bir ayna sunmaktadırlar.

ölçüde bu literatüre yapılan göndermeler yoluyla yürütülmektedir. Tartışılan kitap ya da şiirin eleştirel yorumların ortasında kaybolup gittiği edebiyat eleştirisinde durum uzun süredir böyle. Bu pratik şimdi toplum kuramına da sıçradı gibi. Elinizdeki kitap da bu süreci devam ettiriyor, elbet Bunu mazur gösterecek olan da, yalnızca ele aldığı kuramlara açıklık kazandırmak yoluyla olsa bile, elinizdeki kitabın bu tartışmalara şöyle ya da böyle yaptığı katkı olsa gerek. Ama bu kitabın aynı zamanda, bütün dünyanın metinden ibaret olduğunu belirten post-modern inancı bazı açılardan onayladığı duygusuna kapılmaktan kendimi alamıyorum.

Birçok insan maddi ve işe yarar tavsiyelerde bulunurken çok cömert davrandı: Pat Ainley, Ash Amin, Phil Brown, Tim Clark, Rosemary Crompton, John Jervis, Kevin Robins, Dick Walker, Frank Webster. Derinden müteşekkir olduğum bu insanlar burada söylenilen hiçbir şeyden sorumlu değildir. Acton Derneği’nin 1980’li yıllarda "Üçüncü İtalya" üzerine hazırladığı araştırma projesinden de çok yararlandım; Edward Goodman ve Julia Bamford bu projede öncülük ediyorlardı. Blackwell Yayınları’nda Simon Prosser her zaman editörlerin en sevimlisi oldu ve desteğini esirgemedi. Dilerim kitabın gecikmesinin nedensiz olmadığı kanısındadır. Bu kitabın büyük kısmını yazma fırsatı bulduğum dönemlik araştırma izni için Kent Üniversitesine teşekkür ederim. Toplum kuramı alanında çalışan bizler açısından bu türden desteklerin özel bir önemi var; araştırma izni konusunda cömert bir politika izlemeyi sürdüren Kent Üniversitesi gibi kurumlar, minnettarlığımızı hak etmektedir.

Krishan Kumar / Canterbury, Kent

Giriş: Sanayi Sonrası Kuramının Yeniden Canlanması

Söylentiler gibi yaftalar da kendi başlarına bir hayat sürdürebilir. Düşün­sel söylemin yaftaları buna bir istisna oluşturmaz. Düşünsel söylemin yaftaları bir kez yeterince oturtulduktan sonra, gerçekliği, en azından bilginlerin gerçekliğini yönetebilir. Konferanslara, kitaplara, televizyon programlarına esin kaynağı olabilir. Bilhassa akademik girişimciliğin ve bilginlerin çokuluslu girişimciliklerinin hız kazandığı bugünlerde yafta­lar, kendi kendisini besleyen bütün bir eleştirel soruşturma havasını yaratabilir. "Yalnız kalabalık", "bolluk toplumu", "teknolojik toplum", "gizli telkin ediciler", "iktidar seçkinleri": Bunların hepsi, geride bıraktı­ğımız otuz yıl içerisinde bu türden pek çok faaliyet yaratan yaftaların en bilinen örnekleridir.

Ama bu noktaya dikkati çekmek, düşünsel faaliyetin tamamının basit­çe kendi isteklerine düşkün olduğu anlamına gelmez. Bu yaftalardan hare­ketle sık sık sahici hipotezler oluşturulabilir; yaftalar, anlaşmazlık içinde olsalar bile ve hatta bilhassa anlaşmazlık içinde oldukları zaman, aydınla­tıcı olan düşünümler doğurabilir. Ama kendini önemseyen bir reklam öğesi, bu yaftaların söze dökülmelerini kaçınılmaz olarak kuşatır. Bu yafta­ların değerini tartarken kendimizi böyle bir tehlikeye karşı korumamız gerekir.sosyoloji

Belli başlı birkaç sosyolog, 1960’lı yıllarda ve 1970’li yılların başların­da, günümüz toplumuna ilişkin olarak sanayi sonrası toplum kuramı yaftasını yakıştırdıkları bir görüş geliştirdi. Bu görüşün en tanınmış yandaşı, The Coming of Post-Industrial Society (1973) (Sanayi Sonrası Toplumunun Yaklaşması) başlıklı kitabında ifade edildiği gibi, Harvard’da sosyoloji hocası olan Daniel Bell’di. Bell, uluslararası konferanslarda ve The Public Interest gibi yarı-popüler dergilerde kendi görüşlerini etkili ve yetkin bir tarzda yaymaya çalıştı. Ama sanayi sonrası toplum kuramı, Peter Drucker’in The Age of Discontinuity (1969) (Süreksizlik Çağı) ve Alvin Toffler’ın Future Shock (1970) (Gelecek Şoku) gibi kitaplarında olduğu gibi, bazı canlı popülerleştirmeler aracılığıyla daha da yaygınlık kazandı. Bunun gibi çalışmalarda batının eğitim görmüş kamuoyundan kendilerini, yeni bir topluma, sanayi toplumunun daha önceki tarım toplumundan olduğu denli farklı bir yeni topluma, rahatsızlık yaratması muhtemel bir geçişe hazırlamaları istendi.

Sanayi sonrası toplum fikri yeğin bir tartışmaya konu oldu. Hem bu fikrin doğurduğu kışkırtıcı sorulara hem de eksikliklerine yaygın bir şekilde işaret edildi (örneğin bkz. Gershuny, 1978; Kumar, 1978). Kısmen bunun bir sonucu olarak, kısmen de(l973 petrol şokunun ardından batı dünyasında değişikliğe uğrayan duyumsal iklimin sonucu olarak, "sanayi sonrasının gününün geldiği yönünde güçlü bir izlenim uyandı. 1970’li yılların sonlarında "yapılan tartışmaların hepsi "büyümenin sınırları" ve sanayiciliğin dinamik potansiyelinin sınırlandırılması hakkındaki -sö­mürülmesi değil- tartışmalardı. Bunlar, sanayi toplumlarının artan büyü­meden yararlanma yeteneğini kaybetmesi yüzünden gelir dağılımı çatış­malarının yeniden canlanması üzerine yapılan tartışmalardı (örneğin bkz. Hirsch, 1979). Bir kriz yaşandığını belirten ruh hali, 1960’lı yılların iyimserliğinin yerini aldı. Sağ-kanat partiler "Viktoryen" değerlere, ken­dine yeterlik ve laissez-faire uygulamalarına geri dönülmesini isteyerek bu ruh halinden yararlandılar. Sağ-kanat partiler, 1945 sonrasında kararlaş­tırılan ortamın en bariz özellikleri olan (merkezi planlamadan)ve(devlet müdahalesinden) vazgeçilmesi çağrısında bulundular. Bu vazgeçme çağrısı, Sanayi sonrası toplum fikrinin anahtar öncülü konumundadır.

Şu halde, sanayi toplumlarını bekleyen gelecek ne olursa olsun, bu toplumlar hâlâ geçen yüz yıl boyunca kendilerini huzursuz etmiş olan aynı zorluklar ve ikilemlerle uğraşıyor gibi görünmekteydiler.1 Sanayiciliğin tarihinde artık istisnai bir öykü, mutlu tesadüf gibi görünen şey, savaş-sonrası kesintisiz büyüme dönemiydi. Bu öykünün sona ermesi sanayici­liğin klasik çatışmalarından ve tartışmalarından bazılarını yeniden gün­deme getirmişti (örneğin bkz. Stretton, 1976). Geçmiş kendisini yeniden ortaya koymuştu. "Sanayiden arınma" (deindustrialization) ve ekonomik çoküşün baş edilmeyi bekleyen sorunlar haline geldiği bir dönemde, sanayi sonrası toplum vizyonları, sorumsuzluk değilse bile, hayalperestlik gibi görünmekten kurtulamazdı.

Malcolm Bradbury, 1970’li yılları "asla yaşanmamış on yıl" olarak adlandırmıştı. Ama 1980’li yıllar 1970’li yıllardan doğdu (tıpkı 1960’lı yılların 1950’li yıllardan doğmuş olması gibi). Şimdi artık bu on yıl boyunca sanayi sonrası toplum kuramının çeşitli yeni biçimlerinin üretilmekte olduğunu görebiliyoruz. Söz konusu kuramın bu biçimleri, bütün olarak alındığında, 1960’lı yıllarda üretilen çeşitlerin iyimserliğinden yoksun­dur. Bu yeni biçimler, Alvin Toffler’ın büyük bir hevesle öngördüğü "süper-sanayi" toplumu beklentisi içinde değil. Sağ-kanat düşüncenin olduğu kadar sol-kanat düşüncenin de ürünü olarak sanayi sonrası toplum kura­mının bu biçimleri, önümüzde bizi bekleyen büyük gerilimler ve çatışma­lar öngörmektedir. Ama bunlar sanayi toplumlarının bir sınır çizgisini geçtiği konusunda, en az daha önceki sanayi sonrası toplum kuramcıları denli ısrarlıdır. Buna göre, klasik sanayicilik, yani Marx, Weber ve Durkheim tarafından çözümlenen yani batılıların büyük çoğunluğunun geçtiğimiz yüz yıl boyunca içinde, yaşadıkları türden toplum, bundan böyle yoktur.

Daha önceki sanayi sonrası toplum kuramıyla yenileri arasındaki en büyük süreklilik, günümüz toplumunu "enformasyon toplumu" olarak nitelendiren görüşte ortaya çıkmaktadır. Daniel Bell, bu noktada yine, bu görüşün en sivri yandaşıdır. Bell’in sanayi sonrası toplum fikri, gelecek­teki toplumun en önemli görünümü -değerin kaynağı, büyümenin kayna­ğı- olarak "kuramsal bilgi"yi öne çıkarır. Bell, daha sonraki yazılarında "kuramsal bilgi"yi daha kesin bir şekilde yeni enformasyon teknolojisinin gelişimiyle ve bu teknolojinin toplumun her sektörüne uygulanma potan­siyeliyle özdeşleştirmeye başladı. Şimdi yeni toplum, enformasyonu edin­me, ,işlemden geçirme ve dağıtma konusundaki yeni metotlarıyla tanım­lanmakta ve adlandırılmaktadır. Bell şimdi, bunun modern toplumun devrimci bir dönüşümüne varacağından, daha önceki çözümlemelerinde olduğu denli emindir.

Enformasyon toplumu kavramı, batı düşüncesinin liberal, ilerlemeci geleneğiyle gayet uyumludur. Aydınlanma’nın rasyonellik ve ilerlemeye duyduğu inancı muhafaza etmektedir. Bu kavramın mevcut yandaşları genelde ideolojik tayfın ortasında yer alır. Bilginin ve onun büyümesinin daha fazla verimlilik ve daha fazla özgürlükle bir tutulması ölçüsünde bu görüş, toplumun barındırdığı düzenlemelerde kökten değişiklikler olduğu yönündeki açıklamalarına rağmen, Saint-Simon, Comte ve pozitivistlerin başlattıkları düşünce çizgisini sürdürür.

Daha beklenmedik bir görüş de ideolojik tayfın sol yakasından yükse­len yeni toplum görüşüdür. Marksistler orijinal sanayi sonrası toplum fikrinin en gayretli suçlayıcıları arasında yer almışlar, bu fikrin geç burjuva ideolojisinin en açık haliyle ortaya konuluşu olduğunu savunmuşlardı (örneğin bkz. Ross, 1974). Oysa şimdi bunların bazıları, kendilerine Özgü bir sanayi sonrası toplum çeşitlemesiyle ortaya çıkmış bulunuyor. Çoğun­lukla bir tür Marksist olmalarından ötürü, bu yazarlar genelde hâlâ deği­şimin motoru olarak bir kapitalist gelişim kavramını savunmaktadır. Ama kapitalizmin eski ve yeni biçimleri arasındaki farklılıklar onlara o denli çarpıcı görünüyor ki içinde bulunduğumuz dönemden "yeni zaman­lar" ya da "ikinci sanayi ayrımı" çağı olarak söz etme zorunluluğunu hisset­mektedirler; Bu yazarların birçoğu açısından, kapitalizmin üstün kuram­cısı olarak Marx’ın fikirleri hâlâ anlamlıdır. Ama yirminci yüzyılın ikinci yarısında toplumda ortaya çıkan değişimlerin o denli güçlü olduğu ve daha önceki kapitalist örüntüler ve pratiklerle o denli keskin bir kopuş oluşturduğu düşünülmektedir ki bu yazarlar açısından, hâlâ bir işe yara­ması isteniyorsa Marksist kuramda keskin düzenlenimler yapılmasına ihtiyaç olacağı açıkça ortadadır.

Sanayi sonrası toplum kuramının üçüncü çizgisinin daha az aşina oldu­ğumuz bir kökeni var. Bu kaynak "post-modern" toplum kuramıdır. Post-modernizm son yıllardaki kuramların en kapsamlısıdır. Şefkatli kollarında tüm değişim biçimlerini, kültürel, politik ve ekonomik değişimleri barın­dırır. Bunların hiçbiri post-modernlik doğrultusundaki hareketin imti­yazlı bir "taşıyıcısı" olarak görülmez. Başkalarının upost-fordizm"in ya da "enformasyon toplumu"nun kanıtı olarak gördüğü şeyleri, post-modernizm, yürürlükteki gelişimler konusundaki kendi muhteris kavramsallaşnrma­larının bileşenleri olarak hiç zorlanmadan özetler. İdeolojik içeriğinde çağdaş dünyamn temel boyutu olarak saptadığı eklektisizm denli eklektik -ve kaygan- olan post-modernizm, çağdaş kuramlar arasında, kendisine ilişkin bir değerlendirme yapılması en zor kuramdır. Bu kuramın terimleri, insanı, bunaltıcı bir özgönaergeseliik (self-referentiality) çemberine itebi­lir. Ne var ki, ideolojik, tayfın tüm bölümlerindeki kuramcılar nezdinde sahip olduğu bariz cazibe, dikkatlerin bu kuram üzerinde yoğunlaşmasını haklı kılmaktadır.sosyoloji

Üstelik, kuramın daha kapsamlı iddiaları ikna edici olsun veya olmasın, post-modemizmin batı dünyasının eğitimli nüfusunun çoğunluğu arasında tam bir uyum yarattığı açıktır. Demem o ki, post-modernizm bu nüfusun içinde bulunduğu duruma -ya da en azından bu duruma ilişkin öznel tecrübelerine-hitap ediyor görünmektedir.2 Geçmişte sosyologların, bu tip duyguların toplumun daha belirleyici yapılarıyla karşılaştırıldığında genellikle önemsiz olduklarını düşünmüş olmaları, şimdi bu türden duygulanım sorunlarına eğilmemiz için fazladan bir gerekçe oluşturmaktadır. Birçok insan bir post-modernlik durumunda yaşadığına inanıyor ya da ikna edilebiliyorsa, bu durumda post-modernlik bir mitten ibaret olabilir mi?

Bu soru, bir giriş yapma adına son birkaç noktaya değinilmesini gerek­tiriyor. Kitabın büyük kısmı buraya kadar zikredilen üç kuramın açıklan­masına ve değerlendirilmesine ayrılmıştır. Bunun bizzat başlangıçta sözü­nü ettiğim kendi kendini pekiştirici söyleme bir katkıda bulunulduğunu düşündürtebileceğinin farkındayım. Gelgelelim, böyle bir soruşturmayı yürütmenin gerçek değerini gösterebileceğimi -yani son yıllarda ortaya atılan kuramların içinde yaşadığımız dönem hakkında ve kendimiz hak­kında ne kadar açıklayıcı olabildiklerini gösterebileceğimi— umuyorum. Bunu, kendilerine ait içgörüler yoluyla olduğu kadar kışkırttıkları eleştirel muhalefet yoluyla da yaptıkları doğrudur. Ama bu içgörüler, kışkırttıkları eleştirel muhalefet denli önem taşıyor. Sanayi sonrası toplum kuramı üzerine yazılmış olan literatürün büyük kısmı aşırı derecede olumsuzdur -eleştirileri açısından ille de yanlış değil, ama söz konusu literatür bu türden düşünmenin bir değer taşıyabileceğini kabul etmeye yanaşmaz ve bu kuramın kısmen bir yanıt oluşturduğu günümüzün geniş halk kesim­lerinin gerçek algılayışları karşısında kördür. Bilhassa Marksist eleştir­menler, düşünsel soruşturmanın diyalektiği ve bunun bilgi alanında ba­rındırdığı iyi bilinen potansiyel kazanımlar karşısında tuhaf ve huysuz bir duyarsızlık içerisinde gibidirler.

Başka bir mesele daha var. Yeni kuramların yeterliliği hakkındaki yargılarımız ne olursa olsun, aynı zamanda bu tip kuramların çeşitli biçim­ler içerisinde son yirmi beş yıl boyunca niçin tekrar tekrar boy gösterdikle­rini sormak da önemli gibi görünüyor. Yeni bir çağın ya dâ yeni bir gelişim evresinin olgunlaşmakta olduğu konusunda en azından batı dünyasında niçin böyle yaygın bir duygu var?3 "Tarihin sonu"ndan söz edilmesi bile harfiyen alındığında (ve nükleer soykırım kastedilmediğinde) açıkça saçma olmakla birlikte- niçin çağdaş dünya üzerine kafa yoran birçok yorumcu arasında anlamlı bir yankı buldu?4 Bu noktada sahici bir şeyler, inatçı bir şekilde yalnızca "bir sona erme duygusu"nu değil, aynı zamanda yeni başlangıçlar duygusunu uyandıran günümüzün modern toplumları­nın yaşantısında bulunan bir şeyler iş başında gibi görünmektedir.İkinci bin yılın bitimini bildiren 2000’in bu türden daha pek çok görüşü canlan­dıracağına kuşku yok. Bundan sonraki dalga üzerimize varmadan önce ve kıyamet tellallığına teslim olmaksızın, sanayi sonrası toplum kuramının sürüp giden dirilmelerinin berisinde yatan olası nedenlerin bazılarım incelemek anlamlı olacak gibi görünüyor.

Notlar

1) Karş. Paul Blumberg: "Sanayi sonrası toplum kuramcılarını dehşete düşürmek pahasına, tarih saatinin yelkovanı tersine dönüyor gibi görünmektedir" (1980:217).

2) İnsanların, post-modernist düşünce onlara açıklandığında az çok heyecanlı bir aydınlanma (ya da büyünün bozulması) duygusuyla post-modemizmin tamamının onları ilgilendirdiğini düşünmeleriyle ne kadar sık karşılaşıldığı kayda değerdir.

3) Bunun gibi "yeni toplum (evresi)" kuramlarının modern toplumların hep yeniden ortaya çıkan bir görünümü olduğu doğrudur. Birinci dalga 1890’lı ve 19001ü yıllarda ortaya çıktı ve büyük ölçüde emperyalizmle ve oligopollerin yükseltiyle -ama aynı zamanda kültürel "modernizm" hareketiyle- bağdaştırıldı. 19301u yıllarda temelde "örgütlü kapitalizmle, ama aynı zamanda "kitle toplumu"yla, "aylak toplumla vb. bağdaştırılan ikinci bir dalga ortaya çıktı.sosyoloji

1970’li ve 1980’li yıllara ait olan üçüncü dalga, günümüzü ve geleceği kavramak açısından öbür iki dalgadan daha ayrıcalıklı değil. Ama bu üçüncü dalga, mevcut işleyişi tarihte daha önceki herhangi bir dönemde olduğundan daha büyük kargaşalıklar ve daha yaygın huzursuzluklar yaratan bir nesnel sistem -küresel kapitalist ekonomi-içerisinde ortaya çıkmaktadır. Hiç değilse bu nokta, günümüzdeki kuramsal ürünlere özel bir önem ve başlangıç olarak belli bir akla yatkınlık kazandırmaktadır.

4) Bunun en bilinen anlatımı Fukuyama (1992) tarafından dile getirilmiştir. Fukuyama, "tarihin sonu" ifadesiyle dünyadaki ideolojik rekabetin sona ermesini – Fukuyama’ya göre, 1989 ve 1991 yılları arasında Doğu Avrupa’daki komünizmin çöküşüyle simgelenen bir olgu- kastettiğini çok net anlatmaktadır. Ama tarihin sona erdiğini bildiren daha metafizik duyuruların yapılması da söz konusu oldu. Bu konudaki bir tartışma için bkz.
Kumar (1993). Doğu Avrupa’da ortaya çıkan olayların "sona erme duygusu"na ilave bir itki kazandırdığına -bir yeni başlangıç duygusuna değilse bile- kuşku yok. Bu noktanın ayrıntıları için bkz. 6. bölüm.

2 Enformasyon Toplumu

Teknoloji sayesinde bilgisayar, mezhepvari bir evrensel anlama ve birlik durumuna ulaşılacağını vaat eder… Halihazırda hayatlarımızı baştan başa enformasyonun tinsel biçimine tercüme edişimiz yerkürenin ve insanlık ailesinin tamamını tek bir bilinç haline getiriyor gibi görünmektedir.

Marshall McLuhan (1967:90)

Bilgisayardan… "düşünülemez olanı düşünmesini ve daha önce düşünülmemiş olanı düşünmesini isteyebiliriz. Bilgisayar bugüne kadar harfiyen düşünülemez ve tahayyül edilemez olan yeni kuramlar, düşünceler, ideolojiler, sanatsal içgörüler, teknik ilerlemeler, ekonomik ve politik yenilikler taşlanıra mümkün kılar. Bilgisayar böylece tarihsel değişimi hzlandırır ve Üçüncü Dalga, toplumsal çeşitlilik doğrultusundaki itkiyi ateşler.sosyoloji

Alvin Toffler (1981:177)

Enformasyon terimiyle ne demek istediklerine ya da enformasyonu niçin bu kadar çok istemeleri gerektiğine ilişkin net bir düşünceye sahip olmayan insanlar, her şeye rağmen, etrafımızdaki her bilgisayarı inanç Çağındaki Gerçek Haçın kalıntılarına, yani kurtuluş simgelerine dönüştüren bir Enformasyon Çağında yaşadığımıza, inanmaya hazırdırlar.

Theodore Roszak (1988:10)

ENFORMASYONUN DOĞUŞU VE BİLGİSAYAR

 

Bir kavram olarak enformasyon, zafer bulutlarını peşinden sürükleyerek dünyaya gelir. Enformasyon kavramının en bilinen popülerleştiricisi Norbert Wiener’in söylediği gibi, enformasyon, evrenin fiilen duraklamasına neden olacak entropik dürtüye karşı hayatın gerçekleştirdiği karşı saldırıların esas parçasından başka bir şey değildir. "Denetleme ve iletişim kurma esnasında" -enformasyonun çekirdeği- "bizler daima doğanın örgütlü olanı bozma ve anlamlı olanı yıkıma uğratma eğilimine karşı, entropinin artma eğilimine karşı savaşmaktayız". Enformasyon, hayatta kalmamızın bir gerekliliğidir. Enformasyon, kendimiz ve çevremiz arasındaki zorunlu değiş-tokuşlara izin verir. "Etkin bir şekilde yaşamak, yeterli enformasyonla yaşamaktır. Nitekim, iletişim ve denetim, insanın toplumdaki hayatına ait olsalar bile, insanın manevi hayatının özüne aittirler"(Wiener, 1968; 19).

"Sibernetiksin, "mesajlar kuramı"nın mucidi olan Wiener, 1940’lı yılların sonunda ve 1950’li yılların başında yazıyordu bu satırları. Buradaki zamanlama önemli. Enformasyon kavramı konusundaki büyük iddialar, bu yıllarda denetim ve iletişim teknolojisinde -"enformasyon teknolojisi"nde ya da denildiği gibi IT’de- sağlanan belli birtakım devrimci gelişimlerden doğup serpildi. Enformasyonun yalnızca bir kavram olarak değil, bir ideoloji olarak doğuşu, bilgisayarın gelişimiyle kopmaz bir biçimde bağlantıdır. Bu gelişim, savaş yıllarının ve savaş sonrasının hemen peşinden gelen dönemin bir başarısıydı.

Büyümenin hem zamanlaması hem de temposu, bilgisayarın, temelde ABD’nin yorumladığı şekliyle batı dünyasında evrimleşmekte olan askeri gerekliliklerle yakın ilişkisini gösterir. Bilgisayarın minyatürleştirilmiş elektrik devreleri gibi anahtar bileşenleri, Amerikalılar tarafından İkinci Dünya Savaşı yıllarında özgül askeri kullanımlar amaçlanarak geliştirildi -yakınlık bu örnekte bombaların fitillerini ateşler. Elektronik dijital bilgisayar öncelikle balistik hesaplamalar ve atomik patlama analizleri için yaratıldı. Bu gelişmelerin birçoğunun cereyan ettiği AT & T’nin Bell Laboratuvarları gibi sivil araştırma merkezleri, savaş döneminin Amerikan hükümeti tarafından büyük ölçüde finanse edildi ve Vannevar Bush Bilimsel Araştırma ve Geliştirme Bürosu gibi hükümet kuruluşlarınca gözetim altında tutuldu. Amerikan ticaret dergisi Electronics’in 1980 yılında yazdığı gibi, elektronik "İkinci Dünya Savaşından bu yana milli savunmanın ayrılmaz bir parçasıdır" (Noble, 1986: 47-56).sosyoloji

Tıpkı Amerika’nın dünya çapında üstlendiği askeri rolün gittikçe daha gelişkin enformasyon teknolojisi sistemlerinin geliştirilmesi yönünde güdülenim ve fırsat sunması gibi, İkinci Dünya Savaşı’nın peşinden gelen yıllarda Amerikan şirketlerinin dünya çapında yayılması da bu işlevi gördü."Amerikan şirketleri, askeri alanda iş gören kuruşların karşılaştıklarına benzer bir ‘kumanda ve denetim’ sorunuyla karşılaştılar… Pentagon gibi bu şirketler de gitgide çeşitlendi ve uluslararasılaştı" (Weizenbaum, 1976:27). Çokuluslu şirketler iletişim sayesinde yaşar. Dünyaya yayılmış bir girişim kimliğini bu şirketlere kazandıran, iletişimdir. Bu şirketlerin işlerini yürütmeleri açısından bilgisayarlar ve uydular, mal ve hizmetlerini üreten işçiler ve fabrikalar denli temeldir.

Kökenler yönelimleri belirlemez. Atom, askeri planlamanın doğrudan bir sonucu olarak parçalandı, ama nükleer enerjinin birçok kullanım alanı var. Buna benzer şekilde, enformasyon devriminin askeri kökenleri, bu devrimin askeri-olmayan geniş bir alanlar silsilesinde yarattığı etkileri kısıtlamamaktadır. Ama kökenler bize, etkilerin berisindeki güdümleyici güç ve

etkilerin şekillenmesi hakkında bir şeyler anlatır. Bir askeri-sanayi-bilimsel kompleksin 1950’li yıllarda ortaya çıkığı, enformasyon toplumunun bütün öyküsü değil, ama bu öykünün merkezinde yer alan bir parçasıdır.1

ÜÇÜNCÜ SANAYİ DEVRİMİ

Kurt Vonnegut, 1952 tarihinde yayımlanan PlayerPiano adlı romanında Üçüncü Sanayi Devrimini yaşamış olan bir toplumun hicivsel, anti-ütopyacı bir tasvirini yaptı "Birinci Sanayi Devrimi kas gücünü değersizleştirdi… ikincisi rutin zihinsel işi değersizleştirdi". Üçüncü Sanayi Devrimi insanın düşünmesini—"gerçek beyin gücünü" değersizleştirme sürecini doğurdu (Vonnegut, 1969: 19-20). Dev bir bilgisayar olan EPICAC, toplumun tüm ekonomik ve politik işleyişlerini denetler ve eşgüdümler. Bir avuç azınlığın dışındaki tüm mühendisler ve menajerler vasıflarının ve bilgilerinin gereksizleştiğini görürler. Bu insanların bir şeylerle meşgul olmaları, Yeniden inşa ve Islah Birliklerindeki yararsız görevlerde istihdam edilerek sağlanmaktadır.

Vonnegut’ın EPICAC’ı gerçek hayattaki ENIAC adlı bilgisayarı, savaş yıllarında J.P. Eckert ve J.W- Mauchly tarafından Amerikan ordusu için geliştirilen dünyanın ilk elektronik dijital bilgisayarını yankılıyordu. ENIAC kırk kadem uzunluğunda ve yirmi kadem yüksekliğindeydi; on sekiz bin elektrik lambası ve yüz elli bin yedek lambayla çalışıyordu. Mikroelektronikteki gelişmeler hızlandıkça ve ENIAC’ın üstlendiği görevler posta pulu büyüklüğündeki bir mikro-bilgisayar tarafından yerine getirilebilir hale geldikçe, üçüncü sanayi devriminden söz etmek beylik bir laf haline geldi, ilk iki devrim buhar gücüne ve elektriğe dayalı enerji devrimleri idiyse eğer, üçüncü devrimin bir enformasyon devrimi olduğu konusunda genel bir fikir birliği var (örneğin bkz. Bell, 1987: 11), Böyle bir devrim yüz yıldan fazla bir süredir hazırlanmaktaydı. Daha erken tarihlerdeki dışavurumları elektrikli telegraf, telefon, gramofon, film, radyo ve televizyondu. Ama bu devrimin zirvesine damgasını vuran bilgisayar oldu. Çünkü, Amerika’nın en tanınmış bilgisayar bilimcilerinden biri olan Herbert Simon’ın belirttiği gibi, "bilgisayar, enformasyonu manipüle etme ve dönüştürme ve böylelikle daha önceleri yalnızca insan beyni tarafından gerçekleştirilebilir olan işlevleri insan müdahalesine gerek bırakmaksızın otomatik olarak yerine getirme kapasitesi açısından benzersizdir" (Simon, 1980:420; ayrıca bkz, King, 1982:14).

Daniel Bell, Enformasyon Toplumu’nun yaklaşmasına ilişkin sunduğu açıklamanın merkezine, değişimin "temel simgesi" ve "analitik motoru"

olarak bilgisayarı koyar. Bell bu noktada, içerikten yoksun olduğu gerekçe­siyle "sanayi sonrası" toplum terimini reddederek bunun yerine "teknetro­nik toplum" terimini öneren daha Önceki bir yorumcu olan Zbignieuw Brzezinski’ye borçlu durumdadır. Yeni elektronik iletişim sistemleri tek­nolojisinin yeni çağa öncülük ettiği görüşü Brzezinski’ye aittir (Brzezinski, 1971: 11). "Teknetronik toplum" terimi tutulmadı (belki de telaffuzu çok güç olduğu için); ama terimin berisindeki düşünce kesin olarak tutul­du. Bell, daha Sanayi Sonrası Toplumun Yaklaşması başlıklı kitabında şunu söylemişti: "Nasıl sanayi toplumu mal üretimine dayanan bir toplum idiyse, sanayi sonrası toplum da enformasyon toplumudur" (Bell, 1973: 467; ayrıca bkz. Ferkiss, 1979:65).2

Ama sanayi sonrası toplum kavramındaki temel fikir bir hizmet toplu­muna geçişi ve profesyonel ve teknik istihdamın kaydettiği hızlı büyümeyi içeriyordu (Kumar, 1978: 185-240). Tek başına enformasyon düşüncesi göreceli cılız kalmıştı. Şimdi, belki de bilgisayar ve iletişini sektöründeki yeni teknik gelişmeler seliyle desteklenmiş olan Bell, kendine öncekinden daha fazla güvenmektedir. Şimdi enformasyon, sanayi sonrası toplumunu adlandırmaktadır. Sanayi sonrası toplumu üreten ve tahkim eden enfor­masyondur.

Benim temel öncülüm, bilgi ve enformasyonun sanayi sonrası toplumun stratejik kaynağı ve dönüştürücü aracısı haline geldiğini belirtir… tıpkı enerji, doğal kaynaklar ve makine teknolojisi bileşiminin geçmişte sanayi toplumunun dönüştürücü aracıları olması gibi (Bell, 1980a: 531,545; ayrıca bkz, Bell 1980b).

John Naisbitt’in Megatrends’de sunduğu popüler açıklama bunu ber-
raklıkla özetler "Makineleşme sanayi devrimi acısından neyi ifade ediyor-
duysa, bilgisayar teknolojisi de enformasyon çağı açısından onu ifade
eder" (Naisbitt, 1984:22).

Tıpkı sanayi sonrası toplum düşüncesi açısından olduğu gibi, enfor­masyon toplumu düşüncesinin de dikkati çeken görünümlerinden biri, bu düşüncenin akademik yayınlar ve konferanslarda serimlenmesi ve açıklanmasına, kitle iletişim araçlarında ve gazeteci işi çok satan kitaplar aracılığıyla yaygın bir popülerleştirmenin eşlik etmesidir. Sanayi sonrası, toplum düşüncesini Future Shock (Gelecek Şoku) başlıklı kitabında popü­lerleştiren Alvin Toffler, enformasyon toplumu düşüncesini The Third Wave (Üçüncü Dalga) (1981) başlıklı kitabında popülerleştirmede Önce­kinden daha büyük bir başarı göstermiştir. John Naisbitt’in bu düşünceyi Megamends’de (1984) popülerleştirmesi de en az Toffler’ınki kadar başarıyla

sonuçlandı. Bu popüler çalışmalar, daha temkinli bir zihniyete sahip akademisyenlerin yazılarında, olduğundan eksik gösterilen ya da aşırı kısıtlamalar altında ifade edilen konumları, yararlı bir şekilde açık seçik hale getirir. Aşağıdaki sayfalarda enformasyon toplumu konusundaki ana tezi dile getirmek için Daniel Bell’e başvuracağım; Toffler, Naisbitt ve öbür popülerleştiricileri, gereken noktalarda, açıklık sağlayıcı ekibe dahil edeceğim.sosyoloji

Bilgisayar kendi başına, sanayi toplumunun birçok işlemini dönüştürecektir. Ama Bell, Enformasyon Toplumunu doğuranın bilgisayar ile telekomünikasyonun patlayıcı eşyönelimi (convergence) olduğunu savunur (kimilerinin sevimsiz "kompunikasyon" adıyla takdis ettiği bir evlilik). Bu nokta bilginin işlenmesi ile iletilmesi arasında uzun bir süredir yapılmakta olan ayrımı çökertmiştir (Bell, 1980a: 513). Marshall McLuhan televizyonun "küresel köy"ü doğurmasını bekliyordu; dünyanın tüm bölgelerini bağlantılandırmada iletişim uyduları çok daha başarılı oldu. "Sputnik’in gerçek önemi uzay çağını başlatmış olması değil, küresel uydu iletişim çağını gündeme getirmiş olmasıdır" (Naisbitt, 1984: 2).

Uyduların, televizyonun, fiber optik kablonun ve mikroelektronik bilgisayarın bileşimi, dünyayı birleşik bir bilgi ağı halinde iç içe geçirdi. Bu bileşim "enformasyon akışını çökertti. Şimdi tarihte ilk kez hakikaten küresel bir ekonomimiz var, çünkü tarihte ilk kez yerküre üzerinde anında paylaşılan bilgi var" (Naisbitt, 1984: 57; bkz. Naisbitt ve Aburdenene, 1990: 14).

Bilgideki artış yalnızca nicel değil, aynı zamanda niteldir. Eski kitle iletişim araçları standartlaştırılmış mesajları yeknesak bir izleyici kitlesine aktarıyordu. Yeni iletişim kanalları hem kablolu ve şifreli yayıncılığa hem de yayıncılığa (broadcasting) elverişlidir. Bilgisayara bağlanmış olan kablolu ve uydu yayını hem göndericilerin hem de alımlayıcıların birbirinden ayrı ve kopuk birimler halinde bölünmelerine izin verir. Bu durumda enformasyon en uzmanlaşmış en bireysel ihtiyaçlara göre işlenebilir, seçilebilir ve elden geçirilebilir."Böylece Üçüncü Dalga yeni bir çağı başlatır -kitleselliğinden arındırılmış medya çağı. Yeni tekno-kürenin yanı başında yeni enformasyon-küresi ortaya çıkmaktadır" (Toffler, 1981: 165; karş. Bell, 1980a: 529).

Yeni enformasyon alanı küresel bir bağlamda iş görür.Herhangi bir yere gitmeye gerek yok; enformasyon evinize ya da büronuza getirilebilir.İlke olarak herkese, her yerde, istendiği anda açık olan, dünya çapında bir elektronik kütüphaneler, arşivler ve veri bankaları şebekesi doğmaktadır. "Kongre Kütüphanesindeki kitapların tamamı, bir buzdolabından daha büyük olmayan bir bilgisayarda toplanabilir" (Sussman, 1989:61).

Enformasyon teknolojisindeki devrim, mekân ve zamanı, yüzünü geleceğe yüzünü geleceğe dönmüş yeni bir "dünya oikoumene"si doğuracak şekilde sıkıştırır.Bell,

geçmişteki toplumların öncelikle mekânla sınırlı ya da zamanla sınırlı olduklarını söyler. Geçmişteki toplumları bir arada tutan toprağa dayalı politik ve bürokratik yetkeler ve/veya tarih ve gelenekti. Sanayicilik doğanın ritim ve temposunun yerine makinenin hızını koyarken, mekânı ulus-devletle sağlama bağlamıştı. Saat ve demiryolu tarifesi sanayi çağının simgeleridir. Bunlar zamanı saatler, dakikalar ve saniyeler olarak ifade eder. Enformasyon çağının simgesi olan bilgisayar milyarda bir saniye içinde, binlerce mikrosaniye içinde düşünür. Bilgisayarın yeni iletişim teknolojisiyle bir araya gelmesi böylece modern topluma kökten yeni bir mekân-zaman çerçevesi sunar.

Son yıllarda ulaşım ve iletişim alanındaki-toplumun altyapılarındaki- deği­şimler mesafenin karanlığa gömülmesi ve zamanın kısalması, neredeyse bu ikisinin kaynaşması anlamına geldi. Mekân yerkürenin tamamını kapsayacak şekilde genişlemiş ve neredeyse "gerçek zaman"a bağlanmıştır. Sürekliliğe ve geçmişe yönelik dinsel ve kültürel zaman duygusu, şimdi, sosyolojik olarak geleceğe ayarlanmıştır (Bell, 1980b: 62; karş. Williams, 1982:230-1; Meyrowitz, 1986: 328; Lash ve Urry, 1994).

Bell, daha önce sanayi sonrası toplum düşüncesini sunarken olduğu gibi, şimdi de enformasyon toplumu düşüncesinin yapısal iskeletini ete büründüren istatistiksel bilgileri sunarken kılı kırk yarmaktadır. Bilgi, daha önce benzeri görülmedik ölçüde teknik yenilenmeyi ve ekonomik büyümeyi basitçe yönetmekle kalmamaktadır; kendisi de hızla ekonominin temel faaliyeti ve mesleki değişimin temel belirleyicisi haline gelmektedir.

Bell, daha önceki açıklamalarında ekonomideki "bilgi etkenine ilişkin yaptığı değerlendirmede büyük ölçüde Fritz Machlup’un (1962) ünlü hesaplamalarına dayanıyordu. Daha sonraları Marc Porat’nın (1977) ABD’deki "enformasyon ekonomisinin büyüklüğüne ilişkin yaptığı daha gelişkin ve yaygın olarak kullanılan hesaplamalarına dayanmaya başlamıştır. Bell, 1967 yılını odağına çeken "birincil enformasyon sektörü" (doğrudan doğruya pazarlanabilir enformasyon mal ve hizmetleri üreten sanayiler) üzerine Porat’nın yaptığı hesaplamaları, "ikincil enformasyon sektörü" (üretime dolaylı yoldan -planlama, pazarlama vb. yoluyla- katkıda bulunan,

* Hıristiyanların yeryüzü üzerindeki birliğine gönderen ‘oikoumene’ düşüncesi, burada küresel bir iletişim ağının kapsayıcılığındaki tek ve değişmez ayrımsalı betimler (y.n.).

ama ulusal hesaplamalarda resmi olarak enformasyon hizmeti sayılmayan kamusal ve özel örgütlerin "teknoyapıları"nda sürdürülen faaliyetler) üzerine kendi yaptığı hesaplamalarla bir araya getirir. Bu iki hesaplama bir arada ele alındığında, enformasyon ekonomisinin Amerika Birleşik Devletleri’nde toplam ulusal üretimin yüzde 46’sını ve kazanılan tüm ücret ve maaşların yüzde 50’sinden fazlasını, yani ulusal gelirin yarısından fazlasını oluşturduğunu gösterir, "İşte bu anlamda bir enformasyon ekonomisine sahibiz" (Bell, 1980a: 521; ayrıca bkz. Stonier, 1983: 24).3

Bu kayda değer enformasyon faaliyeti derecesi -ve Bell bu derecenin 1967 yılından bu yana hatırı sayılır ölçüde arttığını varsayar-, mesleki yapıda enformasyon çalışanlarının hızlı artışıyla karşılanmaktadır. Üçüncül önemdeki daha genel sektör hizmetleri "enformasyon sektörü"nden ayıran Bell, 1970’li yılların ortalarından itibaren Amerika Birleşik Devletlerinde enformasyon çalışanlarının sivil işgücü içerisindeki en büyük işçi grubunu – yaklaşık yüzde 47 – oluşturmaya başladığını gösterir (sanayi işçileri yüzde 28, hizmet işçileri yüzde 22 ve tarım işçileri yüzde 3 oranındadır). Bell, daha "kapsamlı bir tanım" dediği tanımı kullanarak, daha "1975 yılından itibaren enformasyon çalışanlarının bir bütün olarak enformasyon sektörü dışındaki çalışanlara ağır basmaya başladığını iddia eder (Bell, 1980a: 523-4).

Naisbitt daha da ileri gider. David Birch’ün 1970’li yıllarda mesleki değişim üzerine yaptığı incelemeye dayanan Naisbitt, 1980’li yılların başında ABD’deki işgücünün yüzde 65’ten fazlasının enformasyon ekonomisinde çalıştığını hesaplar (Naisbitt, 1984:4). Böyle bir iddia öbür sanayi ülkelerinden alınan benzer rakamlarla desteklenir -sözgelimi, Britanya’da "enformasyon meslekleri… çalışan nüfusun yüzde 65’inden fazlasını oluşturur" (Barron ve Curnow, 1979:19).4

"Biz şimdi, geçmişte otomobilleri kitlesel olarak ürettiğimiz gibi enformasyonu da kitlesel olarak üretiyoruz…. bu, bilgi ekonominin itici gücüdür" (Naisbitt, 1984: 7). Enformasyon toplumu, yandaşlarına bakılırsa, toplumun en temel düzeyinde değişime neden olur. Yeni bir üretim tarzını başlatır. Tam da zenginlik yaratımının kaynağını ve üretimdeki egemen etkenleri değiştirir. Sanayi toplumunun merkezi değişkenleri olan emek ve sermayenin yerini, temel değişkenler olarak enformasyon ve bilgi alır. Locke ve Smith’den Ricardo ve Marx’a dek birbirinin peşi sıra gelen düşünürler tarafından formülleştirilen klasik emek değer kuramı, yerini bir "bilgi değer kuramı"na bırakmalıdır. Şimdi, "değerin kaynağı emek değil, bilgidir" (Bell, 1980a: 506). Hazel Henderson, "mikro işlemcinin, sonunda emek-değer kuramını iptal ettiğini söyler (Henderson, 1978:

77). Stonier, "modern üretim sistemlerinin en önemli girdileri olarak toprak, emek ve sermayenin rolünü enfarmasyonun üstlendiği"ni savunur (Stonier, 1983:8). Ve enformasyon toplumu kavramının önde gelen Japon savunucusu Yoneji Masuda, yeni toplumda "enformasyon şebekeleri ve veri bankalarından", enformasyon üretiminin çekirdek örgütlenmesinden "oluşan… enformasyon hizmeti veren kurumların", "toplumsal simge olarak fabrikanın yerini alacığı"nı savunur. Enformasyon hizmeti veren kurumlar, "temel bir altyapı özelliği üstlenecek ve ekonominin yapısında bilgi sermayesi, maddi sermaye karşısında üstünlük sağlayacaktır" (Masuda, 1985:621, 626; ayrıca bkz. Masuda 1981; Stehr ve Böhme, 1986; Castells, 1989: 7-21).

Hem bu ifadede hem de enformasyon toplumu kuramcılarının sunduktan açıklamaların bütünlüğünde açıkça görülmektedir ki, Masuda’nın "insan toplumunun geçmişteki gelişim örüntüsü" dediği örüntü, "gelecekteki toplumun tarihsel bir analojik modeli" (Masuda, 1985: 620) olarak kullanılıyor. Esasen bu, onsekizinci yüzyıldan bu yana sosyolojide yer alan şu bildik evrimci tipolojiden başka bir şey değildir. Halihazırdaki değişimler geçmişteki (varsayımsal) değişimlerden türetilen bir model ışığında görülür ve modelin mantığı izlenerek gelecekteki değişimler kestirilmeye çalışılır. Böylece, tıpkı tarım toplumunun yerini sanayi toplumunun alması gibi, az çok aynı devrimci tarzda sanayi toplumunun yerini de enformasyon toplumu almaktadır. "Sanayi öncesi doğal maddelerin işlenmesinden "sanayi imalatına ve oradan "sanayi sonrası enformasyon" toplumuna geçişe dayanan üç-kollu bir evrimci şema kullanan Bell, bu üç tip topluma ilişkin gelişkin ve sistematik bir karşılaştırma üretir.Bu üç tip toplum birbirinden ayrı olmakla birlikte aynı yapı ve işlev ilkeleri uyarınca çözümlenebilir olan eşdeğer üretim tarzları olarak görülür (Bell, 1980a: 504-5; ayrıca bkz. Stonier, 1983: 23; Jones, 1982:11).sosyoloji

İzleyicilerinin birçoğundan daha temkinli olan Bell, enformasyon toplumundaki kültürel ve politik hayatın tüm görünümlerini ekonominin başat olduğu kendi modelinden hareketle "yorumlama"ya kalkışmaz. Daha önce olduğu gibi, bir miktar aynı can sıkıcı inatçılık dozuyla, "alanların ayrılması" ilkesinde ısrar eder. Ekonomi, politik birim ve kültür, "farklı normlara yanıt veren, farklı değişim ritimlerine sahip ve farklı, hatta birbirinin karşıtı olan eksen ilkelerince düzenlenen," birbirinden ayrı alanlardır (Bell, 1976:10; ayrıca bkz. Turner, 1989). Başkaları bu konuda, belki de daha akıllı davranarak, daha az çekingenlik gösterir. Herkesin iddia ettiği gibi, enformasyon toplumunun doğuşu en az sanayi toplumunun doğuşu kadar devrimci bir değişimi işaret ediyorsa, o vakit basitçe -Bell’in savunacağı üzere- "tekno-ekonomik yapı"da değil, aynı zamanda toplumun tüm boyutlarında değişimlerin olmasını beklemek gerekecektir kesinlikle.

Enformasyon toplumu kuramı savunucularının büyük kısmının görüşü yukarıdaki gibidir. Sözgelimi, Toffler, "enfo-küre"deki değişimleri "tekno-küre", "sosyo-küre", "iktidar-küresi", "bio-küre" ve "psiko-küre"deki değişimlerle sistematik bir örüntü olarak bağlantılandırır (Toffler, 1981: 5), Dahası, bu düşünürlerin çoğunluğu açısından, yeni enformasyon toplumunun, yaratacağı tüm gerilimlere ve sorunlara rağmen basitçe yeni bir üretim tarzı olarak değil, bütün bir hayat tarzı olarak hoşnutlukla karşılanacağı ve selamlanacağı açıktır. Toffler "sanayiciliğin ölümü ve yeni bir medeniyetin doğuşu"ndan söz eder. "Bugünlerde pek gözde olan şık kötümserlik"e karşı koymaya çalışır. Üçüncü Dalganın ortaya çıkardığı medeniyet "şimdiye dek bildiğimiz herhangi bir medeniyetten daha makul, duyarlı ve ayakta tutulabilir, daha nezih ve daha demokratik" kılınabilir (Toffler, 1981:2-3). Naisbitt de, buna benzer şekilde, onun taze bir inisiyatif, bireycilik ve demokrasi dalgası için devasa bir potansiyel olduğu kanısındadır. Naisbitt, kurumların bilgisayara dayalı olarak baştan başa yeniden yapılandırılması beklentisindedir. Enformasyon "büyük eşitleyici"dir.sosyoloji

Merkezileşmiş sanayi çağında, iyi iş görmüş olan hiyerarşileri terk etmeye başlıyoruz. Bunların yerine, kökleri benzer zihniyette insanlar arasında grup­ların doğal, eşitlikçi kendiliğinden oluşturulmasında yatan bir şebeke örgütlenmesi ve iletişim modelini koyuyoruz.Şebeke modeli bir örgüt içerisindeki dikey iktidar ve iletişim akışını yeniden yapılandırarak yatay bir akış halinde örgütler… Piramidi bilgisayar çökertecek: İnsanları ve onların yaptıkları şeyleri izlemeye ihtiyaç duyduğumuz için yaratmıştık hiyerarşik, piramitsel yönetim sistemini; bu işin bilgisayarla yapıldığı bir ortamda kurumlarımızı yatay olarak yeniden yapılandırabiliriz (Naisbitt, 1984: 281-2; ayrıca bkz. 211-29).

Enformasyon toplumu anlayışı, Tom Stonier ve Yoneji Masuda’nın ellerinde olumlu ütopyacı boyutlara bürünür. Stonier, enformasyon toplumunun "savaşa duyulan birincil ihtiyacı, artan nüfusun gereksinimlerini karşılamak için kaynakları genişletme ihtiyacını" ortadan kaldırdığını söyler. Bunu, "teknolojik yaratıcılık ve nüfus artışının görece istikrarlı olması" sayesinde yapar. Bu mucizevi el çabukluğu daha fazla açıklanmaz. Enformasyonu tüm topluma yaymasından, daha uyanık ve eğitimli bir kamu yaratmasından ötürü enformasyon toplumu aynı zamanda demokrasiyi de zenginleştirir. Enformasyon "iktidarın yeni köşe taşıdır".Geçmiş dönemlerdeki paradan ya da topraktan farklı olarak yaygın bir şekilde

Beniger, Sanayi Devriminin toplumun "malzeme işleme sistemi"ni çok hızlandırdığını, bunun da bir denetim krizinin hız kazanmasına yol açtığını savunur. Buna göre, enformasyon işleme sistemleri ve iletişim teknolojileri, enerji yaratımı ve kullanımının gerisinde kaldı.İlkin buhar gücünün, daha sonra elektriğin uygulamaya konulması, toplumun her alanındaki iletişim ve denetim süreçlerinde yenilik yapılmasını zorunlu kıldı. Hızlı yol alan buharlı trenlerin, acil güvenlik gerekçeleriyle dikkatlice gözetim altında tutulmaları ve denetlenmeleri zorunluydu. Buharlı trenlerin kullanımı sonucunda ticari dağıtımının hızlanması,

toptan ve perakende ticari örgütlenmeye kapsamlı bir değişiklikler silsilesini dayattı. Fabrikalarda girdilerin işlenme hızı, hareketli montaj hattını (Fordizm) ve emeğin "bilimsel yönetimi"ni (Taylorizm) gerektirdi. İş dünyasındaki örgütlerin ve hükümet örgütlerinin biçimsel bir Weberci bürokrasinin kaydettiği gelişme ve denetim krizine verdikleri yanıta öncülük eden merkezileşmiş demiryolu sisteminin oluşturduğu model, tüm bunlar arasında kapsamlı bir köprü oluşturuyordu. En geç 1939 yılından itibaren Enformasyon Toplumu’nun yapısal öğelerinin -bilgisayarın temel ilkeleri dahil- sağlamca yer etmiş olduğunu Beniger inandırıcı bir tarzda gösterir. Savaş sonrasında kaydedilen gelişmeler, 1880’li yıllardan 1930’lara uzanan bir dönemde yaratıcı bir bilim adamları, teknologlar ve pazarlama uzmanları grubunca derinden derine geliştirilmiş olan denetim tekniklerinin -Denetim Devrimi- uzantıları ve uygulamalarından ibaretti.

Enformasyon Toplumu son yıllardaki değişimlerin sonucu değil.. daha ziyade bir yüzyıldan daha fazla bir süre önce başlamış olan, maddi ekonomi yoluyla malzemelerin işlenme ve akış hızındaki artışlardan kaynaklandı. Benzer şekilde, mikro-işlem ve hesaplama teknolojisi, bugünlerde moda olan kanaatin tersine, hazırlıksız bir toplumda ancak son yıllarda zincirlerinden boşanmış yeni bir gücü değil, Denetim Devrimi’nin süregelen gelişiminin yalnızca en son kesitini temsil eder. Bu durum, bilgisayarlı denetimin bileşkelerinin birçoğunun, niçin ondokuzuncu yüzyılın başlarında bir denetim krizinin ilk işaretlerinin belirmesinden bu yana Charles Babbage gibi vizyon sahipleri ve Daniel McCallum gibi pratik yenilikçiler tarafından öngörülmüş olduğunu açıkla­maktadır (Beniger, 1985: 435; ayrıca bkz- Rosenbrock vd., 1985: 640).

Buna benzer bir tarihsel miyopluk suçlaması, enformasyon toplumunun, özü bakımından Taylorizm uygulamalarının genişletilmesi olduğunu düşünen Kevin Robins ve Frank Webster (1987, 1989) gibi isimlere de yöneltilmiştir. Taylorizm yani içinde bulunduğumuz yüzyılın başlarında Frederick Winslow Taylor tarafından savunulan "bilimsel yönetim" ilkeleri, en iyi haliyle, çok çeşitli sınai bağlamlarda neredeyse sonsuz bir şekilde uygulanmaya elverişli olan güçlü bir iş örgütlenmesi sistemi olarak düşünülebilir.

Bu, Taylor’ın pratik tavsiyelerinin birçoğu gözden düşse bile Taylorizmin anıştırdığı şeylerin -kılı kırk yaran bir işbölümü, tasarım ve uygulamanın katı bir şekilde ayrı tutulması, görevlerin olası en basit biçimler halinde standartlaştırılması ve bölünmesi – hızından bir şey kaybetmeksizin pekala sürdürülebileceği anlamına gelir (Littler, 1978).

Harry Braverman (1974) daha önceleri ortaya atılmış olan sanayi sonrası "hizmet toplumu" tezine bir yanıt olarak, hizmet işlerinin büyük bölümünün en az imalat sanayilerinde olduğu denli "Taylorizasyon"a tabi olduğunu önceden göstermişti zaten. Büronun atölye gibi sanayileştirilebileceği, beyaz yakalıların görevlerinin mavi yakalılarınkiyle aynı rutinleşme, parçalanma ve vasıfsızlaşmaya tabi olduğu gösterilmişti. Buradan, Braverman, sanayi ekonomilerinde hizmet sektörünün payı arttıkça yeni bir çalışma ilkesinin, yeni bir profesyonelleşme etiğinin yayılacağına duyulan inancın hatalı olduğu sonucuna vardı.

Enformasyon toplumunda bilimsel yönetimin daha da genişlemesini anlamamıza Braverman’ın görüşü yardımcı olabilir. Taylorizmin yalnızca işgücünün aşağı düzeylerinde uygulanmasının amaçlanmadığını hatırlamak önemli. Taylorizm, standartlaştırma ve basitleştirmenin hem idari işin hem de kol işçiliğinin görünümleri olacağını kapsayan açık seçik "işlevsel yönetim" ilkelerinden oluşuyordu. Üstelik, Taylor "beyin gücüne dayalı işlerin mümkün olduğunca atölyeden kaydırılıp planlama ya da tasarım bölümünde toplanması gerektiği"ni belirtirken, burada açıkça hem yöneticilerin işlerini hem de daha mütevazı işverenlerin yerine getirdikleri görevleri, beyin gücüne dayalı iş sayıyordu. Bilgi -hangi düzeyde olursa olsun tüm işçilerin vasıfları ve yargı gücünü kullanma potansiyelleri- örgütün her bölümünden toplanıp alınacak ve tamamen planlama bölümünde yoğunlaştırılacaktı. Bilimsel yönetimin "bilim" kısmı genelde idarecilerin mülkiyeti değil, yalnızca bütün bir planlama işiyle uğraşan uzman bir çekirdek kadronun mülkiyeti olacaktı. Orta düzey idarecilerin çoğunluğunun vasıfsızlaşmaları, yaptıkları işi bütünlüklü olarak kavrama ve denetleme yeteneğini öbür işçilerle birlikte yitirmeleri, Taylorizmin orijinal ilkelerinin daha sonradan geliştirilmesi olmayıp bu ilkelerin odağında yer alıyordu (Littler, 1978: 190-2). Bu nokta, fabrikalarda Taylorizmin karşısına dikilen en büyük direnişin atölye işçileri kitlesinden ya da onların sendikalarından değil, orta düzey yönetici ve denetçilerden kaynaklanması gibi çarpıcı bir olguyu bir parça açıklamaktadır (Littler, 1982: 190; Lash ve Urry, 1987: 170-1).

Taylorizm pratikte yüzyılımızın ortasına kadar büyük ölçüde imalat sanayisi ve kol işçileriyle sınırlıydı- Bilgisayarlaşma, Taylorizmin daha Önceleri dokunulmadan bırakılmış faaliyet alanlarına ve işçi gruplarına uzanmasını mümkün kıldı. Mİkroelektronik büro gereçlerini arz edenler, bunu kendi satış reklamlarının açık bir parçası olarak kullandılar. Olivetti’nin yönetici şefi Franco de Benedetti, iş dünyasından bir grup üst düzey yöneticiye hitap ettiği bir konferansta, elektronik veri-işlemden, "tıpkı emeğin örgütlenmesi gibi, sermaye açısından hem bir üretim gücü hem de bir denetim aracı olarak ikili bir işlevi olan yeni bir örgüt teknolojisi" olarak söz ediyordu.

İlk fabrikaların Taylorizasyonu… emek gücünün denetlenmesini sağladı ve üretim süreçlerinin bunu izleyen mekanizasyonu ve otomasyonu açısın­dan zorunlu bir öngereklilikti… Enformasyon teknolojisi, temelde Taylorcı örgütlenmenin ilişmediği beyaz yakalı işçiler düzeyinde emek gücünün eşgü­dümüne ve denetimine yönelik bir teknolojidir (de Benedetti, 1979).

"Taylorcı örgütlenme" yalnızca rutin beyaz yakalı işe değil, yeni ve eski birçok profesyonelin ve vasıflı teknisyenin gördükleri işlere di uyarlanabilir elbette, Bir çok kişi bilgisayarı bir özgürleşme aracı olarak selamladı. Buna göre, bilgisayar zahmetli ve yorucu işlerin otomasyonunu sağlayacak ve böylelikle işçiler özgürleşerek daha ilginç ve yaratıcı işlerle uğraşacaklardı (sözgelimi bkz. Hyman, 1980). Bu, hiç değilse bugün, yaygın bir uygulamadan ziyade bir umut ya da vaat olmayı sürdürüyor. Yeni teknolojinin uygulanması, birçok enformasyon işçisi açısından, Fordist fabrikanın hareketli montaj hattının mümkün kıldığı daha sıkı teknik denetimin tamamladığı Taylorcı ilkelerin doğasında yatan "vasıfsızlaşma dinamiğini sürdürdü (Littler, 1978: 189). Denetimin yalnızca idari bir gereklilikler sistemi, bürokratik bir örüntü olmakla kalmayıp, aynı zamanda ne ölçüde makinenin bünyesine yerleştirilmiş teknik bir olgu olabileceği ilkin bu noktada açıkça görüldü (Edwards, 1979:111-29).

Kayda değer ölçüde vasıflılık derecelerini ve karar alma düzeylerini içeren büro işleri bir zamanlar büyük ölçüde erkeklerin yaptığı işlerdi. Hem bir "zanaat" öğesi hem de yarı idari bir öğe içeriyordu. Büro makinelerinin hesap makineleri ve Hollerith delgili kart işlemcisi biçimi altında kaydettikleri ilerleme, büro işlerinde çalışan işgücünün "kadınlaşmasında simgelenen vasıfsızlaşma sürecini başlattı (kadınlar İngiltere’de 1911 yılında kâtiplerin yüzde 21’ini, 1966 yılındaysa yüzde 70’ini oluşturuyordu). Bir zamanlar zanaat sahibi olan büro işçisi gitgide basit bir makine kullanıcısı ve fiş doldurucusu haline geldi.

Bilgisayarın ve öbür elektronik veri işleme biçimlerinin bürolarda yaygın olarak uygulanması bu süreci devam ettirdi. Büro işçileri, kendilerinin sıkça söyledikleri gibi, "bilgisayarın köleleri", yaptıkları işin bütünsel amacı konusunda hemen hiçbir kavrayışa ya da işin hızını denetleme gücüne asla sahip olmayan tam birer makine besleyicisi haline geldiler. Bilgisayara girilecek verinin hazırlanması ya da bunların disk ya da banda zımbalanmasından ibaret rutin görevlerin yerine getirilmesi pek az bilgi ya da eğitim gerektiyordu. Zeki olan makinedir, işçi değil. Bu durumda büyük ölçüde vasıfsız, çoğunluğu kadın olan büro işgücü kitlesi ile çoğunluğu erkek olan küçük bir vasıflı idareciler ve bilgisayar profesyonelleri arasında büyük bir uçurum oluşur.

Bundan dolayı, büro işçiliğinin vasıfsızlaşması hem parçalanma, basitleşme ve standartlaşma sürecini hem de büro işçisinin yönetim ve rutin işçiler kitlesi arasında oynadığı aracı rolünde bir "azalmayı" içerir… Büro teknolojisi olarak bilgisayarın özel karakteristikleri, bir zamanlar kâtibin alanı ve mülkiyeti olan enformasyon depolama ve işlemden geçirme ve bir zamanlar işçi bireyin tecrübesine ve kazandığı bilgiye bağımlı olan içsel denetimleri bu işlemlere dayatma kapasitesinden kaynaklanır. Bundan böyle iş sürecine ilişkin "bütünsel bir görüş" sahibi olamayacağı gibi, büro işçisinin tecrübeye ve yönetim ya da işveren katından dolaysızca havale edilen karar alma yetkisine dayak olarak sorumluluk üstlenmesi ve karar alması da söz konusu değildir… Sermaye işlevleri yüksek denetimsel ya da idari tabakaya ya da bilgisayarın kullanımını planlayan, denetleyen ve eşgüdümleyenlerin yaptıkları işlere dağıtılır (Crompton ve Reid, 1983:175-6)6sosyoloji

Ama niçin idareciler, profesyoneller ve teknisyenler kendilerinin Taylorizme ve teknik denetime bağışık olacakları beklentisindedir? Daha önce gördüğümüz gibi, bilimsel yönetimin tüm işçi düzeyleri ve tiplerinde uygulanması amaçlanmıştı. Ve birçoklarının fark ettiği gibi, tam da yeni teknolojiyi tasarlayan ve işleten insanlar böylelikle kendilerini riske atıyorlardı. Vonnegut’un Phyer Piano (1952) adlı romanı, bilgisayara kendi becerilerini öğrettikten sonra kendilerini kapının önünde bulan yüksek vasıflı mühendislerin perişanlığını uzun süre önce canlı bir şekilde göstermişti. İmalat alanında, bilgisayarın sayısal olarak denetlediği makineler "atölye düzeyindeki hassas delme, işleme ve tornacılık gibi en yüksek vasıflı ve tatmin edici işlerin ve yüksek düzeyde vasıflı iş uygulamalarının bazılarının" yerini almaya çoktan başlamıştır. (Barker, 1981: 7; ayrıca bkz. Noble, 1979, 1986: 231-64; Evans, 1982: 162-4).

One response to this post.

  1. […] Sanayi Sonrası Toplumdan Post-modern Topluma […]

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: