FEODAL TOPLUMDAN YİRMİNCİ YÜZYILA


Bugüne kadar izlediğiniz filmlerde ortaçağda görkemli şatolar, yediği önünde yemediği arkasında insanlar, savaşa gitmeye kıyılamayacak zırhlar ve silahlar görmüş olabilirsiniz. Ama bizim görmekten mutlu olacağımız şeyler ve gerçekler birbirinden farklı tutulmuştur bu güne dek. İşte ortaçağda da gözükenle yaşanan arasında dağlar kadar fark vardı. Ortaçağda feodal toplum üç sınıftan meydana geliyordu: savaşanlar, dua edenler ve çalışanlar. Çalışanlar aslında kendilerini beslemiyorlardı. Toprakta çalışıp batıda ve orta Avrupa’ da yaşadıkları toprakların sahibi olan malikane beylerini ve yüce kiliseyi besliyorlardı. Bir malikane bir köyle, köy halkının işlediği birkaç yüz dönüm ekilebilir topraktan meydana gelirdi. Her malikanenin bir beyi vardı. Sistemde ekilebilir arazi ikiye ayrılır: bir bölümü beye ayrılır ve onun adına ekilir, diğeri ise bir çok kiracı arasında bölüşülmüştür. Toprak dilimlidir ve çalışanlar lordun toprağında da çalışmak zorundadır ve ilk başta oradaki işler bitmelidir. Bu köylülerin çoğu aslında toprağa bağlı köleydi,  topraktan ayrı satılamaz. Lordun evinde sürekli kalanlara demesne denirdi. 2,3 dönüm toprağı olanlara bordar, sadece kulübesi olanlara cotter denirdi. Bir de daha özgür serbest köylüler vardı. Bazıları hizmet sunmaz bunun yerine ürün veya para verirlerdi. Bunlar lordun toprağını kiralayabilir ve sadece vergi verebilirlerdi.

 

Lordlar köylülerin kendileri için varolduklarına inanırlardı ve serflerle hayvanlar arasında pek bir fark yoktu. serf lordların onları korumak için var olduklarını düşünür böylece lordsuz da bir hayatın kahredici olduğuna inanırlardı. Yani sistem bir suni denge olmaktan çıkar serfin isteğiyle çokta doğal bir denge oluyordu. Serf toprağı terk edemezdi kaçarsa çok ağır cezalara çarptırılabilirdi.. serf ölünce varisi ancak mirası( eğer varsa) lorda vergi ödeyerek alabilirdi. Serfler arasındaki davalara lordun mahkemesi bakardı. Serfle lordun davasına bakmaya bile gerek yoktu.

Bu ekonomide birim topraktı. İnsanlar tasarruf hakkını lord adına ellerinde bulundururlar, lord bu yetkiyi bir konttan , kont bir dükten, dük kraldan, hatta kralda başka bir kraldan alıyordu.

Zamanla araziler parçalandı çünkü lord kendine daha çok insan bağlamak için toprakları bölüştürüp dağıtıyordu. Zaten askeri hizmet karşılığında toprağa sahip olan soylu ve prensler toprağı dağıtma hakkına sahiptiler.

Serfler gibi lordun varisi de bir üstüne vergi vermek zorundaydı. Bir lordda süzeren bağlıydı ona birçok vergi verme ve yardım etme yükümlülüğü vardı. Ama bu çağda öyle bir kurum vardı ki herkes ona bağımlıydı: kilise. Kilise bu çağın en büyük toprak sahibiydi. İnanılmaz ideolojik ve ekonomik hegemonyası vardı. Bağışlar ve fetihler yoluyla toprak sahibi olmuştur ve sistemden çıkarı olduğu için sistemin devamı için elinden geleni yapmıştır. Çağın ilk dönemlerinde devrimci, ilerici gibi görülen kilise, gün geçtikçe feodal topraklar üzerinde egemenliğini kurmuş, Avrupa’ nın yarısını ele geçirmiştir. Bir yardım kurumu gibi görünmeye çalışan kilise, yardıma gereksinimin nedeni olduğu için kendini yalanlamaktadır.  Egemenlik koruma ve maneviyatı elinde bulunduran soylular ve kilisenin elindedir.

Ortaçağın başlarında kullanacak parası olanlar çok azdı, parası olanların ise kullanacak yeri yoktu. Kilisenin v soyluların  parası vardı ama bu para kendini yaşatmıyor, ölü bir para oluyordu.

O zamanlarda hemen hemen  hiçbir şeyin satın alınması gereksizdi.iktisat için az para yeterliydi. İnsanlar kendi ihtiyaçlarını kendileri yetiştirirler, eşyalarını kendileri yapardı ve zanaatkar serfler direk malikaneye bağlıydı. Ancak bu dönemde mübadele aracı olarak mal değiş-tokuşu geçerliydi. Bunun için mahalli pazarlar kurulurdu. Ticaret bu dönemde çok kısıtlı idi. Nedenleri ise yollarda ulaşımın kötü, haydutların varlığı ve feodal beylerin aldığı vergilerdi. Ayrıca ölçü ve değerler bölgeden bölgeye değişiyordu. Bu yüzden ticaret 11. yy’ a kadar gelişemedi ve bu zamanda değişim başladı. 12. yy’ da ise haçlı seferlerinin başlaması ve doğudaki zenginliğin fark edilmesi tüccarlığın önüne bir yol açtı.

Haçlı seferlerine kadar olan dönemde feodal sistem çökme aşamasına gelmiş, nüfus ve sefalet yaygınlaşmıştı. Roma kilisesi serveti daha da büyütmek ve bu sosyal problemleri aşmak için din kisvesi altında haçlı seferlerini örgütledi. Bizans kilisesi ise toprak kaybını önlemek ve onları genişletmek için bu seferleri destekledi. Hem soyluları hem de çoğalan nüfusu istihdam etmenin de en güzel yoluydu: savaş.

Zamanla haçlılar sahildeki ticaret şehirlerini eli geçirdiler. Bu seferlerce savaşanlar, çalışanlar, dua edenler ve tüccarlar koca bir kıtaya yayıldı. Feodal uykudan uyanıldı ve Akdeniz ticaret yolu Müslümanlardan alınarak bu deniz doğu-batı ticaret yolu haline getirildi.
11. ve 12. yy’ larda  Akdeniz’ de ve kuzey denizlerde ticaret canlandı ama henüz ticari araçlar gelişmemişti. Sürekli bir mal talebi de gelişmemişti. Ancak mevsimlik panayırlar kalıcı ticaret için çok önemli bir adımdı. Bu panayırlar çok büyüktü ve bilinen bütün dünyadan gelen mallar satışa sunulmuştu. Feodal beyler de bu durumdan çok memnundular ve bunun kendilerini ve yörelerini zenginleştireceğine inanıyorlardı. Böylece onlarda ticareti geliştirici önlemler aldılar. Tüccarlardan ufak vergiler alıp, yolları koruyorlar, tüccarın güvenliği için birleşik anlaşmalar yapıyorlardı. Ayrıca bu panayırlarda mali işlemlerde yapılırdı. Sarraflar panayırlarda para tartar, değiştirir, ödünç verirlerdi. Sarraflık bir meslek oldu.12.yy’ dan sonra para kullanımı arttı ve ticareti teşvik etti. Böylece kapalı ekonomiler çok pazarlı ekonomilere dönüştüler ve bu ekonomilerde ortaçağın sonuna özgü bir çeşit para ekonomisiydi.

Ticari büyümenin en önemli etkilerinden biride şehirlerin büyümesiydi. İlk şehirleşme İtalya ve Hollanda’da  görüldü. Ticaretin genişlemesiyle de şehirler doğal olarak yol kavşakları ve nehir ağızlarında oluştu. Ticaretin genişlemesi iş kaynakları yarattı ve şehirler de birer çekim kaynağıydılar. Şehir hayatı malikane hayatından hele hele köy hayatından çok farklıydı. Bu farklılık çeşitli kurumsallaşmaları beraberinde getirdiler. Tüccarlar her türlü kısıtlamalara karşı loncalar kurdular. Kasabalılar özgürlük istiyorlardı. Toprak üzerinde mülkiyet hakkı ve satış hakkı istiyorlardı. Kendi mahkemelerini kurmak böylece malikane mahkemelerinden kurtulmak istiyorlardı. Zamanla lordlar gelişen düzene ayak uydurup bazı hakları satmaya başladılar. Çünkü egemen sınıf ve oyunun kuralları değişmeye başlıyordu. Lordlar sorun çıkarırsa da karşısında silahlı şehir halkını buluyordu. Tüccarların özgürlük propagandaları feodal düzenden sıkılmış halktan cevap alıyordu.bu isteklerini de birkaç yüzyılda elde ettiler. Tüccarlar feodal beylerden haklarını alırken kendi sistemlerini de kurmayı ihmal etmediler. Loncalar çok kuvvetliydi. Bir tekel gibi işliyordu ve bütün piyasaları denetliyordu. Tekelden olmayanların ise yaşam alanları yoktu. Bu tekel ilişkisini sürdürebilmek için devrimci çıkışlara gerek yoktu, otoritelerle aralarının iyi olması yeterliydi.

Ortaçağ başlarında faizle borç vermek yasaktı. Kilise bunun tefecilik ve günah olduğunu söylüyordu. Hıristiyanlıkta kazanç güdüsü olmamalıydı, bir insan bir başkasından ihtiyacı olduğu için yardım isterdi, iyi bir Hıristiyan’sa kar güdüsü olmadan kardeşine yardım edebilmeliydi. Ticaret kilisece de kabul gören bir şeydi ve tüccarlar haklarından fazlasını kazanmadıkça hiçbir sorun yoktu. ama kilise para bulur ve faizle borç verebilirdi.

İş alanını genişletmek isteyen tüccara daha fazla para gerekiyordu.fakat tefeciler ve bankerlerin faizle para vermesini istemeyen kilise bunu engelliyordu. Ama zamanla ekonomik sistemin değiştiğini anlayan kilise siyasi otoritenin de değişeceğinin farkına varınca söylemleri değişiverdi. Faiz günahtır diyen kilise ama’ larla, özel koşul’ larla cümlelerini bitirir oldu. Kilise öğretisinin yerini gündelik ticari ilişkiler aldı. Güçlenen tüccar sınıf karşısında inançlar, yasalar, kişisel ve toplumsal ilişkiler değişiverdi.

Ticari büyüme kırla kent arasında bir iş bölümü doğurdu. Biri  ticaretle uğraşır diğeri ise kendi besinini üretmeyin insanlara daha fazla tarımsal ürün yetiştirmeyi çalışırdı. Tarımsal üretimi arttırmanın iki iyi yolu vardı. Biri daha çok gübre kullanarak, toprağı sürmenin ileri yöntemlerini bularak eski topraktan daha azla ürün alabilmek; diğeri ise ekilmeyen alanları tarıma açmaktı. Böylece bataklıklar kurutuldu, ormanlar açıldı ve kazanılan topraklar tahıl yetiştirmek için tarıma açıldı. Bu gelişmeler kiliseler ve toprak beyleri tarafından da sevindiriciydi çünkü zaten sorun olabilecek göçmenler bu topraklarda istihdam edilebiliyor ayrıca bu topraklardan vergi alınıp kar elde ediliyordu. Serfler de artık kötü emek hizmetleri yerine serbest, para rantına dayalı toprak bulabiliyorlardı. Ayrıca çok çalışıp para kazanırlarsa lordlara karşı yükümlü oldukları bazı angaryalardan para vererek kurtulabiliyorlardı. Lordda özgür emeğin özgür olmayan emekten daha karlı olduğunu anlayabilmişti. Ama hala direnen bazı lordlarda vardı. Özgürleşmenin baş düşmanı kiliseydi ve serflerle üzerinde çalıştıkları toprakları serbest bırakmak istemiyorlardı. Lordlar ise hazır paradan daha çok hoşlanıyorlardı. Köylüler sık sık kiliseye ve topraklarına saldırıyorlardı ve özgürlük verilmeyince zorla alıyorlardı. Artık özgürlük kapılarına kadar gelmişti. Bunda o dönemde ortaya çıkan salgın hastalıklarında önemi vardır. Köylüler öldükçe, sağ kalan köylülerin emekleri değer kazandı. Emek azaldıkça talebi yükseldi. O dönemin yasaları da iktisadi güçlerin ilerleyişini durduramıyordu. Böylece egemenlerle köylüler arasında çatışmalar çıktı. İnsanlar yeni iktisadi düzenin iyiliğine inanmışlar ve özgürlük için savaşıyorlardı. İsyanlar bastırıldı, binlerce köylü asıldı ama sonunda yeni ekonomik güçler feodalizmi yıkmıştı. 15.yy. sonuna kadar birçok köylü tam özgür oldu. Toprağın alınıp satılması feodal düzeninde sonu oldu.

Endüstri evde yürütülüyordu. Zamanla şehirlerin büyümesi ve para kullanımıyla ustalar çiftlikten ayrılıp zanaatla geçinmeye başladılar. Ustaların yardımcıları çıraklar ve kalfalardı. O zamanlarda bir iş kurmak için fazla para gerekmiyordu. Şehirlere gelen ustalar kendi işlerini ve loncalarını kurdu. Ustalar ve yardımcıları aynı örgütte söz söylüyorlardı. Çünkü işçinin çıkarı patronun, patronun çıkarı işçinin çıkarıydı fakat bu uzun sürmedi. Bir süre sonra kalfalar kendi loncalarını kurdular. Esnaf loncalarının bazı kuralları vardı. Bu örgütlenmeler kendi üyelerinin iyiliğini gözetiyordu. Üyeler birbirlerine rakip değil dost olmalıydılar çünkü rekabet daha az kar demekti ve patronlar birliğinden herkes kar ediyordu. Bu teşkilatlarda kendilerine mahsus zanaatların hepsinin kendi tekellerinde olmalarını istiyordu. Toplumun bütün yapıları bu sisteme ayak uyduruyordu. Kiliseler bile lonca yönetmeliklerine uymak zorundaydı. Loncalarda kurallar ve cezalar hep kötü işin önlenmesi içindi. Piyasanın tartı, ölçü ve hammaddelerini incelerlerdi. Hatta bazı loncalar mallarına helal mührü vurdururdu. Bir lonca tekelini aşırı kar için kullanırsa şehir yönetimi ayrıcalıklarını elinden alıverirdi. Fakat zamanla ekonomik düşünceler ve alışkanlıklar değişti  ve helal fiyat yerini piyasa fiyatına bıraktı. Zamanla büyük ve küçük loncalar ortaya çıktı. Büyük loncaların yöneticileri siyasal erki de ellerine alarak şehrin gerçek yöneticileri oldular. İşçilikle patronluk arasındaki statüsel fark git gide büyüyordu. Usta olmak için daha fazla para ödemek gerekiyordu. Bir dönem önce feodal beylerin egemenliğini kırmak için elele veren zengin, yoksul, tüccar, çırak, usta özgürlük denen şey için savaşmışlardı . ama sonuçta zafer yine üst-egemen sınıfların oldu. Alt-köle sınıflar sadece efendilerini değiştiler. Lordun yerini zenginler aldı. Batı Avrupa’ da isyanlar baş gösterdi. Ama çoğu yerde yerel zenginler galip geldi ve loncalar çöküş evresine geçtiler.

15.yy.’ da orta sınıflar güçlenmişlerdi. Orta sınıfsa düzen ve güvenlik istiyordu. Bu da merkezi bir otoriteyi, ulusal bir devlet anlayışını besliyordu. Krallar şehirlilerle iyi anlaşmaya başladı. Şehirler krala borç veriyor, kralda paralı ordu kurup güvenliği sağlıyordu. Bu ulusal vergilendirme egemenlerin çok hoşlarına gitmişti. Krallar loncaların ayak bağı olduğu kanısına varıp onları dağıtmak için mücadeleye başladılar. Ve ulusal devlet bu mücadeleyi kazandı, ulusçuluk duygusu oluştu. Ama kilise bu ekonomik sisteme hala inatla direniyordu. Kilise bütün denge gücünü krallara devretmek zorunda kalmıştı. Eskiden eğitimi kilise verirken şimdi tüccarlar bu işi halledebiliyorlardı ve kilise yasalarının yerini de eski Roma hukuku alıvermişti. Orta sınıf, gelişmelerin önünde Katolik sistemin ve feodal düzenin takoz olduğunu biliyordu. Bu kiliseye saldırının önünü açtı ve bu mücadele Protestan reformu adı altında yürütüldü. Feodalizme karşı ilk önemli savaş başlamıştı.

Zamanla kral paranın değerini düşürmeye başladı. Fiyatlar artmaya başladı. Krallar altın ve gümüşü ülke içinde tutmaya çalışıyor, madencilere özel ayrıcalıklar vererek var olan miktarı çoğaltmaya çalışıyorlardı.  Artık ekonomik birim değişmiş, toprağın yerini altın ve gümüş gibi mübadele araçları almıştır. Altın ve gümüş ticari gelişme için çok önemliydi. Bu maden yataklarının keşfine yol açtı. Bu keşiflerse ticaretin yeniden büyümesine yol açtılar. O dönemde doğu mallarının fiyatları çok yüksekti ve bu mallar Venediklilerin tekellerindeydi. Başka batı Avrupa ülkeleri Hindistan’ a Venedik denetiminde olmayan bir yoldan erişmeyi denediler. 1948’ de Hindistan’ a deniz yolu keşfedildi. Ticaretin yönü ve yolları da  değişmişti artık. Ancak tüccarların önünde sermaye birikimi gibi bir sorun vardı. Büyük paralar olmadan Afrika, Asya, ve Amerika gibi uzak ve geniş topraklarda ticaret yapmak olanaksızdı. 16. ve 17. yy tüccarları da bu sorunu anonim şirketler çözerek aştılar. Şirket kendisinin ticaret yaptığı bir bölgeye başkalarının burnunu sokmasından hiç hoşlanmıyordu. Genişleyen ticari ihtiyaçları karşılamak için gerekli mali mekanizmalar ise 16.yy.’ da tüccarlar ve bankalar tarafından hazırlanıyordu.

16. ve 17. yy. lar sefaletler çağıydı.bunun başlıca nedenleri savaşlar ve Amerika’ydı. Amerika’dan İspanya’ ya gelen çok sayıda gümüş , paranın değerinin düşmesine, fiyatların yükselmesine yol açtı ve bu en çok tüccarların işine geldi. Masrafları atmasına karşın kazançları da artmıştı. Harcamaları sabit olan ama sattıklarının fiyatı yükselmiş olanlarda karlı çıkmışlardı. Hükümet ise dardaydı gelir sürekli aynıydı ama masraflar artıyordu. Kral vergileri arttırmak bir yana dursun zengin sınıfa tavizler vermek zorunda duruyordu. Ücretli işçilerin ise maaşları paranın değerinin düşmesiyle erimişti. Topraktan sabit geliri olanlar da darbe yemişlerdi ama kurtuluşun iki yolu vardı: rant yükseltme ve toprağı çevirme. Akıllı çiftçiler toprakları tek parçada toplayıp etraflarını çitle çeviriyorlardı, bunun kimseye zararı yoktu ama eğer çevrilen toprakta tarım değil de daha az emek isteyen ama daha çok kar getiren işler yapılıyorsa, hayvancılık gibi, o zaman yoksul halkın hali haraptı, çünkü bir sürü tarım işçisin işsiz kalacaktı.
Toprak rantı ve vergiler geleneksel yasalara göre ayarlanıyorlardı ancak fiyat devrimiyle birlikte lordlar da vergileri yükseltir duruma gelmişlerdi. Verisi yükselen toprakta çalışan köylü bunu ödeyemiyor, toprağından uzaklaştırılıyor ve lordda bunun üzerine ya toprağı satıyordu veya başkasına yeniden daha yükseğe kiralıyordu. Çevirmeye karşı yasalar çıkarıldı, kötü tutumlar engellendi ama yasalar pek geçerli olmadı. Toprağın, üzerinde harcanan emeğe göre önemli olduğu fikri kalktı ve paranın dönemsel önemi anlaşıldı. Çevirme çok büyük acılara yol açtı ama tarım genişleme imkanlarını da genişletti.

Pazar genişledikçe, üretilen malları tüketiciye ulaştırmakla yükümlü aracıları ortaya çıkardı. Bir önceki üretim tarzında lonca ustası malı üreten, tüccar, işveren, formen ve dükkancıydı. Ama aracılık kurumu gelişince loncanın işlevleri üçe indi: işçi, işveren,ve formen. Aracı sadece malı tüketiciye sunmakla kalmadı ve hammaddeyi de üreticiye sunmaya başladı. Sonra da tamamlanmış ürünleri toplayıp satışa sundu. Aracılık kurumu üretim tekniğini yeniden şekillendirdi. Buna göre her işçinin yapacağı özel bir iş vardır. O işi defalarca yaparak o işin uzmanı olur. Bu zamandan tasarrufu sağlarken, üretimi de hızlandırır. Bu tekniğin karşısında lonca vardı, çünkü lonca aşırı karı hedeflemiyordu ve böyle bir yabancılaşmaya da bilmeden de olsa karşıydı. Bu yüzden yıkılmaya mecburdu ve sonunda yıkıldı da.

Aracının eve iş verme tekniğiyle birçok yoksul köy ayakta kalabildi. Bu iş için sermayeyi örgütleyen adam ise bildiğimiz kapitalistti. 16. 18. yüzyıllar arasında zanaatkarlık kurumu yok olmaya başlamıştı. Onların yerini kapitalist-tüccar-aracı-müteahhide gitgide bağımlaşan ücretli bir sınıf aldı. Endüstrinin örgütlenmesinin başlıca dört aşaması oldu. Ev ve aile sisteminden lonca sistemine oradan eve iş verme sistemine oradan da fabrika sistemine geçildi. Ama bu mod-a-mod bir geçiş olmadı. Bazı endüstriler bazı aşamaları atlayarak son noktaya geldiler.

16. yüzyılın en zengin ülkesine ve neler yaptığına bakarsak artık bir ülkenin kendi zenginliği neler yapması gerektiğini çok daha kolay anlarız. Merkantilizm devletin servet ve kudret kazanması için uyguladığı bir takım yayılmacı uygulamaların teorisiydi aslında. Buna göre bir ülkenin zenginliği sahip olduğu toprak veya sabit mülkle değil, altın gümüş ve parayla ölçülüyordu. Maden yatakları aşırı önem kazanmıştı. Ellerinde maden olmayan ülkeler için çözüm ithalatı kısıp ihracatı arttırmak aradaki farkı da nakit olarak cebe indirmekti.

Eldeki madenlerin dışarıya çıkmaması için hükümetler ellerinden geleni yapıyorlardı. Endüstri kurmak için beyin takımları oluşturuluyordu. İhraç mamulleri için hükümet prim veriyordu. Bazen de belli eşyaların yurda girmesi yasaklanıyordu. Usta işçilerin memlekete yerleşmesi teşvik ediliyordu. Yerli zanaatkarların yurt dışına çıkmalarına da izin verilmiyordu. İcatlar önem kazanmıştı. Çünkü bir icat daha hızlı ve daha ucuz üretimdi, bu da para demekti. Merkantilistler yurdun insanlarının bakımlarına önem verdiler. Savaşlarda iyi olmaları gerekiyordu. Ayrıca yeni savaş araçları gemilerdi, ayrıca da ticarette de çok işe yarıyorlardı. Gemicilik teşvik edildi. İspanyanın çökmesiyle Hollanda güçlendi, gemi yapımında da öndeydi. İngiltere ve Fransa bu gelişmeden rahatsızdı. Amerikalılar da kendi ticaret filolarını kurdular. Orada ki kolonistler de anayurtla mücadele edebilecek her türlü endüstriyel önlem için gereken yasaları çıkardılar. Bu sistemde bir ülkenin kazancı bir diğerinin kaybıydı. Altın, büyüklük ve şan ulaşılması gereken şeylerdi. Çünkü artık değerler değişmişti.

18.yy da yavaş yavaş merkantilist teori de değerini yitirmeyi başlıyordu çünkü artık ticaret genişlemek zorundaydı ve zenginlik oturup yönetenlerin değil, çalışıp ticaret yapanların olmalıydı. Devletin zenginliği ülkeden çok birkaç yöneticinin zenginleşmesiydi. Tüccarlar serbest ticaret istiyorlardı. Nicholas Barbon, Dudley North, Joseph Tucker merkantilistlere karşı çıkıyordu. Onlara göre bir iki gözü doymaz yönetici için ulusun ticareti baltalanıyordu.. David Hume ise hazinenin büyüklüğünün ülkeye kalıcı bir avantaj sağlamadığını savunuyordu ve açıklamalarıyla da merkantilist iddiayı çürüttü. Endüstri en çok Fransa’da denetlendiğinden merkantilizme karşı ilk muhalefette bu ülkede yeşerdi. bu denetim denetimsizlik talebini doğurdu. Gournay ‘bırakın bizi’ diyordu. Fizyokratlar özel mülkiyetin peşine düştüler. Toprağın mülkiyeti ise kutsaldı. Onlara göre endüstri kısır tarım ise verimliydi. Adam Smith iş bölümü ve uzmanlaşmanın önemine değindi. Ona göre iş bölümüyle birlikte üretkenlik artacaktı. İş bölümü pazarın genişliğine göre büyüyüp daraldığı için denetlenebilirdi de. En önemlisi de serbest ticaret pazarı alabildiğince genişlemekteydi.

18.yy da  Fransız hükümeti zenginleri vergilendirmeyip yoksullardan vergi alıyordu. Fransız hükümeti mali sıkıntıya girince bazı Fransız ayrıcalıklılardan da vergi almayı akıl ettiler. Ama ayrıcalıklıların hiç niyeti yoktu. Rahipler ve soylular ayrıcalıklı, halk ise ayrıcalıksız sınıftı. Köylüler gelirlerinin yüzde seksenini vergi olarak veriyordu. 1789 yılında ise Fransız ihtilali patlamak zorundaydı ve patladı da. Köylüler biraz da olsa toprak sahibiydiler. Engelleri kaldırabilmek ve biraz daha fazla özgürlük için öncülere ihtiyaç vardı ve aradıklarını orta sınıfta buldular. Devrimden en kazançlı çıkması gereken ve doğal olarak da çıkan sınıfta orta sınıf, burjuvazi oldu. Yetenekli, kültürlü, paralı insanlardı ancak istedikleri toplumsal statüye ulaşamıyorlardı. Devlete borç vermişlerdi ve şimdi geri istiyorlardı. Soyluların ayrıcalıkları kaldırıldı, ama iş ayrıcalıkları bunun yerine geçti. Burjuvalar özgürlük , eşitlik kardeşlik nidalarıyla bu devrimi gerçekleştirdiler. Feodalizme karşı uzun bir savaş verilmişti. Protestan reformu, İngiliz endüstriyel devrimi ve Fransız devrimi birbirlerini izlemişlerdi. Feodalizmin yerini malların serbest mübadelesine dayanan, öncelikle kar etme amacı güden, değişik bir toplum burjuvazi tarafından kuruldu.bu kapitalizmdi.

Para tekrar kar karşılığı satmak üzere mal veya emek satın almakta kullanıldığı zaman sermaye olur. Kapitalist kazançla satmak üzere işçinin iş gücünü satın alır, ama iş gücünü satamaz. Sattığı ürüne dönüştürülmüş mallardır. Kapitalist üretim araçlarının sahibidir. Sermayesi iş gücü satın aldıkça büyür. Kapitalist dönemden önce sermaye en çok ticaret yoluyla büyümüştür. Kapitalist örgütlenme ilk önce İtalya da örgütlendi. Hollanda ise 17.yy’ ın başlıca kapitalist ulusuydu. İngiltere ise ondan sonra gelen başlıca kapitalist ülkeydi. Kolonilerle ticaret anayurdu zengin etmişti. Avrupa tüccarların ilk servetleri böyle oluştu. Sermaye birikimi kaynaklarından biri de canlı insan ticaretiydi. Zenci köle ticareti 16. yy ın başında Portekiz’ de başlamıştı. Ticaret, fetih, korsanlık, yağma, sömürü kapitalist üretimi başlatmak için gerekli sermaye birikimini sağladı. Yeterli emeğe ihtiyaç vardı. İşçilerin elinden üretim araçları alındı ve yeterli iş gücü sağlandı. 18. ve19. yüzyıl da çevirme yeniden başladı. Artık yasal bir biçimde yürütülüyordu. Topraktan kovulan alt tabaka insanlar için şehirde işçi  olmaktan başka seçenek kalmamıştı.

Bu dönemde bilim, hukuk, eğitim ve din değişti. Eskiden zenginlerin cehenneme gideceği söylenirdi. Bu fikir tabi ki değişti. Tasarruf ve yatırım kapitalist toplumda tanrı uğruna yapılması gereken şeyler haline geldi. Dünyada zengin adam artık tasarruf yapabilirse cennete gidebilirdi. Sermaye emekçi sınıfıyla birleşince endüstriyel kapitalizmin başlangıçları ortaya çıktı. Böylece modern sistem doğdu.

Buharla çalışan makineler sayesinde fabrika sistemi geniş çapta büyüdü. Üretimde gözle görülür bir artış oldu. 18. yy da İngiltere’ nin nüfusu çok arttı. Bunun nedeni ölümlerin azalması ve tarımdaki ilerleme sayesinde insanların daha iyi beslenmesiydi. Tarım devrimi gerçekleşmişti. Şalgam ve yonca ekiminin başlamasıyla toprağın dinlendirilme sorunu çözüldü. Sığırlar için kışlık yemde bulunmuş oldu. Pulluklar, tırmıklar tarıma girdi. Çevirmeler, yeni aletler bu gelişmelere yol açtı. Nüfus artışı çiftçiliğin karlı hale gelmesini de sağladı. Ulaşımda da devrim yaşandı. Ucuz, hızlı ve düzenli bir ulaşım gerekiyordu. 18. yy da yol yapımında ilerlemeler ve kanal yapımı başladı. Ulaşımdaki devrim aynı zamanda dünya pazarının iç Pazar olmasını da sağladı. Nüfustaki büyüme, ulaşımda , tarımda ve endüstride devrim hepsi birbirlerine bağlıydı.

Makinelerin gelişi ve fabrika sistemiyle zenginler daha zenginleşirken, üretim araçlarından yoksun kalan fakirler daha da fakirleşti. İşçilerin günde on altı saat çalıştıkları oluyordu. Fabrika disiplinine alışmaları da zordu. Çok az ücret alıyorlardı. Çalışma saatlerinin kısalması için mücadele ettiler. Çözümü makineleri kırmakta gördüler. Ama makineleri kıranlara idam cezası getiren bir yasa çıkarıldı. Makine kırmanın çözüm olmadığını anladılar. Dilekçeler yazdılar ama ondan da sonuç alamadılar. Bazı yeni yasalar çıktı ama işçinin lehine hiçbir zaman uygulanmadılar. Yasa yapanları seçmek için oy hakkı istediler. Zamanla talepleri yavaşta olsa gerçekleşti. Bunda sendikaların etkisi büyük oldu. Sendikacılık, en fazla endüstrileşmiş ülkelerde en güçlü olmuştur. İngiltere, Fransa, Almanya ve Birleşik Devletlerdeki yasalar sendikalara büyük güçlükler çıkardı. Yasalara göre, ücret yükseltmek için birlik kurmak yasaktı. Sendikalar baskılara karşı ezilmedi. Üyeler hapsedildi, paralara el kondu ama yine de yaşadı.

İngiltere’ deki endüstri devrimi sırasında bazı iktisadi teoriler oluştu. Bunlara klasik iktisat diyoruz. Adam Smith bu klasik okulun kurucusu sayılır. Adam Smith iş adamına, karı için çalıştığı sürenin her anında, aynı zamanda devlete de yardım ettiğini söylüyordu. Kendi adınıza çalıştığınızda genel iyiliğe de hizmet edersiniz diyordu. Hükümetin işlevi ise asayişi muhafaza etmek ve mülkiyeti korumaktı.

Malthus’ a göre çalışan sınıfların yoksulluğunun nedeni, nüfusun geçim kaynaklarından daha hızlı artmasıydı. Ona göre çözüm ‘ahlaki kısıntı’ dı. İşçiler çok fazla ürüyorlardı ve erken evlenmemeliydiler. Yani yine suç onlarındı. David Ricardo, Adam Smith’ den sonra en güçlü klasik iktisatçıydı. Ona göre işçiler hiçbir zaman artmadan ve azalmadan sayılarını devam ettirebilmeleri için gerekli olandan fazlasını kazanamayacaklardı. O zamanlar İngiltere’ yi tahıl yasaları karıştırmıştı. Taraflar toprak sahipleri ve imalatçılardı. Toprak sahipleri buğday fiyatlarının yüksek olmasını, imalatçılarsa düşük olmasını istiyorlardı. Toprak sahipleri fabrika koşulları ve iş saatleriyle ilgilenmeye başladılar. Çalışma süresini kısaltıp, koşulları düzelten bazı yasalar meclisten çıkarıldı. İşçiler ücretlerin artmasını istiyorlardı. Mill’ e göre ücret fonu yükselmedikçe veya işçi sayısı yükselmedikçe bu imkansızdı. Amerikalı iktisatçı Francis Walker bunu çürüttü. Ona göre ödenecek ücreti ürünün değeri ve üretim belirlerdi.

İngiltere’ de ortaya çıkan uluslar arası serbest ticaret başka ülkelere de etki etmeye başlamıştı. Uluslar arası serbest ticaret kurulursa İngiltere ile eşit düzeyde bulunmayan ülkelerin ona yetişmelerinin çok zaman alacağını gördü. Uluslararası iktisada karşı ulusal iktisadı savundu. Fikirleri Almanya ve Birleşik Devletlerde büyük etkiler yarattı. Klasik iktisat 19. yy ın 2. yarısında gücünü kaybetmeye başladı. Bu sıralarda klasikçilerin ilkelerinin bazılarını kabul etmekle birlikte bunları değişik sonuçlara vardıran birinin eserleri ortaya çıktı. Bu kişi Karl Marx adında bir almandı.

Ütopyacı düşünürlerin en önemli birinci ilkesi kapitalizmin kaldırılmasıydı. Çünkü israfa yol açıyordu, adaletsizdi ve plansızdı. Ütopyacılar üretim araçlarının ortak mülkiyetini iyi bir hayatın üretiminin aracı olarak görüyorlardı. Bu sosyalizmdi. Bu sırada Karl Marx geldi, o da sosyalistti. İşçi sınıfının durumunun düzelmesini istiyordu. Marx, sosyalizmin toplumdaki belirli güçlerin işleyişinin sonucu olarak ve ancak örgütlü, devrimci bir işçi sınıfının eylemiyle geleceğini düşündü.

Endüstri devrimi sırasında burjuvazinin toprak sahiplerine karşı kullandığı emek-değer teorisi bir anda Marx’ ın karşı tezleriyle burjuvaların suratına çarpıldı. Toprak sahiplerini çalışmadan para kazanmakla suçlayan burjuvazi Marx’ ın tezlerine cevap vermekte gecikmediler ve Kapital yayınlandıktan hemen sonra İngiliz Stanley Jevons, Avustralyalı Karl Menger, İsviçreli Leon Walres hemen  hemen aynı zamanlarda marjinal fayda teorisini emek değer teorisinin karşısına çıkardılar. Bu teoriye göre tüketim arttıkça tüketilen maldan alınan marjinal fayda sürekli düşüyordu. Yeni bir iktisadı bu teori üzerine inşa ettiler en azından teorisini…

Rekabet liberaller için en önemli şarttı ama rekabetin de karın önünde en büyük engel olduğu kesindi. Neden üreticiler risk alsınlar dı ki? Bunun sonucunda şirketsel birleşmelere gidildi. Bu birleşmelerin yasal olduğu yerlerde kartel adlı birleşmeler oluştu. Almanya en güzel örnektir. Birleşmelerin yasak olduğu yerlerde ise tröst adı altında birleşmeler gerçekleşti ( ABD). Bu örgütlenmeler rekabeti yok etti. Zaten amaç da oydu. Bu birleşmeler meta stoklarını ve piyasa fiyatlarını denetliyorlardı. Tam anlamıyla birer tekeldiler. Tekelde arz ve talep birbirine uydurulur, fiyatlar sabit ve piyasa bağlıdır.

Marx banka tekellerini de görmüştür. Bankalar başı boş gezen paraları bir arada toparlayabilmek ve bunları kapitalistlerin hizmetine sunmak içindir. Sermayelerin merkezileşmesinin özgül makinesidir. Endüstriyel tekeller banka tekellerine yol açmıştır. Artık eski tip serbest kapitalizm tekelci kapitalizme, yurt içi üretimler yurt dışı pazarlara dönüşmüşlerdir. Bir süre sonra yurt içi üretimler yetmemiş ve çeşitli nedenlerle yurt dışına açılmışlardır. Bunun nedenleri mamul fazlalarının dışa satılma isteği, hammadde kaynaklarını denetleme isteği ve sermaye fazlasını dışarıda daha karlı değerlendirme olanağıdır.

Sermaye neye ihtiyaç var diye sormaz, paradan ne kadar kazanabilirim diye sorar. Kapitalizm hiçbir zaman kitlelerin hayat standartlarıyla ilgilenmez, tabi bu işte de kar görmezse… Uygarlık taşıma adına kapitalist çıkarlar için İtalya Habeşistan’ı, Japonya da Çin’ işgal etmeye kalkmıştır. Üç kıtada çeteciliğin adı modernleştirme olmuştur. Alman, İtalyan ve Japonların geç kalmaları yeni emperyalizmin örneklerini sergilemelerine yol açmıştır.

Tekelci kapitalistlerin dünyayı paylaşması kişisel kötülüklerinden değil de erişilen yüksek yoğunlaşma derecesi yüzünden, daha çok kar etmek için bu yöntemi seçmelerine yol açar. Ve dünyayı, sermayeye, kudrete göre paylaşırlar. Ama kudret ekonomik ve politik gelişme derecesine göre değişir.

1929’ da ki ekonomik bunalımı Marx ve Engels’ in Komünist Manifesto’ da görmeleri Marxist yöntemi iktisat dünyasında indirilemez bir yere çıkarmıştır. Kapitalizm öncesi ve sonrası buhranlar arasında çok önemli zıtlıklar vardır. Öncesinde fiyatlar arttığında, kıtlık olduğunda ve üretim yavaşladığında buhranlar oluşurdu ama kapitalist buhranlar daha insanlık dışı buhranlardı. Çünkü bunların tam tersi gerçekleştiğinde buhranlar başlıyordu. Çünkü mallar kullanmak için değil mübadele için kullanılıyordu. Karlılık esastı. Üretimin sınırlarını aç karınlar değil, para dolu keseler belirlemekteydi. Satın alamayan emek ve onun sahibi ölmek zorundaydı. Sorun mal üretmek değil, para yapmaktadır. Her şey kara göre belirlenir. Mal üretmekse karlı bir iş olduğu için bu kadar ilgi görmüştür. İş ekonomisinin hakim olduğu yerde ufukta kar görülmüyorsa orada bir gelişme beklemek hayal kurmakla aynı şeydir.

Sistemin sorunlarının sistemin dışında sorunlar olduğunu ileri süren iktisatçılar ın fikirleri değişiktir. Jevons kapitalizmin sorunlarını güneşin radyasyon yaymasına bile bağlayabilmiştir. Pigau ise sistemin sorunlarının, iniş ve kalkışlarının yatırımcının psikolojisine bağlı olduğunu savunmuştur. Keynes ise mübadele sisteminin kusurlarından ve dengesizliğinden dert yakınmıştır. Ona göre dolaşımdaki para artan mal akışına ayak uydurabilmelidir. Kusursuz para sisteminin olabilirliğine inanır. Hobson’ a göre zenginlerin biriktirmesi ve buna karşın işçilerin satın alma güçlerinin olmaması malların yığılmasına ve krize yol açmıştır. Marxizme göre de kapitalizmin bunalımı işte bu çelişkide yatmaktadır. Bu sistem dışı bir sorun değil sistemin tam da iç çelişkisidir. Çünkü yatırım biriktirmeyi gerektirir, kar düşük ücretleri gerektirir. Kapitalizmin üretim ve çöküş teorisinin temeli ve kendisi birdir. Artı değeri ve kar oranında azalma eğilimini bulmuştur.

One response to this post.

  1. Güzel paylaşım,teşekkürler

    Cevapla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: