Archive for the ‘Sosyoloji’ Category

Estetik beğeni çabayla olur

İnsancıl Dergisi’nden Mehmet Akkaya’nın sorularını cevaplandıran Ömer Naci Soykan estetik deyince özetle “estetik obje, estetik subje, estetik tavır ve değer gibi estetiğin temel kavramlarını bilmek, hatta estetik olmayan tavırları bilmek gerekir” dedi. Okumaya devam et

WITTGENSTEIN –İKİNCİ DÖNEM

Wittgenstein-Dil Oyunları

Ömer Naci Soykan

Wittgenstein‘ın sonraki dönem düşüncesinde, öncekine göre en temel değişme, onun dil kavrayışında ve bu çerçevede anlam anlayışında olur. TLP (Tractacus Logico-Philosophicus) (Wittgenstein’ın Birinci dönem felsefesini içeren yapıtı)’ye göre dil, olguların ve bütün olarak da gerçekliğin resmidir. ” anlam” bu resmin kendisi, “gösterim” adın gösterdiği şeydir. Dil, olguların mantıksal biçimini yansıtır. Buna göre, demek ki olgular, mantıksal biçime sahiptirler. Bu düşünceler, Wittgenstein’ın ikinci döneminde tamamen terkettiği düşünceler arasında başlıca olanlardır.

İkinci dönemi başlatan ve aynı zamanda çağımız felsefesinde yeni bir sayfa açan Felsefe Araştırmalarında ve diğer yazılarda, sözü edilen değişikliği ve tüm boyutlarıyla bu yeni dönem düşüncesini, belli başlı kavramlar yoluyla, çalışmamızın bu ikinci bölümünde, alt bölümlere ayrılmış olarak sistematik tarzda göstermeye çalışacağız. Okumaya devam et

Siyasal Sistemler Siyasal Uzlaşma ve Çatışma

Ahmet Taner Kışlalı
Siyasal Sistemler
Siyasal Uzlaşma ve Çatışma
Ahmet Taner Kışlalı, 1939 yılında Zile’de doğdu. Kabataş Lisesi’nden sonra AÜ SBF’yi bitirdi. Paris Üniversitesi’nde Anayasa Hukuku ve Siyaset Bilimi dalında doktora yaptı. 1972 yılında doçent oldu.

1977′de CHP listesinden İzmir milletvekili seçildi. 1978′de Bülent Ecevit hükümetinde Kültür Bakanı olarak yer aldı. 12 Eylül sonrasında üniversiteye dönerek 1988′de profesörlüğe yükseldi. Uzun süre AÜ İletişim Fakültesi’nde Siyaset Bilimi dersleri veren Kışlalı, Nokta dergisinde ve Cumhuriyet gazetesinde köşe yazıları yazdı. Ahmet Taner Kışlalı 12.10.1999′da bombalı bir suikast sonucu ETÖ tarafından öldürüldü. Okumaya devam et

SOREN KIERKEGAARD

SOREN KIERKEGAARD

1813-1855 yılları arasında yaşamış olup, varoluşçu felsefenin öncüsü olarak tanınan Danimarkalı filozof.

KIERKEGAARD’IN ÖNEMLİ ESERLERİ

Ya-Ya Da:

Yaşamdan Bir Parça

(1843)

Korku ve Titreme

(1843)

Kaygı Kavramı

(1844)

Felsefe Parçaları

(1844)

Yaşam Yolunun Durakları

(1845)

Aydınlanmanın geliştirdiği doğa bilimlerini örnek alan bilgi ve akılcılık anlayışına şiddetle karşı çıkan Kierkegaard, Aydınlanmanın nesnelliği vurgularken, geleneksel din ve ahlakın hakikatlerine karşı aldığı düşmanca tavırdan rahatsız olarak, öznel hakikatin önemini vurgulamıştır. Hegel gibi, inanç ve aklı, hümanist bir teolojiyle daha yüksek bir düzlemde uzlaştırmaya çalışmak yerine, inançla aklın uzlaşmaz olduğunu savunan ve inançla akıl arasındaki yarığı daha da genişleten Kierkegaard, fideizm yoluna girmiştir.
Başka bir deyişle, rasyonalist bilgi görüşüne karşı çıkan, nesnel bilgi idealinin içsel yaşama, bireyin öznel deneyimine kör olduğunu savunan, onun insan yaşamını anlamaya hiçbir katkısı olmadığını söyleyen Kierkegaard’a göre, rasyonalist sistemler gerçekliğin tümünü bir düşünce sistemi içine sıkıştırır, herşeyi akla indirger; akıl dışındaki öğeleri ve hepsinden önemlisi varoluşu unutur. Varoluş terimini Kierkegaard insan için kullanır, zira var olmak belirli bir birey olmak, çabalayan, alternatifleri hesaba katan, seçen, karar veren bir birey olmak anlamına gelir. Aklı, toplumu, vb, ön plana çıkartan bir felsefe kişiselliği, kişisellik ilkesi olan varoluşu, insanın varoluşunu meydana getiren öğeleri hiç dikkate almaz.. Oysa gerçek felsefe derinden derine kişisel bir özellik taşımalıdır. Felsefe genel olana değil, özel olana, nesnel olana değil de öznel olana yönelmelidir. Okumaya devam et

Soren Kierkegaard (1813-1855)

kierkegaard

1813 de Kopenhag’da doğdu.Babası zengin bir Protestan tüccardı.Kopenhag üniversitesinde teoloji ve felsefe eğitimi gördü.Üniversite yıllarında sıkı Lutheryan dinsel pratiğini terk ederek ,Kopenhag’ın sosyal çevresini oluşturan ünlü  kafe ve tiyatrolarında görülen tanıdık bir figür oldu ise de 1838’de babasının ölümünü takiben teoloji çalışmalarına geri dönme lüzumu hissetti. 28 yaşında(1840) kendisinden 10 yaş küçük bir hanımla (Regine) evlenmek üzereydi. Ancak evlilik kurumunun, onun gibi içinde felsefi bir misyonun çağrısını taşıyan ,karmaşık bir kişilikle bağdaşmadığı düşüncesine kapılarak nişandan ve evlenmekten vazgeçti. Kendisi için dönüm noktası olabilecek bu deneyiminden sık sık eserlerinde bahsetmiştir.Aynı dönemde Lutheryan bir papaz olmak istemediğini de fark eden Kierkegaard ,babasından kalan miras sayesinde kendisini yalnızca felsefeye verme imkanı buldu.Böylelikle hayatının kalan 14 yılında yirmi kadar eser verebildi.Kierkegaard eserlerini ,pek çoğunu takma adlarla yazdığı denemeler ,aforizmalar,meseller,hayali mektuplar,günlükler gibi edebi biçemlerde vermiştir.

Okumaya devam et

Henri Louis Bergson

Henri Louis Bergson, 18 Ekim 1859′da, Yahudi kökenli Polonyalı bir babayla İrlandalı annenin çocuğu olarak Paris’te doğar. Annesinin konuştuğu dil nedeniyle İngiliz dilini öğrenir. İlköğrenime Londra’da başlar. Dokuz yaşında Paris’e gelirler, liseye burada devam eder. 1878′de Ecole Normale’e kabul edilir. Felsefe eğitimi alırken, matematik yarışmasında Pascal’ın çözümsüz bıraktığı bir problemi çözer. Yorucu bulduğu matematik yerine felsefeyle uğraşmaya karar verir.

Okulda dönemin tanınmış filozoflarından Olle Loprune’nun, Emile Boutreaux’un öğrencisi olur, onlardan etkilenir. Loprune, koyu bir katoliktir, döneme egemen olan pozitivizm eleştirisi yapar. Boutreaux’sa determinist (gerekirci) bilim-dünya görüşü karşısında zorunsuzluğu savunur. Okumaya devam et

Oyun Kavramı’ndan Drama’ya Drama’dan Dramatik Eğitim’e

Özet Oyun, mekanik olmayan, irrasyonel bir eylemdir. İnsanda doğal olarak var olan ve onda zevk duygusu uyandıran oyun ve oynama eylemi hayatın her alanına yansımıştır. Hayat da başı ve sonu olan, doğumdan ölüme döngüsel olarak uzanan bir oyundur aslında. Dolayısıyla oyun; kültürün bir alt kodu değil, kültürde önce var olan, kültüre eşlik eden ve kültüre damgasını vuran verili, kendiliğinden bir yaşantıdır.

Oyun’un bu niteliği, insanı tanımlayan Homo Faber, Homo Sapiens kavramlarına Homo Lu­dens (Oynayan İnsan) kavramının eklenmesine neden olmuştur. Oyun’un; belli bir zaman ve mekan çerçevesinde gündelik hayatın dışına çıkarak, gerilim, denge, tartım, birbirinin yerine geçme, karşıtlık, çeşitleme, bir­birine eklenme, ayrılma ve çözüm gibi özellikleri, Drama, Tiyatro ve bu sanatların kaynağını oluşturan ritüel ve mitlere de yansır. Oyun gönüllü bir eylemdir ve insanı özgürleştirir. Drama ve Tiyatro Sanatı da, estetik form açısından oyunla pek çok noktada buluştuğu gibi, insanı zenginleştiren ve uygarlaştıran bir eylemdir de. İnsanın, hayatın döngüsel ilerleyişinin bilin­cine varmasını ve bu döngü içinde kendiyle, vicdanıyla ve diğer insanlarla yüzleşmesini sağlayarak insanı araç olmaktan kurtaran bir eylemdir. Okumaya devam et

Schillerin oyun kavramı

OYNAYAN İNSAN    – HOMO LUDENS-

“İnsan kelimenin tam anlamıyla söylemek gerekirse, ancak insan olduğu zaman oynar ve oyun oynadığı zaman tam insan olur.”

-Schiller-

Schiller’e göre insanda iki temel dürtü var. Bunlardan biri duyumsal, biri formel dürtü. Duyumsal dürtü her zaman değişme için bastırıyor, formel dürtüyse birlik ve sürekliliği, devamlılığı arıyor. Bu ikisinin de sınırlanmaya ihtiyacı var. Mesela duyumsal dürtü ahlak yasalarına zarar verebilir, formel dürtüdeyse duygular zarar görebilir. Burada sözü edilen duyguya “içimizdeki hayvan” da diyebiliriz, onu da sağlıklı tutmak gerek tabii. İşte bu iki temel dürtü arasındaki uyum Schiller’e göre üçüncü bi dürtüyle, oyun dürtüsüyle sağlanabilir. Bu oyun dürtüsü de sanatla ortaya çıkar. İnsandaki bölünmüşlüğün, yabancılaşmanın ilacı da sanattır Schiller’e göre.Şöyle der, “sanat özgürlüğün kızıdır.” Okumaya devam et

SANAT VE OYUN

SANAT VE OYUN

Arş. Gör. Canan Birsoy ALTINKAŞ

D.E.Ü. Buca Eğitim Fakültesi G.S.E. Böl. Resim-İş Eğitimi A.B.D.

GİRİŞ:

Sanat üzerine yapılan araştırmalar incelendiğinde sanatın ortaya çıkış nedenleriyle ilgili birçok görüş ile karşılaşmaktayız. Sanatın psikolojik nedenlere, büyü temelli bir yapıya, evrene karşı duyulan korkuya ya da oyun içtepisine bağlı olduğuna ilişkin pek çok düşünce ortaya atılmıştır. Burada sanatın oyun içtepisi ile açıklanmasına ve mimesis kavramlarına açıklık getirerek sanat ile oyun arasındaki ilişkiyi inceleyeceğim. Tarih boyunca filozofların bu konu üzerindeki düşüncelerine bakacak olursak sanatın birçok filozof tarafından bir taklit ürünü olarak algılandığını ve bu nedenle sanatçıların bazen deyim yerindeyse ikinci sınıf kişiler olarak adlandırıldıklarını görmekteyiz. Sanatı gereksiz ve gerçekliğin yanıltıcı bir kopyası olarak gören düşünürlerden biri de Platon’dur. Bildiğimiz gibi Platon sanatçıları gerçekliğin kopyasını yapmakla suçlamış ve ‘Devlet’e sanatçıların alınmaması gerektiğini savunmuştur. Okumaya devam et

Sanat Felsefesi

A.Estetik Konusu
..”Estetik” kelimesi Yunanca “aisthesis” veya aisthanesthai” kelimelerinden gelir. Duyum,duyular, algı, duygu ile algılamak gibi anlamlar taşır. Bu kelimelerden çıkarılabilecek olan, estetiğin, duygusallığın sağladığı bilgilerin bilimi olmasıdır.Estetiğin kurucusu Alexander G.Baumgarten’-dir (1714-1762). ..Ona göre mantık, düşünce ve zihne bağlı yukarıdaki bilgilerin doğruluğunu inceleyen bir bilimdi. Estetik de duyu ve duygulara bağlı bilgilerin doğruluğunu inceleyecekti. Yani estetik mantığın ikiz kardeşi veya duyulara dayalı bilgilerin mantığı olarak ortaya konmuştu. Felsefenin içinde üç temel normatif bilim vardırBunlar doğruluk temeli üzerine kurulmuş Mantık, iyilik temeli üzerine kurulmuş Ahlak ve güzellik temeli üzerine kurulmuş Estetiktir. Dolayısıyla estetik duyusal alanın bütün genişliğini değil, özellikle güzel olan kısmını inceler. Okumaya devam et

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 66 takipçiye katılın