İnsanî âlemle uğraşan bu bilgileri hükmü altına almak iddiası, daha ilk bakışta, fazla cesur görünüyordu. -Bundan dolayı Âug. Comte “sosyoloji” sinin inkişafı pek o kadar mesut olmadı. Fakat az çok tâdil edilmiş şekillerde ona yeni ufuklar aramak hevesi de bir çoklarını cezbetmede gecikmedi. Comte’un çizdiği plâna sadık kalmak başka, insanî olgularda “Méthode Positive” ı kullanmaya karar vermek başka şeydi. Aug. Comte’un bir kısım iddialarına iştirak etmemekle beraber bu ikinci yol oldukça taraftar buldu: “İçtimaî fizik” tâbiri canlandırıldı (9) ; sanat, iktisad, hukuk bahislerinde “Méthode Positive” in tatbikine girişildi (10). Felseféyi lüzumsuz sayan bir Sociologisme iddiasına kapılmadığı halde Positivisme’in bu sınırlandırılmış görüşlerinden faydalanmaya çalışanlar oldu. Bu suretle, bilhassa sosyal olayların temeli olan biyolojik ve psikolojik olayların rolünü araştıranlar Paléosociologie diyebileceğimiz bir takım meşru tetkikleri mübalâğalandırmaya kadar vardılar. Bu tarzda sosyoloji teşebbüsleri yarım asırdan beri bu ilmin tarihini en fazla meşgul etmiş, hattâ ifratları yüzünden boş yere şaşırtmıştır bile diyebiliriz (11). Bu yolda onlara cesaret veren başlıca felsefî hamle, H. Spencer’in “tekâmül” fikri idi. Aristo metafiziğinden beri geçilmez mertebelere ayrılmış olan âlemler fikrine ilk defa itiraz ediliyordu.
İlk defa, insanî varlığın kutsal âlemden sukut etmiş olduğunu söyleyen dinî doktrinin aksine olarak onun aşağı âlemlerden gelmekte olduğu iddia ediliyordu. Vakaa, bu fikrin kökleri zoologlar arasında Lamarck, Darwin taraflarından ortaya atılmış idi. Fakat Ch. Darwin eserini yazdığı sıralarda Comte “pozitif felsefe dersleri” ni neşretmiş ve ondan henüz müteessir olmamış bulunuyordu. Tabiat ilimleri sayesinde hızla ilerleyen bu araştırmalar felsefe sahasında ağır ağır akisler uyandırdı. İnsanın kutsal varlığı hakkındaki eski görüşler önünde bu yeni görüşün yerleşebilmesi son derecede güçtü. Bundan dolayı bir taraftan Nietzsche, diğer taraftan Spencer’in tekâmül fikirleri ananeci felsefe tarafından hiç de iyi karşılanmadı. Bu suretle felsefe cereyanları insanın mahiyeti meselesinde birbirine düşman iki cepheye ayrıldı: burada, yükseği aşağı ile izaha çalışan tekâmül felsefesi, ötede aşağıyı yüksekle izah eden spiritüalist felsefe.
Bu ikisi arasında, mutedil bir durum olan ve hiç bir dereceyi başkasiyle izaha zorlamayan plüralist felsefe vardı.
İnsanî varlığı inhisar altına alan sosyolojinin temellendirilmesi için türlü neviden Psychologism, biologism ceyeranları birbiri ardından geldi (12). Tekâmül felsefesi insanı izah yolunda en cesur teşebbüslerin doğmasına sebep oldu: anthropologism teorileri, Durkheim’ın iptidai dinler hakkındaki teorisi, Freud’un psychanalyse’i insanın
genetik izahı yolundaki teşebbüslerin en cesurları ve en yenileridir (13).
Fakat tekâmül fikri tabiat mertebeleri arasındaki uçurumları ortadan kaldırmaktan çok uzak bulunuyordu ([2]). Maddeden hayata, hayattan şuura, şuurdan ruha nasıl geçilmiştir? Kâinatın hangi şartları ve ne zaman hayat denen terkibi imkânsız yeni faaliyeti meydana getirmiştir? Hayat veya şuurun hangi derecesinde insan ruhu bir değerler âlemi haline gelmiştir? Tekâmül fikrinin bu meselelerde ileri sürdüğü biricik faraziye tabiatın tecanüslüden tecanüssüsüze,
basitten mürekkebe doğru kendiliğinden gelişmesini kabul etmekti (14). Eğer bu doğru ise, tabiatta herşeyin bu mukadder kanuna göre derece derece tecanüssüze, mürekkebe doğru ilerlemesi, her şeyin zamana bağlı olarak mutlak surette değişmesi lâzım gelirdi. Fakat olgular hiç de bunu teyit etmemektedir. Varlığın zaman içerisinde bu tarzda zarurî bir istihale geçirdiği hiç bir tabiat kanunu ile ispat edilemez. Bu yolda biricik delil olan Carnot kanunu da istihalenin yükselme suretinde değil, tam tersine enerji alçalması ve mahvolma suretinde olduğunu göstermektedir (15).
Bundan dolayı Descartes’ın eski düalizm’ine yeniden dönmek zarureti, ilim sahasında bir çok defalar kendini gösterdi. Tekâmül fikrinin belâgatına rağmen, théologique düşünceye hiç de bağlı olmamak üzere, modern felsefe ve ilim hareketleri arasında madde ve mâna âlemlerini ayırma teşebbüsü mühim bir yer aldı. Bu sahada ilk hareket – ihtimal Descartes’cı geleneğe dayanmak üzere, Ampère’in ilimler sınıflaması olmuştur: Bu büyük fizikçi, ilimleri noologique – cosmologique olmak üzere iki esaslı dala bölerken, onların yalnız mevzularını değil, aynı zamanda uğraştıkları olayların
Sayfalar: 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27