GURVİTCH SOSYOLOJİSİ
NURETTİN ŞAZİ KÖSEMİHAL
Georges Gurvitch1 yirmi yirmibeş yıldanberi geliştirmekte olduğu yeni bir Sosyolojinin ana hatlarını bilhassa son yıllarda (1950) yayınladığı "La Vocation Âctuelle de la Socioiogie adlı kitabında derlemiştir.
İki kısımdan ibaret olan bu eserin ilk kısmı beş bölüme ayrılmıştır. Birinci bölümde XIXncu yüzyıl sosyolojisinin yanlış problemleri; ikinci bölümde Derinliğine Sosyoloji: üçüncü bölümde Mikrososyoloji veya toplumlaşma (Sociabilite) şekilleri; dördüncü bölümde Mikrososyolojiyle Moreno’nun Sosyometrisi; nihayet son bölümde de zümrelerin tipolojisi ve sınıflanması ele alınmaktadır.
İkinci kısımda da sırayla: Durkheim’de Kollektif şuur mes’elesi; Büyü, din, hukuk arasındaki münasebetler; Durkheim’de Teorik ahlâk ve ahlâk olgu (fait)ları bilimi meselesi; nihayet Bergson’la Marx’ın sosyolojileri incelenmiştir.
Biz bu yazı serisinde ilkin Gurvitch Sosyolojisinin ana hatlarını olduğu gibi bildirmeğe en sonunda da hakkında edilen kritiklerle- birlikte kendi düşüncelerimizi de bildirmeğe çalışacağız.
BÖLÜM I
GURVİTCH’E GÖRE XIX ncu YÜZYIL SOSYOLOJİSİNİN YANLIŞ PROBLEMLERİ
Gurvitch "XIX ncu yüzyıl sosyolojisi, birtakım dogma (dogme)lar olarak ortaya attığı bir sürü problemlerin içinden çıkmak şöyle dursun, tersine birbirlerine taban tabana zıd birtakım sonuçlara varmıştır. İşte XIX ncu yüzyılda beliren o sözde sosyoloji okullarının veya sistemlerinin kökünü hep bu problemlerde aramak gerekir. Bereket ki bugün bütün bu problemler bilim alanından hemen hemen çekilmiş gibidir."3 dedikten sonra XIX ncu yüzyıl sosyologlarını bu kadar ilgilendiren ama bilim bakımından bugün hiçbir değeri kalmayan bu problemlerin nelerden ibaret olduğunu birer birer anlatmağa çalışır.
Gerçekten Gurvitch’e göre XIX ncu yüzyıl sosyolojisinin ileri sürdüğü yanlış problemler altı esasta toplanabilir. Onlar da sırayla şunlardır:
1. Sosyoloji bir tarih felsefesi olamaz.
2. Bir düzen (ordre) veya ilerleme (progres) sosyolojisi olamaz.
3. Sosyoloji Fert ve Toplum zıdlığiyle uğraşamaz.
4. Psikoloji ve Sosyoloji kavgasıyle uğraşamaz.
5. Sosyolojide üstün âmil problemi çıkmaz bir yoldur.
6. Sosyolojide sebeplik kanunları, olayların sabit değişmez münasebetlerine dayanan kanunlar mümkün değildir. Ancak ihtimallik üzerine kurulan istatistik kanunlar mümkündür.
Şimdi XIX ncu yüzyılın bu yanlış problemlerini elden geldiği kadar Guvitch’e sadık kalarak birer birer gözden geçirmeğe çalışalım[1].
I. Sosyoloji veya Tarih Felsefesi.— Gurvitch’e göre nereye gidiyoruz? Toplumun, dünyanın tuttuğu yol nedir? gibi sorular bugün birçok, kimseleri bilhassa bilim düşünüşüne yabancı olanları hâlâ büyülemektedir. Kendisine göre bu mahut problem sosyolojiye, çok daha eski bir disiplinden, tarih felsefesinden miras kalmıştır. Denebilir ki, sosyoloji düşünüşü başlangıçta, tarih felsefesinin yüzyıllar boyunca uğraştığı problemleri başka yollardan çözmeğe çabalamıştır. Platon’dan başlayan Saint Augustin, Machiavel, Bossuet, Vico, Turgot, Condorcet ve Herder’den geçerek Hegel’e kadar gelen tarih felsefecileri hep insanlığın kaderi ve geleceği üzerinde durmuşlar, ama gene de objektif değerde hiçbir sonuca varamamışlardır.
Sosyolojinin kurucusu Auguste Comte, bu "bilimin "sosyal olayların pozitif bilimi" olacağını ilân ederken artık tarih felsefesi çağının kapandığına hükmolunabilirdi. Ama o da sosyolojiyi bir ‘"bilimler bilimi", bir "ilk bilim, veya bir "ilk felsefe” saymaktan; üç hal kanuniyle de pozitif çağın insanlığın erişebileceği en son merhale olduğunu söylemekten kendini alamadı. Beri taraftan Herbert Spencer de "farklılaşma yoluyla tamamlanma"’dan ibaret olan tümel evrim kanununu biyolojik olayların benzeri saydığı sosyal olaylara kadar yaymıştır. Comte’a da, Spencer’e de pek haklı olarak şunu sorabiliriz : Peki ama peşin peşin kanunları bilindikten sonra böyle derin sosyolojik araştırmalara başvurmanın mânası ne? Hattâ Durkheim, Hobhouse, Dewey, Saint Simon, Proudhon, Marx gibi düşünürler bile bir türlü kendilerini tarih felsefesinden tam mânasiyle kurtaramamışlardır. Durkheim toplumların mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya, hürlüğe, eşitliğe, kardeşliğe doğru geliştiğini iddia etmekteydi. Hobhouse. Devvey, Meac toplumun aklın tam bir zaferine doğru ilerlediğine inanmışlardı. Saint Simon Organik bir çağın geleceğini, Proudhon da kusursuz tam bir sosyal adaletin gerçekleşeceğini müjdeliyordu. Marx sınıfsız bir toplumun doğacağına inanmıştı.
Bugün durum değişmiştir. Sosyologlar artık sosyolojinin tarih felsefesiyle karıştırılmasındaki tehlikeyi kavramış bulunuyorlar.
a) Tarih felsefesiyle sosyolojinin karıştırılmasında ilkin bir mantık yanlışı vardır. Gerçek hükümleriyle, değer hükümleri arasındaki fark gözetilmiyor. Toplumun hareketi, bir ülküye doğru ilerleme ile karıştırılıyor. Toplumdaki hareketin bir safhasında durarak onu gaye olarak ileri sürüyorlar. Sosyal realiteden hareket edilerek istekler anlatılacağına, tersine isteklerine göre sosyal realite kurulmaktadır. Şüphe yok ki istekler, gelecek hakkında kurulan hayaller. sosyal realitenin tamamlayıcı parçalarından biridir. Ama sosyolojik analiz, bunları ancak anlatılmak istenen sosyal olgular bütününde tamamlayıcı bir unsur olarak bulundukları zaman hesaba katmalıdır.
Toplumun ilerlemesinin bir hat üzerinde sabit bir noktaya doğru olmadığını, birtakım sapmalar yapabileceğini unutuyorlar. Toplum belirli bir devresinde özel bir ülküye doğru ilerlemesi mümkün olduğu gibi, tamamıyla ters bir yönde yürümesi veya bambaşka bir ülküye doğru yönelmesi de mümkündür.
b) Buradan da Tarih felsefesiyle sosyolojinin karıştırılmasındaki ikinci yanlış ortaya çıkmaktadır. O da: Toplum evriminin bir tek kat üzerinde olması "postulat" sıdır. Evrimci teoriler sosyal gelişmenin önceden kurulmuş bir yönde yürüdüğünü sanmışlardır. Onun için de iptidaî denen arkaik toplumlar hakkında bilgi edinince günümüzün toplumlarının da izahının yapılacağını umuyorlardı. Süreklilik (continuité) prensibine inanmışlardı.
Artık bütün bu peşin tahminler Antropoloji ve Etnoloji alanından olduğu gibi Sosyoloji alanından da atılmıştır. Şimdi pek haklı olarak evrimci teorinin çöküntüsünden1 söz açılmaktadır. Bugün arkaik toplumların bizimkilerden çok farklı oldukları, kendilerine göre onların da oldukça karmaşık bir karakter tanıdıkları anlaşılmıştır. Bugün kalitatif olan sosyal tiplerin süreksizlik (discontinuite) i ve farklılaştıkları (différenciation) fikri gittikçe kuvvetlenmektedir. Günümüzün sosyolojisi dikkatini bilhassa sosyal realitede genel ve sürekliliği kuvvetle sınırlayan farklılık (différenciel) ve süreksizlik üzerinde toplanmıştır.
c) Böylece üçüncü yanlış peşin tahminlerden biriyle, birci görüşle karşılaşmış oluyoruz. Eskiden toplumdan bir has isim gibi söz açılırdı. Halbuki bilindiği gibi toplum bir değil, birçoktur.
Her bir topyekûn sosyal yapıya, hattâ her bir özel zümreye göre toplumun aldığı mânalar değişik olur. Gerçekten "sosyal realite" ve "toplum., te- rimleri türlü tarih çağlarına, türlü medeniyetlere, türlü sosyal tiplere göre birbirinden çok farklı olayları içine alır. Bundan başka her toplumun özel zümrelerden meydana gelen bir ‘macrocosmos’; her bir özel zümrenin de "toplumlaşma şekillerinden, ve sosyal bağlardan.[2] meydana gelen bir "microcosmos" olduğunu da unutmamak lâzım. Her özel zümre içindeki "toplumlaşma şekillenenin dengesiyle zümrelerin mertebelenmesi "topyekûn toplum" (Societe Globale) tiplerine ve özel sosyal durumlara göre değişir. Onun için her toplumda birbirleriyle şiddetle çarpışan türlü eğilimler belirir; her bir kriz için de- türlü türlü çarelere başvurulur. Şu basit gözlem (observation) bile evrimci teorinin sakatlığını göstermeğe yeter sanırız.
d) Ama sosyoloji, tarih felsefesinden vaz geçince; onun, toplumun bugünkü durumunu analiz ederek evrimin ana perspektiflerini meydana koymak yetkisinden de ister istemez elini çektiği sonucu çıkarılmamalıdır. Tersine, ancak bir ülküye doğru zorunlu bir gidiş hayalinden, tek hatlı ve sürekli sosyal bir evrimden vaz geçmekledir ki; sosyoloji olmakta olan bir toplumun önünde açılan türlü perspektif imkânlarını çizecek — ki bunlar çoğu zaman antînomiktir— kendini, filân som sosyal hal (conjoncture) in gerçekten bilimsel bir tasvirine bağlayabilir. Bundan sonra da bu analizlerin sonuçlarından pratik bir yönelme çıkarmak isteyenler serbesttir.
2. Düzen (ordre) sosyolojisi ve ilerleme (progres) sosyolojisi.— XIX uncu yüzyılın ortaya koyduğu klâsik problemlerden biri de ya düzer, veya ilerlemeden birini seçmek, ya da bunları uzlaştırmaktır. İlk sosyologlar sosyal hayatta gözlenebilen bütün gerginliklerin, bütün çatışma (conflict) ların bütün antinomilerin en sonunda bu iki şık (alternative) tan birine bağlanabileceğine inanmışlardı. Hemen belirtelim ki bu iki terim her şeyden önce değer yargılarına dayanır. Gerçekten düzenden söz açanlar hep toplumun olduğu gibi kalmasını, katılaşmasını, durgunlaşmasını, hareketsizliğini hayal edenler, isteyenlerdir. İlerlemeden söz açanlar da diledikleri yönde bir gelişme, bir değişme, bir evrim hayal edenlerdir.
Nitekim Léon Brunschvieg "Batı felsefesinde şuurun ilerlemesi"2 adlı eserinde Sosyolojileri, düzen ve ilerleme sosyolojileri diye bir sınıflamaya bağlamaktadır.
Bonald, de Maistre, Bailanche ile birlikte devrimcilik aleyhtarları sosyal düzenin aşkın bir düzene dayandığını Tanrının iradesiyle insana kabul ettirildiğini iddia etmişlerdir. Daha sonra Frédéric Le Play ile öğrencileri de gerçi deney metoduna önem vermişlerdir ama gene de düzen sosyolojisi geleneği-
ne sadık kalmışlardır. Aileyi "sosyal düzen"’in en basit unsuru, hücresi saymaları da boş yere ortaya atılmış değildir.
Bu düzen sosyolojisinin karşısında ilerleme sosyolojisi vardır. Bunun da ilk şeklini Montesquieu ve Condorcet de görmek mümkündür. Daha sonraları Saint Simon, Proudhon, Marx, Cournot bu fikri türlü şekillerde ileri sürmüşlerdir.
Auguste Comte’a gelince: bir taraftan devrimciliğe karşı gelenlerin, bir taraftan da Condorcet ile Saint Simon’un tesiri altında kaldığı için Sosyolojiyi düzen ve ilerlemenin bir uzlaşması, bir sentezi gibi gördü." Müspet felsefe dersleri" ndeki "düzen ve ilerleme" kuralı (régle) bu bakımdan çok karakteristiktir. Ama gerçekte "Müspet felsefe dersleri" nde ilerleme fikrinin "Müspet politika" da düzen fikrinin hâkim olduğu görülür.
Bu iki terim arasındaki yapma zıdlık Sosyolojide uzun zaman devam etti. "Dinamik sosyal" ve "statik sosyal" terimlerinde, bu zıdlık kapalı bir şekilde kendini gösterir. Günümüzde de bu zıtlığa yalnız düzen taraflılarının politika söylevlerinde değil; çağdaş sosyologlardan bazılarının, dilinde de görülür. Bilhassa Amerikan sosyologları "Social order", "Social organization", "Social institutions" terimlerinin karşısına "social disorder", "social disorganization". "social desintegration" terimlerini koyarlar.
Bugünkü anlamıyle bilimsel bir sosyolojide bu düzen ve ilerleme kavramlarını, ne birbirinin karşısına koymak, ne de uzlaştırmak mümkündür.
a) Gerçekten bir bakımdan "düzen" sayılan bir şey bir başka bakımdan düzensizlik sayılır. Meselâ; birlikte oynayan çocuklara göre düzen olan bir şey, büyükler için bir düzensizlik sayılabilir. Bunun gibi bir sosyal sınıfın görüşüne göre düzen sayılan bir şey, bir başka sosyal sınıfın görüşüne göre düzensizlik olabilir. Devlet bakımından düzen sayılan bir şey Kilise bakımından veya bir sendikalar konfederasyonu bakımından çoğu zaman düzensizlik sayılabilir. Mademki her bir özel sosyal durumda birbiriyle karşılaşan, savaşan denge kuran bir sürü zümreler vardır, o halde Proudhon’un işaret ettiği gibi, bu çatışan zümreler kadar da farklı düzen görüşlerinin bulunması gerekir. Bergson bunda daha da ileri giderek psikolojik ve metafizik analizleriyle, realitenin belirli bir mertebesinde düzen olan bir şeyin, başka bir mertebede düzensizlik olabileceğini göstermiştir. Meselâ fizik veya dış âlem düzeni, biyolojik veya psikolojik realite bakımından düzensizliktir. Aynı şekilde "biyolojik düzen", ‘psikolojik düzen" hem birbirlerinin hem de "manevi düzen" in zıddıdır. Bütün bu realiteler kendi mertebelerine göre düzen, bir diğer mertebe ile karşılaştırıldı mı da düzensizliktir.
b) Düzen veya ilerleme sosyologlarının ikinci yanlışları canlı ve çalkantılı olan sosyal atkı (trame) ların karmaşıklığını basit ve yalın (abstrait) birta- kım kavramlara çevirmeleridir. Sosyal realite şiddet dereceleri değişen çok karışık, birbirine girmiş gerginliklerle doludur. Bu gerginlik sosyal realitenin hem her bir katında düzlüğüne hem de katlar arasında derinliğinedir. Derinliğine katlara bakacak olursak nesnel (objektif) gözleme en elverişli olan morfolojik temeli görürüz, sonra da gittikçe nesnel (objektif) gözleme daha az elverişli olan şu katlan fark ederiz: Organize üstyapılar düzenli gidişler (âyin, âdet, amel, moda v.s.), Örnekler, sosyal roller, kollektif duruş (attitude) 1ar, semboller, buluşçu (Novatrice) ve yaratıcı gidişler, değerler ve kollektif fikirler, nihayet kollektif zihniyet (zihni haller, kollektif kanaat ve fiiller)[3]. Her bir katında da düzlüğüne "Biz" 1er ve "Başka" larıyle münasebetler gibi türlü sosyal bağlar veya "toplumlaşma şekilleri" arasında özel zümreler ve bilhassa sosyal sınıflar arasında; meslekler, politik partiler, işçi ve patron sendikaları, nesiller arasında türlü şiddette çatışmalarla karşılaşırız2.
Bir toplumda "Statique" ve "dinamik" diye ayrılan, ya da güçlükten kurtulmak için ileri sürülen oluşum (processus) a yapıya ait unsurlar, birbirleriyle ayrılamıyacak şekilde kaynaşmışlardır. Herhangi bir sosyal realite de türlü şiddette hem hareket hem de durgunluk vardır. Daima hareket vardır ama, bu hareket bazan ağırlaşır, bazan hızlanır; bazan durgunluğa yüz tutar bazan yeniden alevlenir. Kısası ne tam hareket ne de tam durgunluk vardır. Hareket veya durgunluk derecesi som hal (conjoncture) lere zümre ve topyekûn toplumların tiplerine göre değiştiği gibi derinliğine katlarına göre de değişir.
c) Nihayet düzen sosyolojileri bu "düzen" terimini, türlü topyekûn toplumların teşkil ettiği hareketli tiplere bağlı olarak durmaksızın değişen ve altüst olan zümrelerin aslından hareketli mertebeleriyie karıştırırlar. Bunun gibi "ilerleme" sosyolojisini ileri sürenler de, "ilerleme" teriminin bütün toplumlarda ve zümrelerde işe karışan çeşitli, çelişik eğilimleri kavradığını göremiyorlar. Bu eğilimler de daha ziyade, —sonunun nereye varacağı önceden kestirilmesi çok güç — kollektif kaynaşmalarda kendini gösterir.
3. Ferd ve toplum arasındaki sözde çatışma.— Fert ve toplum arasındaki çatışma XIX ncu yüzyıl sosyolojisinin üçüncü temelli problemlerinden biridir. Sosyoloji doğmadan önce bu problem retorik tartışmaların gözde konularından biriydi. Sosyoloji ilk doğduğu sıralarda bu boş tartışmalar, şiddetlendirmekten başka bir işe yaramadı. Filozofu, hukukçusu, politika doktrincisi, sosyologu hep bu fert, toplum konusunu sanki birbirlerine bağlanması mümkün olmayan apayrı iki nesneymiş gibi karşılaştırarak çatıştırmaktan zevk duymuşlardır. O zamandan beri de ta XIX ncu yüzyılın başına kadar ya fertçi, kollektifçi ya isimci, gerçekçi ya mukaveleci kurumlaştırıcı tezler birbirleriyle durmadan çatışmış durmuştur. Auguste Comte, Spencer. Tönnies, Spann fertçi olmayan görüşü, Tarde, Mili, Ward, Giddings fertçi görüşü savundular. Simmel, Von Wiese, Weber. Park, Burgess, Mac İver ve daha birçokları uzlaştırıcı veya ”karşılıklı tesir" teorilerini kabul etmişlerdir. Beri taraftan Durkheim ve taraflıları Fransada, Cooley ve okulu Amerikada, hiçbir sosyal olgunun ferde döndürülemiyeceği, ferdin üstünde ferdi aşan bir varlık olduğunu iddia etmiştir. Pek haklı olarak karşılıklı tesir teoricilerine karşı gelen bu düşünürler, gitgide "sosyal" ın, "Ben" in derinliklerinde de bulunduğunu anlamışlardır. Durkheim okulundan Mauss, Halbwachs, Bougle bilhassa bu fikir üzerinde ısrarla durmuşlardır.
Bugün sosyoloji fert ve toplum tartışmasını kapatmıştır. Gerçekten olgular dikkate alınırsa fert ve toplum birbirleriyle uzlaşması mümkün olmayan birbirinin dışında nesneler değildirler. İki bilardo topu gibi birbirleriyle çarpışan veya aynlan iki ayrı varlık olmaktan ziyade, bir ve aynı varlığın birbirlerini tamamlayan iki unsurudur.
Şimdi bu noktada zihinlerden çıkarılması gereken başlıca yanlışları gözden geçirelim :
a) İlkin ne fert toplumsuz, ne de toplum fertsiz olabilir. Yapışık fikirler gibi birbirlerinden ayrılamazlar. İnsan insanlığını diğer insanlar sayesinde bulur. İşte toplum kendimiz de dahil olmak üzere bütün diğer insanlar; da içine alır. Başka bir deyimle toplum, kendisinin karşısına konan "Ben" lerden, "Biz" lerden, "Başkası" denenlerden meydana gelmiştir. Ne bunlar toplumsuz, ne de toplum bunlarsız var olabilir. Fert toplumda, toplum da fertte içkin (immanent) dir. İşte bu karşılıklı içkinlik yüzünden toplumu "Ben" in derinliklerinde, "Ben" i de toplumun "Biz" inin derinliklerinde bulmak mümkündür. Durheim’ın en dikkate değer taraflılarından biri olan Mauss’un dediği gibi: "bütünüyle insan ve bütünüyle toplum birbirlerini tamamiyle kavrar, sarar" (L’homme Total et la Societe Totale se recouvrent entiérement). Bu fikre Marx’ın1 gençlik eserlerinde de rastlanır, ama Mauss bu fikirlerini ileri sürdüğü zaman Marx’ın bu yazılan henüz yayınlanmamıştı.
b) İkinci olarak hem içimizde hem de toplumda geçen çatışmalar sanki yalnız toplumla üyeleri arasında geçen çatışmalarmış gibi ele alınmaktadır. Meselâ üreticilerle tüketiciler arasındaki çatışma hem fertte hem de zümreler arasında olabilir. Gerçekten her birimiz aynı zamanda hem üretici, hem de tüketiciyizdir. Üretici olarak diyelim ki bir yazar olarak kitapların için mümkün olan en yüksek fiyatı elde etmek isterim; tüketici olarak, diyelim ki bir okuyucu olarak da kitapları en ucuz fiyata almak isterim. Görülüyor ki, burada hem. içimdeki çeşitli "Ben" ler; hem de toplumdaki üretici ve tüketici zıd zümreler çatışıyor.
İntihar’ın sebepleri mes’elesini de aynı şekilde örnek olarak alabiliriz. Bilindiği gibi Durkheim intiharın psikopatolojik daha doğrusu ferdi sebepleriyle sosyal sebeplerini karşı karşıya koyduktan sonra bilhassa sosyal sebeplerin üstünlüğü üzerinde durmuştu1. Ama devamcısı Maurice Halbwachs, intiharların aralarında en ufak bir çatışma bile olmadan hem ferdi, hem de sosyal bakımdan izah edilebileceği sonucuna varmıştır.
Bir üçüncü misal daha : Her birimiz aynı zamanda aile, fabrika, büro, fakülte, politik parti, sendika, klüp v.s. gibi türlü zümrelere bağlıyızdır. Bu zümrelerin her birinde de sosyal bir rolü üzerimize almışızdır. Ferdin baba, koca, evlât, memur, işçi, mühendis, patron, vatandaş, asker, üretici, tüketici olarak üzerine aldığı "sosyal roller" durmaksızın birbiriyle çatışır. Hem de bu çatışma iki taraflıdır. Bir taraftan içindeki çeşitli "Ben" ler; bir taraftan da ferdin bağlı bulunduğu çeşitli zümreler arasındadır. İşte bir insanın çeşitli sosyal rolleri üzerine alan çeşitli "Ben" leri arasındaki çatışmayla bağlı bulunduğu zümreler arasındaki çatışmaya, toplum ile fert arasında geçen bir çatışmaymış gibi ele almak kadar mânâsız bir şey olamaz.
Son misalimizi de Lucien Levy – Bruhl’ün "İptidai zihniyet" üzerine yazdığı eserlerinden alalım. Arkaiklerin Toplum ve ferde verdikleri anlamın biz medenilerin bu verimlere verdiği anlamdan çok farklı olduğunu göstermiştir. Onlar için Ölüler de canlılar kadar toplumun tamamlayıcı unsurlarıdır. Hattâ hayvanların tüylerinin, kıllarının arkasında bile bir insanın gizlendiği sanılır. Fert sadece psiko-fizik insan değildir, kendini saran dış dünyadaki eşyaya kadar uzanır. Arkaik toplumlarda fert gelişmiş toplumlardaki fertlerden çok daha güçlü olmasına karşılık çok daha az farklılaşmıştır.
Böylece fertle toplum arasındaki çatışma ferdin fiilen içinde bulunduğu bir toplumla değil de herhangi bir toplumla karşılaştırılarak, bu fert toplum çatışması yapma bir şekilde kurulmuş olabilir.
c) Üçüncü olarak fert ve toplumun her ikisinin fizik, maddî dış görünüşleri vardır (morfolojik, ekolojik, fizyolojik). Fert ve toplumun her ikisi de kısmen, faaliyetlerinin az çok donmuş, katılaşmış kabuğunu teşkil eden alışkanlıkların, âdetlerin, âyinlerin, amellerin, örneklerin, standartlaşma sembol- lerin tesiri altındadır. Her ikisi de bu az çok katılaşmış kabuğu kırarak buluşçu (novatrice) ve yaratıcı fiiller de ortaya atabilirle; bunlar ferdi oldukları kadar kollektif, bazan da aynı zamanda hem ferdi hem kollektif olabilirler. Fert ve toplum arasındaki hayali çatışma çoğu zaman farklı seviyelerin karşılaştırılmalarından meydana gelir, Meselâ toplumun maddi görünüşünden hareket edilerek insanın psişik hayatiyle karşılaştırılır. Yahut da daha özel olarak toplumun âdet, âyin, amel, örnek gibi katılaşmış görünüşüyle, bulan, yaratan ferdin yaratıcı heyecanı karşılaştırılır. Bunu yaparken ferdin de bir yandan tıpkı toplum gibi kendi alışkanlıklarına, amellerine, örneklerine, katılaşmış sembollerine bağlı kalabileceğini unutuyorlar. Görülüyor ki fert ve toplum arasında tasarlanan çatışma, derinliğine katlar arasındaki çatışmaya bağlanmaktadır ki, bu çatışmaya sosyal hayatta[4] olduğu kadar ferdî hayatta da rastlanır.
d) Derinliğine katların, ve bu katlar arasındaki çatışmanın bilinmemesi yüzünden, fertle toplum arasındaki bir çatışma gibi yorumlanan bu temelli yanlış, hele günümüzün şuurlar arasındaki perspektif karşılıklılığına dayanan incelemelerinden sonra büsbütün belirmiştir. Kitabımızın diğer bölümlerinde bu meseleye tekrar geleceğiz. Ama şimdiden şu kadarını söyleyelim ki "Ben", "Başkası" ve "Biz" kutupları arasındaki çatışma gitgide şuurun en esaslı görünüşlerinden biri gibi tasavvur edilmektedir. Psişik hayat bahis konusu olunca bu üç kutup birbirlerine sımsıkı bağlı olarak daima hazırdırlar, ama her birinin şiddet derecesi çok farklı olmak şartiyle. "Ben" 1er "Başka" larıyle bilhassa işaret ve sembollerle anlaşırlar, bunlar da ancak "Biz" temeline dayanarak muteber olabilirler. "Ben" "Başkası" ve "Biz" i birbirlerinden ayırmağa kalkışmak, bunların çatışmasından meydana gelen şuuru yıkmak demektir.
Kısası fiilen tecrübe edilen psişik hayatın akışında ne yalnız ferdi şuur, ne yalnız "başkası" nın şuuru, ne de yalnız kollektif şuur vardır. "Ben" şiddetlendiği zaman ferdi şuura doğru bir gidiş vardır. "Ben" ve "Başkası" arasındaki münasebet şiddetlendiği zaman zihinlerarası bir oluşum (processus) vardır. "Biz" şiddetlendiği zaman da kollektif şuura veya kollektif zihniyete doğru bir kayma vardır. Bu üç kutup ancak birbirlerine bağlı oldukları nisbette var olabilirler. "Ben" ve "Başkası" "Biz" in içinde, "Biz" de "Ben" ve "Başkası" nın içindedir. Şüphesiz ayrı derinlik dereceleri karşılaştırılmalıdır. Meselâ biz kitabımızın üçüncü bölümünde, "Toplumlaşma şekilleri" nde, "Biz" in derinliğine üç derecesine (Masse, Communauté, Communion2) paralel olarak "Ben" in derinliğine üç derecesi vardır. Sosyal realitede "Madde" nin "Communaute" ye "Communaute" nin de "Communion" a yaptığı basınça karşılık, "Masse" insanının "Communaute" insanına, "Communauté" insanın da "Communion" insanına yaptığı basınç vardır. Burada ferdi derecelerde geçenlerle sosyal derecelerde geçenler arasında tam bir paralellik var demektir.
Böylece ferdi şuurla kollektif şuur veya daha geniş anlamıyla ferdi ve kollektif zihniyetler arasındaki münasebetler bakımından ele alındı mı, fert ve toplum arasındaki temelli karşılıklılık daha iyi anlaşılmış olur.
Bu paralellik veya bu perspektiflerin karşılıklılığı, organize üstyapılarda bozulur, çünkü bütün bu söylediklerimiz sosyal realitenin ancak "spontane" altyapıları için doğrudur. Bu altyapıda gerçi türlü türlü baskılar (pressions) vardır, ama baskı (Contrainte), daima organize üstyapılara bağlı olduğuna göre buradaki baskı tam anlamiyle bir baskı sayılamaz.
4. Psikoloji veya sosyolojiden birini seçmek yanlıştır.— Sosyolojinin kuruluşundan yirmi yüzyılın başlarına kadar sosyologlar bazan da psikologlar "psikoloji mi sosyolojiye, yoksa sosyoloji mi psikolojiye bağlanmalı" konusu üzerinde çekişmekten zevk duymuşlardır. Bilindiği gibi Sosyolojinin kurucusu olan Auguste Comte bilimler sınıflamasında psikolojiye yer vermemiştir. Psişik âleme ait bütün mes’elelerin sosyolojiyle hal edilebileceğini düşünüyordu. Spencer ile Mill gerçi psikolojiye hayat hakkı vermişlerdir, ama sosyolojiyle münasebetlerini açıkça belirtmemişlerdir. Marx’ın da durumu bu noktada açık değildir.
Psikolojiyle sosyoloji arasındaki münasebet meselesinde Tarde ile Durkheim arasındaki şiddetli çatışmayı bilmeyen yoktur. Tarde sosyolojinin ferdi veya fertlerarası psikolojiye yani zihinlerarası (intermentale) psikolojiye bağlanabileceğini iddia etmiştir. Durkheim de bu fikri şiddetle red etmiş ve buna iki sebep göstermiştir, a) İlkin sosyal realite bütünüyle zihni veya psişik âleme bağlanamaz. Maddi, morfolojik temeli, organizasyonları, kurumlan, katılaşmış ve cisimleşmiş sembollerle kollektif değerleri hesaba katmak lâzımdır, b) Zihnî ve psişik âlem, sosyal gerçeğin ancak tamamlayıcı bir kısmı olmak bakımından sosyolojiyi ilgilendirir. Başka bir deyimle sosyoloji ferdi şuurlara bağlanması mümkün olmayan, onları aşan kollektif şuurla, kollektif zihniyetle -uğraşacaktır. Durkheim bilhassa ferdi ve zihinlerarası psikolojiden çıkarılan izahları sosyolojinin kabul edemiyeceği ve gerek ferdi, gerek zihinlerarası psikolojinin birer bilim olmaları için sosyoloji içinde erimelidir, fikri üzerinde ısrarla durmuştur, Zaten kollektif psikoloji de Sosyolojinin bir dalıdır.
Modern psikolojideki daha yeni temayüllere gelince: bir taraftan "Beha- viorisme" inceleme konusu olarak sadece "Comportement" ları, yani dış uyaran (excitant, Stimulant) larla organizmanın tepkileri arasındaki münasebeti kabul etmekle; bir taraftan da "psychanalyse" cinsi hayattan hareket etmekle ikisi de psikolojiyi içebakış (introspection) dan kurtarmağa çalışmıştır. Zaten Comte’la Durkheim’in psikolojiye hücumları da hep bu içebakış metodu yüzündendir. Bilhassa birleşik Amerikada birçok sosyologlar, sosyolojiyi her kapıyı açacak bir maymuncukla cihazlandırmak ümidiyle ya "behaviorisme" e ya da "psychalalyse" e başvurmağa kalkışmışlardır. Gerçekte bu sözde yenilik çabası döne dolaşa "Tarde" ı hatırlatan bir duruma düşmüştür. Ne "behavioriste" ne de "psychanalytique" sosyoloji kendini ferdi psikolojiden kurtaramamıştır.
Gerçekten mesele yakından ele alınırsa görülür ki Pavlov ve Watson tarafından geliştirilen ve Floyd Aliport, Read Bain, Georges Lundberg ve daha birçokları tarafından sosyolojiye tatbik edilen "Behaviorisme", ferde çevrilen psiko – fizyolojik bir teori olmak sınırını aşamamıştır. "Sosyal uyaran" kavramiyle "reflexion üzerine kurulan tepkileri" sokmakla bir kısır döngü (cercle vicieux) içinde dönüp durmuşlardır. Meselâ Amerikan hukukçu – behavioriste tezlerini ele alalım: Bunlara göre hukuk, hâkimin mahkemedeki davranışlarından başka birşey değildir. Peki ama bunlar hâkimin aksırıp tıksırmasının, sümkürmesinin veya tükürmesinin de bir hukuk davranışı olduğunu iddia edebilirler mi? Kısası bir hâkimin hareketlerinin hukuk davranışı olması için, o hareketlerinin bir şahsî yaratmadan ziyade, başta hukuki semboller olmak üzere çeşitli sosyal işaretlerle örülmüş bulunması lâzımdır. Yalnız bu misalle bile "behavioriste" görüşün sınırları kendini açıkça gösterir[5].
"Psychanalyse" e gelince: fizyolojik kökten gelen cinsi arzunun psiko patolojisinden hareket eden Freud, psikanalizi sosyal olaylara tatbik etmek ve psikanaliz temeline dayanan bir sosyal psikolojiyi geliştirmek için bütün çabalarına rağmen gene de psikopatolojiden sıyrılamamıştır[6]. Gerçekten Freud sosyal hayatı daima "Libido", itilme (refoulement), "complexes" lerle anlatmak ister. Kültürel örnekler tarafından idare edilen sosyal davranışlarla ferdî arzular arasındaki çatışmaları dikkate alır.
Ancak son zamanlarda Freud’ün talebelerinden Fromm, Horney, Kardiner bu inhisarcı ferdi zihniyetin kısır döngü (cercle vicieux) sünden sıyrılmağa karar vermişlerdir. Freud’un fikirlerini bir taraftan Marx’la, bir taraftan da Mead, Znaniecki, Moreno, Linton gibi Amerikan sosyolog ve antropologlarının işledikleri "Sosyal rollerin teorisi"yle birleştirmeğe teşebbüs etmişlerdir. İnsanla sosyal yapı, ferdi zihniyetle kollektif zihniyet arasında birbirlerinden ayrılamaz fonksiyonel münasebetlerin kurulduğunu yalnız onlarda (Fromm, Horney, Kardiner) görüyoruz. Ama sosyolojiye daha doğrusu kollektif psikolojiye tatbik edilen psikanaliz birtakım güçlükler doğurmaktan geri kalmamıştır. Meselâ Kardiner[7] gibi son derecede ihtiyatlı bir yazarın eserinde şu tek taraflı (simpliste) hükümler bizi şaşırtmaktadır: "Algı (perception) ve anlama (cognition) ya ait fonksiyonları inceleyen psikolojinin, sosyolojiyle hiçbir temas noktası yoktur. Sosyolojiyle doğrudan doğruya münasebette olabilecek bir psikoloji, ancak teessür ve heyecan hayalına yönelmiş bir psikoloji olabilir (sahife 1). insan bu satırları okurken kendini Le Bon Pareto veya Sorel’den bir parça okuyor sanır. Kardiner bu satırlarında Fransız sosyoloji- siyle, kollektif psikolojisinden habersizmiş gibi davranıyor. Bilindiği gibi Fransız okulu kollektif tasavvur, kollektif hafıza, mantıki kategoriler ve sınıflamalar gibi bilhassa zekânın kollektif psikolojisiyle uğraşmıştır.
Görülüyor ki psikolojiyle sosyoloji arasındaki çekişmeler bugün bile büsbütün silinmiş değildir. Ama birtakım güçlüklerle karşılaşılsa bile hiç kimse meseleyi psikoloji veya sosyoloji şıklar "alternatives" ından biri şeklinde ortaya atmağa yeltenmiyor. Ama bu psikoloji veya sosyoloji şıkları (alternative) nın günümüzün sosyolojisinde hiçbir yeri olmadığını iyice belirtmek için meseleyi daha yakından ele alalım.
a) Denebilir ki psikoloji ve sosyolojide birbirlerinin içine girmeyen alanlar vardır. Meselâ psikolojinin psiko – fizyolojik ve psiko – patolojik alanları kısmen olsun sosyoloji alanının dışında kalır. Ama sosyal’in psiko – patolojik alana bile girebileceği fikri bugün gittikçe kuvvetlenmektedir. Meselâ müslüman toplumlarda delilerin intihar etmedikleri görülmektedir. Bunu hastaların zihinlerinde derin izler bırakan dinî yasaklarla anlatmak mümkündür. Psikiatr’lara göre Nevrozluk, fiili güçle, sosyal hayatta oynanan "sosyal roller" arasındaki intibaksızlıktan doğmaktadır.
Aynı şekilde sosyal hayatın ne dereceye kadar fizyolojik hayata tesir edeceği araştırılabilir. Meselâ Robert Hertz sağ elin üstünlüğünün sosyal bir temele dayandığını iddia eder. Onun için Charles Blondel’in "psişik hayat bedenle toplum arasında bulunur", "akıl hastalıklarındaki marazî şuur, psişik hayatın ve şuurun toplumdan çözülme halini temsil eder" gibi tarifleri belki toptan kabul edilebilir. Ama topluma çok az bir pay ayırması bakımından kritik edilebilir.
b) Sosyolojinin konusunu teşkil eden, toplumun maddî dayanak (subs- trat) ı organizasyonlar, ameller, örnekler, medeniyeti teşkil eden bilgi, din,