Oyun Kavramı’ndan Drama’ya Drama’dan Dramatik Eğitim’e


Özet Oyun, mekanik olmayan, irrasyonel bir eylemdir. İnsanda doğal olarak var olan ve onda zevk duygusu uyandıran oyun ve oynama eylemi hayatın her alanına yansımıştır. Hayat da başı ve sonu olan, doğumdan ölüme döngüsel olarak uzanan bir oyundur aslında. Dolayısıyla oyun; kültürün bir alt kodu değil, kültürde önce var olan, kültüre eşlik eden ve kültüre damgasını vuran verili, kendiliğinden bir yaşantıdır.

Oyun’un bu niteliği, insanı tanımlayan Homo Faber, Homo Sapiens kavramlarına Homo Lu­dens (Oynayan İnsan) kavramının eklenmesine neden olmuştur. Oyun’un; belli bir zaman ve mekan çerçevesinde gündelik hayatın dışına çıkarak, gerilim, denge, tartım, birbirinin yerine geçme, karşıtlık, çeşitleme, bir­birine eklenme, ayrılma ve çözüm gibi özellikleri, Drama, Tiyatro ve bu sanatların kaynağını oluşturan ritüel ve mitlere de yansır. Oyun gönüllü bir eylemdir ve insanı özgürleştirir. Drama ve Tiyatro Sanatı da, estetik form açısından oyunla pek çok noktada buluştuğu gibi, insanı zenginleştiren ve uygarlaştıran bir eylemdir de. İnsanın, hayatın döngüsel ilerleyişinin bilin­cine varmasını ve bu döngü içinde kendiyle, vicdanıyla ve diğer insanlarla yüzleşmesini sağlayarak insanı araç olmaktan kurtaran bir eylemdir.

Tıpkı oyun gibi, birey ve toplum arasındaki etkileşimi sağlayan bir ifade biçimi­dir. Oyun ve Drama, insanı baskı altında tutan engelleri ortadan kaldırarak, yaratıcılığı ve düş gücünü ateşler. Böylece insan kendine özgü ve farklı olduğu bilincine erişir. Farklılıklar bir araya gelerek daha zengin, insancıl ve uygar bir toplumu oluşturur. Böylesine anlamlı bir işlevi olan ve içinde oyunu barındıran drama ve tiyatro sanatından eğitim alanında da yarar­lanılmaktadır, yararlanılmadır da. Çağımızın mekanikleşen, araçsallaşan ve yabancılaşan insanına alternatif ancak bu yolla oluşturulabilir.

Bireyi körleştiren, geleneksel, kalıplaşmış değerler, engeller ve dayatmalarla dolu bir hayat biçimine karşı çıkmanın, daha insancıl bir hayatta, daha barışçıl bir dünyada yaşayabilmenin yolu, yaratıcı, özgür, duyarlı, insan olduğunun bilincine varmış bireylere sahip olmaktan geçmektedir. Bu yüzden Eğitimde Drama, Yaratıcı Drama, Eğitimde Tiyatro, Oyun, Eğitsel Drama gibi farklı isimlerle eğitim programlarında yer alan Dramatik Eğitim ve Drama, hem bir öğretme yöntemi, hem de kişinin özgüven, özbilinç, özdisiplin geliştirmesi ve özgürleşerek kendini ifade edebilmesi yolunda kullanılmaktadır.

Oyun Kavramı’ndan Drama’ya Drama’dan Dramatik Eğitim’e

From The Concept Of Game To Drama From Drama To Dramatic Educatıon

Nurhan TEKEREK*

*            Doç. Dr., Uludağ Üniversitesi, Eğitim Fakültesi nurhant@uludag.edu.tr

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

4_

Abstract

Game is a non-mechanical, irrational action. Game and playing, which evoke pleasure in human being and are natural for him, are present in every field of life. Infact, life itself is a circular play, which has a beginning and an end; starting from birth and continuing till death. Therefore, as existing before culture did, accompanying it and leaving its mark on it, game is a given, spontaneous experience; not a subbranch of culture. It is through this quality of game, an other definition of human being, na­mely the concept of Homo Ludens (Playing Man), has been added beside Homo Faber and Homo Sapiens. Qualities of game such as tension, ba­lance, rhythm, substituting something for another, separation and soluti­on in the frame of a particular space and time, outside of daily life, reflect on Drama, Theatre and also on myths and rituals which are the sources of these arts. Playing is a volunteer action and it liberates man. Art of Drama and Theatre, as having many in common with game in regards to aest­hetic form, is an action which enriches and civilizes man. It is an action which saves man from being an instrument, by making him comprehend the circular progress of life, by making him confront with himself, with his conscience and with other people. Just like game, the art of Drama and Theatre is a form of expression that provides the interaction between individual and society. Game and Drama provoke creativity and imagina­tion by removing the obstacles which oppress man. Man thus becomes conscious of his own specificity and difference. Differences come to­gether and compose a rich, humanist and civil society. Art of Drama and Theatre as having such a significant function and containing play in itself, is being used – and should be used – in the field of education too. It is the only way to form an alternative for the mechanized, instrumentalized and alienated man of our age. The only way of resisting a form of life which is full of obstacles, impositions and traditional, stereotyped values that render the individual unaware of what’s happening; and living a more humanist life in a peaceful world is having individuals who are conscious of themselves being creative, free, sensitive and human. Consequent­ly, Dramatic Education and Drama under various names such as Drama in Education, Creative Drama, Theatre in Education, Game, Educational Drama is a being used as a teaching method as well as a method of provi­ding the person self-confidence, self-consciousness, self-discipline and

freedom of self-expression.

Giriş

nsan neden felsefe yapar, neden yarışır, neden sanatla uğ­raşır, neden yaratır ve biriktirir? Neden yasa yapar, sonra da yaptığı yasalara uymayanları cezalandırır? Neden şiir yazar insan? Neden söz yarışı yapar? Ritüelleri, mitleri, söylenceleri, ağıtları neden oluşturur? Neden inanma gereksinimi duyar ve bu duygusunu tapınma törenleriyle pekiştirir? Müzik, resim yapar ve dinler, seyreder sonra, neden? Şarkı söyler, dans eder, ne-den? Neden okula gider? Neden dili oluşturmuştur ve birlikte düşünceyi? Bu sorular sonsuz sayıda çoğaltılabilir? Yüzyılların evrilmesiyle gelen ciltlere sığmayacak tarih denilen o devasa ki­tabın tüm yükünü omuzlarında taşımasına rağmen, insan, neden ve nasıl direnir? Neden ve nasıl yeniler kendini de, hayat denilen o döngüsel yolculuğa devam eder, ölüm gerçeğini bile bile insa­noğlu? Birbirine bağlı bu türde pek çok sorunun yanıtını “Oyun” ve “Oynama İsteği”yle ilişkilendirmek mümkündür.

Yukarıdaki Alcuin adlı filozofla ve Charlemagne’ın oğlu Pepin arasında geçen diyalogda da anlaşıldığı üzere, hayat da evrenin sonsuzluğu içinde her insanın farklı bir yolculuğu değil midir? Ya da bir “Oyun”… Başı ve sonu belli, kendine özgü kuralları olan,

1 Johan Huizinga, “Homo Ludens”,

oynayabilenin tadına vardığı, oynayamayanın dışında kaldığı

Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı bir oyun. Alcuin ve Pepin arasında geçen bu muhavere de bir Yayınları, II. B. 2006, İstanbul, s: 198.

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

4_

2 Schiller, “İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Bir Dizi Mektup”, Çeviren: Melahat Özgü, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1990, İstanbul, s: 76.

oyundur aslında, söz oyunu, bir yarışma, söz yarışı. Derin an­lamlarla yüklü bir bilme-bilgi oyunu. İnsan eylemlerini düşünür ve kavramlaştırır, sonra tartışır kendi içinde, ya da bir başkasıyla. Düşünceler çarpışır söze dönüşür, sonra muhavereye… Mat olur sonra birinden biri… Düşüncesini güçlü sözlerle ifade edebilen -oyunu iyi oynayan yani- galibidir o söz oyununun:

Hayata uzaktan bakabilmenin, kimi zaman onun dışına çıkabil­menin, onu kesintiye uğratmanın ve soluklanarak yolculuğa de­vam etmenin bir yolu denilebilir mi “Oyun”a? Kimi zaman mat­raklıkla, kuş bakışı bakabilmek için hayata, bulduğumuz bir ara formül müdür yoksa? Çocukların kendi başına, ya da aralarında, bilinçli ya da bilinçsiz “Gibi Yapmak” yoluyla hayata geçirdikleri eylemler de oyun değil midir? Hayvanların karınları doyduktan sonra, ya da çiftleşme zamanlarındaki oynaşmaları birer oyun değil midir? Elbette bunların hepsi oyundur.

nedir “oyunve “oynayan İnsan-Homo ludens”?

İnsanın özündeki belki de en temel istek “Oyun Oynama İsteği”dir. Tüm kültürlerin kaynağını oluşturan, insanla var olan ve ona soyut düşünme becerisini kazandırmakla birlikte, onu öz­gürleştiren yaratıcı bir eylemdir oyun. Schiller oyunla insanı öz­deşleştirir ve oyunu insan olmanın önkoşulu sayar adeta: “İnsan, sözcüğün tam anlamıyla, insan olduğu yerde oynar ve o, ancak oyun oynadığı yerde tam insandır2. Yalnız insana özgü de olma­dığını getirir Huizinga oyun kavramının. Bunun nedenini; yaşamın gereksinimlerini aşan ve eyleme anlam katan bağımsız bir unsu­run rol oynamasına bağlar. Bu konudaki, oyunu niteleyen ve ne­denselliğini açıklamaya çalışan; yaşam enerjisinin fazlalığından kurtulma biçimi, doğuştan gelen taklit eğiliminin hükmü altına girme, gevşeme ihtiyacı, hayatın insandan talep edeceği ciddi faaliyetlere hazırlık antrenmanı, insanın nefsine hakim olmasına katkı, egemenlik kurma arzusu , bir şey yapabilmeye veya bir şeyi belirlemeye yönelik kendiliğinden yatkınlık gibi tezleri sırala­dıktan sonra, esas nedenin; oyunun heyecan, sevinç ve matrak­lıkla ilişkisinden hareketle “zevk vermek” gibi bir işlevi olduğunu, bu nedenle gerek hayvanlar, gerekse insanlar aleminde hiç bir rasyonel ilişkiyle temellendirilemeyeceğini belirtir. Ona göre;

“Oyunun varlığı, bizim evren içindeki konumumuzun mantık üstü karakterini sürekli ve en yüksek anlamıy­la ortaya koymaktadır. Hayvanlar oyun oynayabilirler:

Demek ki mekanik şeyler olmanın çok ötesindedirler. Biz de oynuyoruz ve oynadığımızın bilincindeyiz: De­mek ki biz de sadece akıllı varlıklar olmanın ötesin­deyiz, çünkü oyun irrasyoneldir3”.

Dolayısıyla Huizinga oyunu, kültürün bir alt kodu değil, kültürden önce var olan, kültüre eşlik eden ve kültüre damgasını vuran veri­li bizatihilik olarak değerlendirir. Bu yaklaşımıyla Huizinga insan kültürüne yeni bir boyut getirmiş, insanı niteleyen temel kavram­lardan; Homo Faber (Alet Yapan İnsan) ve Homo Sapiens (Düşü­nen İnsan) ikilisinin karşısına üçüncü bir insan; Homo Ludens’i (Oynayan İnsan) çıkartmıştır.4

İnsanın “şey”leri soyutlamasının en temel örneği “dil” dir. Mad­deyle, düşünülen şey arasında sürekli gidip gelen süreçte ortaya çıkan “dil”, soyutun bir ifadesi olan simgeler aracılığıyla, sesler ve sözcüklerle ifade edilen, insanın oynadığı bir başka “oyun” dur. Farklı ibadet biçimleri, insanın bu dünya ve öte dünyada kendini güvenlikte hissetmek için bulduğu ritüelistik oyunlardır. Hayatın kendi de, insan bağlamında, başı ve sonu belli olan bir oyun, bir düş olarak düşünülebilir. İnsan bu dünyada misafirdir. Kapıyı çalar, içeri buyur edilir doğanın nimetleri tarafından. Tatlı yemişlerini yerken bir yandan misafir olarak, acılarını, kederlerini, çelişkilerini de yaşar öte yandan. Zamanı dolunca biter bu misafir oyunu, vedalaşır dünyayla ve gider. “Hayat-Oyun-Düş” metaforu çok kullanılır bu yüzden tiyatro ve edebiyatta. Platon hayatın bir oyun olduğunu, insanların Tanrı’nın elinde bir oyuncak olduğunu, kutsal ciddiyete ancak Tanrı’nın lâyık olduğunu, bu yüzden kadın ve erkek herkesin, tüm hayatı boyunca bu ilkeye uygun olarak o anki eğilimlerine cevap veren en güzel oyunlarını oynaması ge­rektiğini belirtir. İnsanların savaşı ciddi bir şey saydıklarını, oysa savaşın ne oyun, ne de eğitim içerdiğini, yani tam da bizim ciddi saydığımız şeylere sahip olmadığını, bu yüzden herkesin elinden geldiğince barışçı yaşamasını ifade eder. Tanrıların lütfûnu ka­

3 Johan Huizinga, “Homo Ludens”, Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, II. B. 2006, İstanbul, s: 20.

4 Metin And, “Oyun ve Bügü”, Türkiye İş Bankası Yayınları, I.B. 1974, İstanbul,

s: 13.

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

_1

5 Platon, “Yasalar”, VII, 803. Huizinga, s:

38.

6

Özdemir Nutku, “Dünya Tiyatrosu”,

C: I, Remzi Kitabevi, 1985, İstanbul,

s:160.

7 Turan Oflazoğlu, “Shakespeare”, Cem Yayınevi, 1977, İstanbul, s: 13.

8 Nurhan Tekerek, “Popüler Halk Tiyatrosu Geleneğimizden Çağdaş Oyunlarımıza Yansımalar”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 2001, Ankara, s:

42.

Nurhan TEKEREK

zanmak ve düşmanları püskürterek savaştan galip çıkmak için, hayatı bazı oyunları oynayarak, kurban törenleri yaparak, şar­kı söyleyerek ve dans ederek geçirmek gerekir Platon’a göre5. Calderon’a göre “Hayat Bir Düş” tür.6 Shakespear’in Lear’inde tanrıların oyuncağıdır yine insan. Dizelere dönüşür onun dilinde:

“Haşarı çocuklar için sinekler neyse biz de o’yuz tanrılar için; oyun olsun diye öldürürler bizi7. Geleneksel türlerimizden Karagöz’de de hayatın oyun yanından “düş” bağlamında söz edilir. Özellikle perde gazellerinde. Karagöz de bir hayal perdesinden ibarettir. Kaynağını tasavvuftan alan perde hayal perdesidir ama, bir ib­ret perdesidir de kıssadan hisse babında. Figürlerin Karagözcü tarafından perde üzerinde oynatıldığı bir düş oyunudur Karagöz. Tasavvufi açıdan yaklaşıldığında hayatın da aynen böyle bir oyun olduğu söylenebilir.

“Gösteri başlamadan önce perde karanlıktır. Perde ardındaki ışık yandığında görüntüler birer birer can­lanmaya, yaşam bulmaya başlar. Sûretler (gölgeler) hareket eder görünmeyen bir ustanın elinde. Konu­şur, şakalaşır, öfkelenir, güler, ağlar, şarkı söyler. Tıp­kı yaşamdaki gibi. Bir zaman sonra ışık söner, perde kapanır, gölgeler görünmez olur. Sûretler yok olmuş­tur. Hem oradadırlar, hem yokturlar. Sanatçı oynattığı sürece oradadırlar. Tıpkı kuklalar gibi. Hayat denilen oyunda rol alan insanlar gibi. Gelirler, oynarlar ve za­manları dolunca da giderler8”.

O halde “oyun” nedir? Nedir insandan hayata uzanan bütün dön­gülerin içinde dönüp duran, büyüsüyle ve yanılsamasıyla insanın “onsuz” yapamadığı oyun? Oyunu oyun yapan özellikleri neler­dir?

Zevk verici işlevinden yola çıkılarak “Oyun” ve “Oynama Eylemi” nin özellikleri şöyle ifade edilebilir:

-Oyun öncelikle “gönüllü” bir eylemdir. Emirlere ya da kurallara bağlı tekrarlanan oyunlar ancak bir oyunun zorunlu temsilidir. Dolayısıyla oyun kavramı özgürlük kavramıyla doğrudan ilintilidir. Bu çerçevede denilebilir ki; Oyun özgürlüktür.

-“Mış gibi Yapma” ya da “Gibi Yapma” diye de ifade edilebilecek “Oyun” bu özelliğiyle, “Gündelik” ve “Asıl Hayat”ın dışındadır. Dolayısıyla gündelik hayattaki eylemleri tayin eden tek düze ve sıkıcı nedensellikler oyunda yoktur.

-Oyun yalıtılmış ve sınırlıdır. Yani gündelik hayattan, hayatın için­de aldığı yer ve süreyle soyutlanır. Oyun başlar ve belli bir anda biter. Bu özelliğiyle oyun belleklerde manevi bir yaratı ve zengin­lik olarak yer edindiği için aktarılabilir ve tekrarlanabilir.

Oyunda zamansal sınırlılık olduğu gibi mekansal sınırlılık da var­dır. Her oyun ister gönüllü, ister zorunlu, sınırları belli bir mekan­da cereyan eder. Bu oyun kutsal olabilir, bir maç olabilir, bir ti­yatro oyunu olabilir, evcilik oyunu olabilir, mutlak bir oyun alanına ihtiyaç vardır. Oyun alanları, içinde yaşadığımız dünyada belli bir eylemin gerçekleştirilmesi adına oluşturulan geçici dünyalardır. Hayatın kendisi için yeryüzü, futbol maçı için stadyum, tiyatro oyunu için oyun ve seyir yeri, satranç oyunu için satranç tahtası, orkestra ya da konser için konser salonu, resim sergisi için gale­ri, ritüeller için boş alan gibi.

-İnsanın gönüllü ve özgür iradesiyle belli bir yerde ve zamanda eylediği oyun, kendine özgü ve mutlak bir düzen içinde gerçekle­şir. Oyunun çoğu zaman estetik bir nitelik kazanması, ondaki bu düzenli biçim yaratma kaygısından kaynaklanır. Estetik yaratıda var olan; gerilim, denge, tartım, birbirinin yerine geçme, karşıtlık, çeşitleme, birbirine eklenme, ayrılma ve çözüm gibi öğeler oyun eyleminde de vardır. Estetik objelerde var olan iki temel güzellik öğesi “ritm ve armoni” oyunun olmazsa olmaz iki öğesidir. Her oyunun belli bir ritmi ve armonisi vardır, yani bir düzeni vardır. Oyunu kuralına göre oynamak gerekir. Kuralların en küçük bir ihlali oyunu bozar, niteliğini ve değerini azaltır. Oyunu dürüstçe oynamak gerekir, içtenlikle ve kuralları kabul ederek. Oyunun içinde kuralları ihlal eden oyuncu bir oyun bozandır. Çünkü o oyunun yarattığı illüzyonu kesintiye uğratır ve bildik dünyanın mekanizmasını geri getirir. O zaman oyunun yarattığı yanılsama bozulur ve oyunun evreni çöker. Dolayısıyla yanılsamayı kıran, bozan oyuncu hemen oyundan atılır, çünkü diğerlerinin varlığını

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

_3

9 Johan Huizinga, “Homo Ludens”, Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, II. B. 2006, İstanbul, s: 31.

10 Türkçe Sözlük, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu, C: II, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1988, Ankara, s: 1126.

11 Pertev Naili Boratav, “100 Soruda Türk Folkloru”, Gerçek Yayınevi, 3.B. Ekim 1994, İstanbul, s: 232

tehdit etmektedir.

-Oyunda “ben” değil, “biz” kavramı vardır. Bu oyun başkalarına değil, biz’e aittir. “Biz” in dışındakilerin ne yaptığı o an için bizi ilgilendirmez. Günlük yaşamın kurallarının oyun bağlamı içinde geçerliliği yoktur. Biz “başka” yız, “farklı” yız. İşte oyunun kazan­dırdığı bu başkalık ve farklılık duygusu, ancak oyunun gönüllü olarak büründüğü esrar atmosferi içinde ortaya çıkar.

Özetle denilebilir ki Oyun;

“Olağan hayatın dışında olduğu hissedilen, özgür ve

‘kurmaca’ ama yine de, oyuncuyu tamamen içine

çekme yeteneğine sahip bir eylemdir. Oyun her türlü

maddi çıkar ve yarardan arınmış bir eylemdir. Bu ey­

lem bilhassa sınırlandırılmış bir zaman ve mekanda

gerçekleşmekte, belirli kurallara uygun olarak, düzen

içinde cereyan etmekte ve kendilerini gönüllü olarak

bir esrar havasıyla çevreleyen veya alışılmış bir dün­

yaya yabancı olduklarını kılık değiştirerek vurgulayan

grup ilişkileri doğurmaktadır9”.

Oyun kavramının Türkçe karşılığına bakıldığında pek çok anla­mından söz edilmektedir. “Oyun: vakit geçirmeye yarayan, belli kuralları olan eğlence, Kumar, Şaşkınlık uyandırıcı hüner, Tiyatro ve sinemada sanatçının rolünü yorumlama biçimi, Müzik eşliğin­de yapılan hareketlerin tümü, Sahne veya mikrofonda oynamak için hazırlanmış eser, temsil, piyes, Bedence ve kafaca yetenek­leri geliştirmek amacıyla yapılan, çevikliğe dayanan her türlü ya-rışma, Düzen, hile, entrika, Hasmını yenmek için yapılan türlü bi­çimlerde şaşırtıcı hareket (Güreşte), Taraflardan birinin dört sayı kazanmasıyla elde edilen sonuç (Teniste)10. Boratav da, “Oyun” kavramındaki gönüllülük, özgürlük, belli bir zaman ve mekanda canlandırılması gibi özelliklerden söz eder; “ Çocukların, ve daha az ölçüde büyüklerin –günlük geçim didinmelerinden ayırabildik­leri boş zamanlarında- herhangi bir üretim çabasını, ya da başka çeşitten bir hizmeti zorunlu kılmadan, sadece eğlenme yolu ile dinlenmelerini sağlayan eylemlerdir11diyerek oyunların küme­lenmesi konusunda Roger Caillois’in “Agon, Alea, Ilinx, Mimic­ry” gibi ilkelerden yola çıkarak yaptığı sınıflamaya vurgu yapar. “Agon, yarışma, savaşma gerektiren oyunları kapsar; sporlar­da olduğu gibi, vücut gücüne, ya da dama, satranç ve benzeri oyunlarda olduğu gibi, zeka gücüne dayanır. Alea kadere, talihe, rastlantıya dayananların bölümüdür; kumar oyunları, fal ve niyet oyunları bu kümeye girer. Mimicry; taklit, gösteri, maskaralık öğelerini kapsayan seyirlik oyunlardır: tiyatro, kukla gibi. Ilinx de insanın başını döndüren ve bu yoldan onu sevindiren, coşturan, ona ürpertili zevk taddıran eğlenceleri kapsar: salıncak, döner dolap, türlü karnaval coşkunlukları bu bölüme girer12.

Oyunun en önemli iki işlevi; bir şey için mücadeledir, ya da bir şeyin temsilidir. Temsil etmek bir şeyin görülmesini sağlamak kadar güçlü bir anlamı içerir. Örneğin; Ritüeller ya da tapınma törenleri, çatışmayı (mücadeleyi) ve simgeleştirerek bir kutsal gücü temsil niteliğini içermesine rağmen, bundan daha fazla bir anlam taşır. Bu törenler bir tür mistik gerçekleştirmedir. Bayra­mı kutlamış olan topluluk için bu ritüelin işlevi, bir dahaki kutsal döneme kadar güvenlik, düzen ve refahın sağlanmasıdır. Eski bir Çin inancına göre dans ve müziğin amacı, evreni kendi yolunda tutmak ve doğayı insana yararlı olması için zorlamaktır. Mevsim­leri karşılayan şenliklerde yapılan yarışmaların nedeni ürünlerin bol olması, yılın refah içinde geçmesidir. Anadolu’nun pek çok yöresinde yaygın olan seyirlik oyunlardan Saya Gezme oyunu hakkında görünürde düğünlerde, bayramlarda eğlenmek ama­cıyla birlikte, bolluk ve bereket getireceği inancıyla mevsim dö­nüşümlerinde yansılandığı belirtilir.13 Yine bir varsayıma göre ge­leneksel türlerimizden Ortaoyunu’nun Kanuni Sultan Süleyman zamanında akıl hastanesindeki hastaları sağaltmak amacıyla geliştirilmiş bir oyun olduğu söylenir.14

Bütün bu özellikleriyle “Oyun” tüm kültürlerin üzerinde yer alan veya hiç değilse onlara karşı bağımsız olan bir temsildir. Yetişkin kimse, tıpkı çocuk gibi, zevk ve rahatlama için, ciddi hayat düze­yinin altında oyunlar oynadığı gibi, bu düzeyin üstünde de, güzel­likten ve kutsallıktan meydana gelen oyunlar da oynayabilir. Ni­tekim iki incelemeci Elmer Mitchell ve Bernard Mason da oyunun tanımını yaparken, bu eylemi insanın öz anlatım gereksinimine

12 Pertev Naili Boratav, A.g.e., s: 233.

13 Nurhan Karadağ, “Köy Seyirlik Oyunları”, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1978, Ankara, s: 31.

14 Metin And, “Geleneksel Türk Tiyatrosu”, Bilgi Yayınevi, I.B. Mayıs 1969, Ankara, s: 177-178.

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

__

15 Metin And, A.g.e., s: 52. Elmer Mitchell-Bernard Mason, “The Theory of Play”, New York 1948.

bağlarlar. Onlara göre kişi yaşamak, yeteneklerini kullanmak ve kendini anlatmak ister. Öz anlatımı kullanmak için içgüdülerden farklı olan ve yaşantıların sonucunda ortaya çıkan istekleri vardır. Bu istekler: 1. Yeni bir yaşantıyı denemek (avlanmak, dövüşmek, yeni bir yemek denemek gibi) 2. Güvenlik isteğine sahip olma (taklit, din vb.) 3. Tepki, yanıtlama isteği (toplum severlik, aşk, aile sevgisi, dostluk, özgecilik vb.) 4. Tanınma isteği 5. Katılma isteği (Üye olmak, bir topluluğa bağlı olmak gibi) 6. Güzel isteği (Renk, biçim, ses, hareketlilik) gibi isteklerdir.15

Özetle; oyunun bir şey için mücadele, ya da bir şeyin temsili gibi iki temel işlevi, pratik varyasyonlarında pratik bir amaca hizmet biçiminde karşımıza çıkar. Yani her oyunun mutlaka pratik bir iş­levi vardır. Bu bağlamda; ritüellerden, mitlere, çocukların oyun­larından seyirlik oyunlara, kağıt oyunlarından satranca, danstan müziğe, müzikten tiyatroya, inanç sisteminden folklora, dilden felsefeye, dramadan performansa, gündelik hayatın dışına çıka­rak, yani gerçek zamanı kesintiye uğratarak, belli bir yer ve za­man diliminde başlayıp, gelişip sonuçlanan “Oyun” ve “Oynama Eylemi” insanın spontane olarak kendini ifade etmek için buldu­ğu en önemli aktivitelerden biridir.

oyun, ritüel-mit, dram-tiyatro sanatındaKi ortaK özelliKler ve tetiKlenen yaratma cesareti

Tiyatro ve Dram Sanatı’nın kaynağını oluşturan ritüeller, özellik­le görevsellikleri ve gönüllü katılımcı yanlarıyla, arkaik dönem­lerden günümüze, insanın gündelik hayatının dışına çıkarak, insana özgü duygu ve inançlarını, birbiriyle, belli bir zaman ve mekanda, belli kurallar çerçevesinde paylaşmak için bulduğu ve gerçekleştirdiği törenlerdir. Bu anlamda “Oyun” ve “Oynayan İn­san” kavramlarıyla ve insanın “Oynama İsteği”yle örtüşen toplu eylemlerdir denilebilir ritüellere. Sanatın ve kaynağı ritüellerin, büyüyle ilişkisi, insanın doğanın düzeninin farkına varmasıyla koşutluk taşır. Nasıl ki, ilkel insanın bir meyveye uzanmak için rastlantısal olarak bulduğu sırık, deneme-yanılma yoluyla, mey­veye erişmek amacıyla kullanılan büyüsel bir araca dönüşmüş­se, sanat da başlangıçta, ritüeller yoluyla, insanın doğanın dü­zenini etkilemek, bir bakıma toplu yaşama gücünü yenilemek ve güçlendirmek adına büyüsel bir araca dönüşmüştür.16 Doğanın düzenini keşfeden insanoğlu, bir biçimde “Gibi Yapmak”, ya da “Taklit-Mimesis” yoluyla, önce bu düzene ortak olur, ardından üstünlük kurmaya çabalar.

“Doğanın durmadan insan yaşamını etki altında tut­masına karşı insan da doğal olanı değiştirerek üstün­lük sağlama yoluna gitmiştir. Bu üstünlüğü anlatımı ise, ilkel insanın topluca düzenlediği yalın ve yabanıl oyunlarla var olmuştur. Bu ilkel oyunlar giderek daha belirgin ve düzenli bir duruma gelmiş ve ritüeller or­taya çıkmıştır. Böylece insanın doğa ile ilişkisinde büyü var olmuş; çeşitli giysiler, maskeler, tartımlı hareketler, gizemli sesler doğal olanın dışında ka­lan üsluplaştırmayı, başka deyişle sanatsal anlatımı getirmiştir. (…) Doğa ile ilişkisinde Büyücü’nün yö­netiminde törensel gösteriye giren insanoğlu güncel olayları yansıtan oyunlarda da homo ludens, yani ‘Oynayan İnsan’ı var etmiştir17”.

Dolayısıyla tiyatronun kökenini oluşturan ve toplu bir eylem olan ritüeller insanın “Oyun Oynama İsteği”nin ifadesel araçlarından­dır. Oyunun en önemli işlevlerinden “bir şey için mücadele” –ki beraberinde çatışma ve gerilimi getirir- ve “bir şeyi temsil etme”, ritüellerde eylemi (dromenon) oluşturan; Eski-Yeni, Ölüp-Diril­me, Ak-Kara gibi karşıt güçlerin mücadelesi biçiminde cereyan eder ve bu karşıt güçler simgeselleştirilerek kişileştirilir. Eylemin mitlerle(sözle) geçişmesi sonucunda çatışmacı, yaratıcı, yansıla­yıcı bu eylem-oyun tiyatro sanatına dönüşür. Mitler de, insanın yaratılış hikayesini simgelerle ve doğa üstü varlıklar ve olaylar­la dillendirdiği bir başka oyunsu ve sözel buluşudur. Başka bir deyişle mit; insanın zihninde oluşturduğu, oyun kavramıyla öz­deşleştirip söylersek, özgürce ve kendince yarattığı doğa üstü varlıklar sayesinde, ister eksiksiz olarak bütün gerçeklik, yani “kosmos” olsun, isterse onun yalnızca bir parçası (söz gelimi bir ada, bir tür bitki, bir insan davranışı, bir kurum) olsun, bir ger­çekliğin nasıl yaşama geçtiğini temsil eden sözel yaratılış hika­yeleridir. Mitlerde de, tıpkı ritüellerde olduğu gibi çatışan güçler, gerilim yani bir mücadele ve bu sürecin simgeleştirilmesi söz

16 Ernst Ficher, “Sanatın Gerekliliği”, Çeviren: Cevat Çapan, Payel Yayınevi,

8.B. 1995, İstanbul, s: 21-36-37.

17 Özdemir Nutku, “Dram Sanatı-Tiyatroya Giriş”, Kabalcı Yayınevi, II.B. Temmuz 1990, İstanbul, s: 15-16.

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

__

18 Metin And, “Oyun ve Bügü”, Türkiye İş Bankası Yayınları, I.B. 1974, İstanbul,

s: 52. Metin And, “Dramatik Köylü Oyunları Açısından Muharrem, Aşure ve Taziye”, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Dramatik Köylü Oyunları Özel Sayısı, Yıl: 1975, Sayı: 6, A.Ü. DTCF-Tiyatro Enstitüsü,

s: 49.

konusudur. Bu yüzden mitler söze dönüşerek kalıcı ve yüceltici özelliğini kazanır. Hem maddeyle düşünülen şey arasında sürekli gidip gelen söz-dil’in kendisi simgesel bir ifade aracı, hem de anlatım ve kişileştirme açısından soyut ve simgesel olması iti­bariyle insanın oyunsu buluşlarından olan mit ya da mithos ve ritüellerin birleşmesinden, insanın en önemli ifade aracı “Drama” oluşmuştur.18 Dramayı oluşturan bu ritüellerin ve mitlerin mutlaka bir oynanma zamanı ve yeri vardır. Bu kutsal törenler ve ona eşlik eden mitler, ya mevsimlerin dönüşüm zamanlarında, kıştan ba­hara, ya da yazdan sonbahara ve kışa geçişte yansılanan oyun­lardır. Ve mutlaka doğanın ölümüne ve canlanmasına, çoğalma­sına katkıda bulunan bir işlevi vardır.

Huizinga’nın “Oyun Kavramı”yla ilgili ilkelerde de belirttiği üze­re, bütün bu törenler insanın doğayı ve doğanın bir parçası olan kendi varlığını belirlemek, ifade etmek, anlamlandırmak, kendini ya da karşısındakini ve tüm bir toplumun sağaltımını sağlamak üzere bulduğu ara yollardandır. Bu süreç insanın var olmasıyla birlikte spontane gelişmiştir. Çatışma-Mücadele-Gerilim’in ya­rattığı heyecan ve ardından gelen dinginlik, kaynağını kendini yenilemekten alan bir zevke yol açar. Bu zevkte, kuşkusuz bu törenlerin ardından insanın kendini güvende hissetme duygusu da vardır. Doğaya, ya da bilinmeyen güçlere karşı görevini yerine getirmenin verdiği bir ferahlama-rahatlama duygusu. Bu kutsal zevk, hayatı kesintiye uğratarak temsil etme ve soyutlama yoluyla hep birlikte tadılır, topluca kutlanır ve kutsanır. Tüm zevk verici ve rahatlatıcı yanına rağmen son derece ciddiyetle gerçekleştirilen törenlerdir bunlar. Kuralları ve süresi bellidir. Kurallara toplumun tüm üyeleri birlikte ve gönüllü riayet eder. Bir döngü, belli bir za­man içinde başlamış, gelişmiş ve tamamlanmıştır. Yani kendi­ne özgü ve mutlak bir düzen içinde çember tamamlanır. Dans, maske, ritm gibi öğelerden oluşan ritüeller, belli bir kurguyla ve gerçeküstü kişiliklerle, dilin kullanımından kaynaklanan belli bir tartımı olan hikayeler, yani mitler üsluplarıyla, oyunda da var olan “Ritm ve Armoni” ye de sahiptirler. En önemlisi de günlük yaşa­mın dışına çıkılarak gerçekleştirildiği için büyüsel bir yanılsama yaratır eyleme katılan topluluk üyeleri üzerinde.

Homo Ludens’in oyun oynama isteğinin eyleme dönüşmesinin en önemli göstergelerden biri olan ritüeller ve mitlerle başlayan süreç evrimleşerek, zamanla gelişip zenginleşmiş, teyatral bir nitelik kazanmış ve böylece insanın bir başka varlık nedeni olan ve temeli  taklit-eylem-kurgu-tasarım’a dayanan Tiyatro ve Dram Sanatı’nı yaratmıştır.

Oyunda var olan gerilim, denge, tartım, birbirinin yerine geç­me, karşıtlık, çeşitleme, birbirine eklenme, ayrılma ve çözüm gibi öğelerle, bir şeyin temsili ve yanılsama yaratma, bu sürecin sonunda yaşanan haz duygusu gibi özellikler oyunla, ritüelle­ri, dram ve tiyatro sanatını aynı kavşakta buluşturmaktadır. Bu kavşak aynı zamanda, insanda bir gizil güç olarak var olan ve onu geliştiren-yetkinleştiren “Yaratma Cesaretini” de tetikleyen bir kavşaktır. İnsan, açığa çıkan bu yaratma cesareti aracılığıyla, kendine özgü duygularını-düşüncelerini-fantezilerini “Beden­Dil-Beyin” koordinasyonuyla dışa vurur. Böylece insan kendine, özgün bir hareket  alanı açar ve kendini var eder.

Cesaret yaratmanın ön koşuludur ve Camus’den Sartre’a; “daha çok umutsuzluğa rağmen kişinin ilerleyebilme yetisidir19. Rollo May bu tanımlamayı daha da ileri götürür ve cesareti kişinin ken-di varlığıyla ilişkilendirir;

“Gerekli olan cesaret salt inatçılık da değildir. –mut­laka başkalarıyla birlikte yaratma durumunda kala­cağız. Fakat eğer kendi özgün fikirlerinizi ifade et­mezseniz, kendi varlığınızı dinlemezseniz, kendinize ihanet etmiş olacaksınız. Bütüne katkıda bulunmadı­ğınız için ihanetiniz topluma karşı da olacak20”.

Bu yüzden değer oluşturmanın, bir başka deyişle yaratmanın ön

koşulu cesaret’tir. “İnsan varlığında oluş (being) ve oluşuşu (becoming) olanaklı kılmak için cesaret şarttır. Eğer benlik bir gerçekliğe sahip olacaksa, benliğin bir ileri sürülüşü, bir bağlanışı esas olmaktadır. Bu, insan varlığıyla do­ğanın geriye kalan kısmı arasındaki ayrımdır. Meşe

19 Rollo May, “Yaratma Cesareti”, Çeviren: Alper Oysal, Metis Yayınları,

IV. B. Eylül 1992, İstanbul, s: 40.

20 Rollo May, A.g.e., s: 40.

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

__

21 Rollo May, “Yaratma Cesareti”, Çeviren: Alper Oysal, Metis Yayınları,

IV. B. Eylül 1992, İstanbul, s: 42.

22 Rollo May, A.g.e., s: 48.

palamudunun meşe olması otomatik büyüme iledir; herhangi bir kendini bağlama şart değildir. Enik de benzeri şekilde iç güdülerine dayanarak kedi olur. Bu gibi yaratıklarda doğa ve varlık özdeştir. Oysa bir kişinin tümüyle insan olabilmesi sadece kendi karar­larına ve kendini bu kararlara bağlayışına dayanır. İn­sanlar değer ve onura, günden güne verdikleri karar yığınıyla ulaşır. Bu kararlar cesaret gerektirir21”.

Fiziksel cesaret, moral cesaret, toplumsal cesaretin buluştuğu nokta oyun, dram ve tiyatro sanatının da buluştuğu noktadır. Gövdenin kas gücüne dayanan insanı geliştirmek için değil, duyarlığının serpilmesi, başka bir deyişle gövdeyle düşünmek anlamına gelen fiziksel cesaret, kişinin kendi duyarlığını diğer in­sanların acısıyla özdeşleştirmesinde bulması, bir tür, kişinin ken-di benliğini diğer insanların acısını göremeye yöneltebilmesine dayanan algılama cesareti anlamına gelen moral cesaret, kişinin anlamlı bir yakınlık kurma umuduyla tehlikeye atılabilme yetisi, kısaca kişinin diğer insani varlıklarla ilişkiye girme cesareti diye de ifade edilebilecek toplumsal cesaretin buluşma noktası “ya­ratma” dır. Elbette esneklik, kuşku, mutlak ve dogmatik olmama durumu gibi özellikleriyle var olan bir girişimdir yaratma cesareti;

“Yeni doğruya karşı kendini hendeklerle çeviren fanatiğin tersine, hem inanabilme, hem de kendi şüphelerini kabul etme cesareti olan kişi yeniden öğrenmeye açık ve esnektir22”. Böylece insan yaratma cesaretini keşfederek, onu kullanarak, “Ben” ve “Biz” arasındaki diyalektik süreci ve ilişkiyi kavrar. Ben’in Biz içinde var olması ve Biz’in Ben’e bağlı olmasına olanak sağlayan Oyun, Ritüel, Dram ve Tiyatro Sanatı, tetiklediği yaratma cesaretiyle in­sanın bir eylem, bir etkinlik, bir süreç, ya da bir yaşantı ortaya koymasını sağlar. Dolayısıyla bu etkinlikler insanı geliştirir, uygar­laştırır, kendiyle yüzleşmesine, kendinin ve karşısındakinin derin­liğini kavramasına katkıda bulunur.

İnsanın yaratıcı cesaretini kullandığı ilk ve belki de en önemli alan olan; “Oyun” ve “Oyun Oynama İsteği” ni biçimlendiren karşıtlık ve karşıtların mücadelesi tiyatro ve dram sanatını da var eden en temel özelliktir. İnsanın , kendini geçitlerde veya kavşaklar­

da sınadığı, vicdanıyla yüzleştiği, belli bir estetik formu olan bir eylem sanatıdır Dram ve Tiyatro Sanatı. “Drama” sözcüğü Eski Yunanca’da “Bir şey yapma” ya da “Oynama” anlamına gelir. Süreç içinde bu yapma eylemi, herhangi birinin sıradan bir şey yapmasından, “belli birinin, katılanlara anlamlı bir şey yapması­na” dönüşmüştür.23

Oyunda olduğu gibi dram ve tiyatro sanatında da, dramatik ça­tışmanın neden olduğu, eylemin işleniş ve sunuluş biçiminden kaynaklanan belli bir ritm ve armoni, yani belli bir estetik form ya da düzen vardır. Bu formlar döneme ve o dönemin felsefesi­ne göre değişir. Değişmeyen; her yapıtın öz ve biçiminin organik bütünlüğünden kaynaklanan bir formu-düzeni olmasıdır. Örne­ğin; dramatik yapıda; kahramanın dramatik çatışma bağlamın­da eylemini seçmesi, eylemin, olası ya da olması gerektiği gibi başlayıp gelişip sonuçlanması, yani tamamlanmış bir bütünlük içermesi ve illüzyon yaratarak, katharsis (duyguların iyileştirici boşaltımı) sağlaması, epik yapıda, dramatik yapının tersine par­çalardan-tablolardan oluşan bir yapı içermesi ve tek kişinin eyle­minden daha çok, bir dünya tablosu sunarak, insanı bu tablonun içinde yeniden konumlandırması, çeşitli yabancılaştırma teknik­leriyle illüzyonu kesintiye uğratarak insanı eleştirel düşünceye yönlendirmesi gibi.

Tiyatro ve Dram Sanatı’nı Oyun kavramıyla buluşturan bir baş­ka özellik de, gündelik hayatın dışında, belli bir zaman dilimin­de “şimdi” ve “burada” gerçekleşmesidir. Bu şimdi ve burada gerçekleşme; ister dramatik yapıda olduğu gibi eylemin akla uygun bir zaman dilimi içinde gerçekleşmesi biçiminde olsun, ister modern ve epik tiyatroda olduğu gibi zamanda sıçramalarla ya da zamanı durdurma bağlamında bir durumun sergilenmesi biçiminde olsun, ister beş yüz yıl öncesini, ister günümüzü an­latsın, dram ve tiyatro sanatı; günlük hayatın dışında “şimdi” ve “burada” gerçekleşen bir eylemdir.

“Herhangi bir dramatik yapıt için seçilen eylemler ve

olaylar, ister yüz yıl önce ister bin yıl önce ya da bin

yıl sonra geçsin, onları yine de ‘şu anda’ oluyor’muş

gibi seyreder, nasıl sonuçlanacaklarını merak ederiz.

23 Özdemir Nutku, “Dram Sanatı”, Kabalcı Yayınevi, II.B. Temmuz 1990, İstanbul, s: 29.

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

_1

24 Hasan Erkek, “Oyun İçinde Anlatı”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, I.B. 2001, Ankara, s: 4-5.

25 Hasan Erkek, A.g.e., s: 5.

26 Aristoteles, “Poetika”, Çeviren: İsmail Tunalı, Remzi Kitabevi, 1976, İstanbul,

s: 16.

Örneğin herhangi bir oyuna ya da filme konu olarak seçilen bir tarihsel olaydaki kişinin idam edildiğini tarihsel bir bilgi olarak biliyor olsak bile, yine de, o kişinin hayatını ve akıbetini merakla izleriz. Dramatik bir yapıtın konu ettiği kişiler ve olaylar, gerçekte ‘o anda oluyor’ değildir. Ama söz konusu sanat, bu bi­çimlemesiyle, o yanılsamayı yaratmaktadır24”.

Bu şu anda oluyor’muş gibi yanılsaması, aynı zamanda gündelik zamanın dışına çıkma anlamına da gelmektedir. Tıpkı oyun kav­ramında olduğu gibi. Bu yanılsama aynı zamanda “burada” alım­lamasını da beraberinde getirir.

“Dram sanatında konu edilen olaylar nasıl ki han­gi zamanda geçerse geçsin biz onları ‘şu anda’ geçiyor’muş gibi alımlıyorsak, aynı biçimde ‘burada’ olup bitiyormuş gibi de alımlarız. Ya da olayların olup bittiği yerde hissederiz kendimizi. Dram sanatı bizi o yanılsama içine sokar25”.

Tiyatro ve Dram Sanatı’nın oyunla örtüşen bir başka özelliği de “hoşlanma duygusu” yaratmasıdır. Tıpkı diğer sanat alanlarında yaratılan yapıtların hoşlanma ve zevk alma duygusu uyandırma­sı gibi. Aristoteles, şiir sanatı dediği tragedyanın varlığını borçlu olduğu iki temel nedenden söz ederken; birinin insanlarda do­ğuştan var olan taklit iç tepisi olduğunu, diğerinin de hoşlanma duygusu uyandırması olduğunu belirtir ve devam eder:

“hoşlanma insan için karakteristiktir. Sanat eserle­ri karşısındaki yaşantılarımız bunu kanıtlar. Çünkü, gerçeklikte hoşlanmayarak baktığımız bir nesneye özellikle tamamlanmış bir resim haline geldiğinde, bu kez hoşlanarak bakarız; örneğin tiksinti uyandıran hayvanların ve cesetlerin resimlerinde olduğu gibi. Bunun nedeni, öğrenmenin verdiği derin bir hoşlan­madır; bu hoşlanma, yalnızca filozoflara değil, tüm insanlara özgüdür26”.

Görüldüğü üzere Dram ve Tiyatro Sanatı; Homo Ludens’te (Oy­nayan İnsan) doğal olarak var olan oyun oynama etkinliğiyle içe­rik ve yapı açısından olduğu gibi işlev bakımından da pek çok noktada örtüşmektedir.

İnsanın Kendini yeniden Keşfetmesinde drama ve dramatiK eğitimin önemi

Kültürü kendinde doğuran ve insanın asla vazgeçemeyeceği “Oyun” ile, “Ben” ve “Biz” arasında karşılıklı akıp duran yaratıcı enerji ve zevk duygusuna yol açan oynama eylemi, özellikle 20. Yüzyıl’ın ikinci yarısından itibaren, sanayi ve teknolojinin hızla ge­lişmesi, üretimin tanrısallaştırılmasına koşut olarak gelişen tüke­tim çılgınlığı, bilimin rasyonalite adına mutlaklaştırılması ve kut­sanması, kitle kültürünün yarattığı toplumsal baskı Rönesans’tan bu yana gelişimini sürdüren bireyin artık sönmesi, ya da araç­sallaşmasıyla yerini popüler kültürün insanı edilginleştiren sahte oyuna, eğlence anlayışına bırakır.

Sosyal yaşamda artık birey duyarlığını, yaratıcılığını, bireyselliğini ve toplumsallığını yitirmeye başlar. Birey giderek toplumdan kop­maya, kendine ve toplumuna yabancılaşmayı yaşamaya başlar. Bireycilik ve duyarsızlaşma eğitimden kültüre, eğlence anlayışın­dan, zevk anlayışına toplumsal yaşamın her alanına yansır. Sözü edilen “bireycilik” bir tür gemisini kurtaran kaptan söylemine hiz­met eden bir bireyciliktir. Zedelenen, tahrip edilen “Biz” içinde “Ben” olarak tezahür eden birey olma düşüncesi değil.

“(…)Herkes kendi başının çaresine bakmaya girişin­ce bireysellik zedelenmektedir. Sıradan insan siya­sete karışmaktan vazgeçtiği zaman toplum orman kanunlarına geri dönmekte; bu da bireyselliğin son kalıntılarını bile silip süpürmektedir. Toplumdan mut­lak olarak kopmuş birey her zaman bir yanılsamaydı. Bağımsızlık, özgürlük tutkusu, halden anlamak ve adalet duygusu gibi en beğendiğimiz insanı özellikler bireysel olduğu kadar toplumsal özelliklerdir. Geliş­miş birey, gelişmiş toplumun ürünüdür. Bireyin kur­tuluşu, toplumdan kurtuluş değil, toplumun atomlaş

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

_3

27 Max Horkheimer, “Akıl Tutulması”, Çeviren: Orhan Koçak, Metis Yayınları,

II.B. 1990, İst., s: 150.

28 Max Horkheimer, A.g.e., s: 166.

madan kurtuluşudur – doruk noktasına kolektifleşme ve kitle kültürü dönemlerinde çıkabilen bir atomlaş­madan kurtuluşu27”.

Böylece “Ben” ve “Biz” arasındaki diyalektik ilişki kopar bir ba­kıma. Horkheimer, bu kopukluğu üretim sloganının bir tür dinsel inanç haline getirilmesine bağlar ve devleşmiş, canavarlaşmış sınai güçler çağının, sürekli ve kalıcı görünen mülkiyet ilişkileri­nin doğurduğu istikrarlı bir geçmiş ve gelecek perspektifini yok ederek, bireyi de tasfiye ettiğini belirtir. Kitle kültürünün sundu­ğu bütün araçlar ve kolaylıklar, bireysellik üzerindeki toplumsal baskıları güçlendirmekte, bireyin direnme ve kendini koruma gü­cünü tahrip etmektedir. “Toplumun karayollarında biraz durmak için arabanızı çekeceğiniz bir bekleme şeridi kalmamıştır artık. Herkes yola devam etmek zorundadır28. Öyle bir yolculuktur ki bu, adeta bir uzun yol sürücüsünün gözü açık uyurken direksiyon kullanmasına benzemektedir. Bireysel ve toplumsal anlamda bir körleşmedir yaşanan.

İşte bu körleşme problemine çözüm bulma yollarından biridir Oyun ve Drama. Bireyin kendiyle ve diğer bireylerle ilişkisini, yeniden toplumsallaşmasını, Ben ile Biz arasındaki köprüyü ye­niden kurma yollarından biri. Ben’in Biz içinde kendi kimliğiyle var olduğu, yaratıcı cesareti ve düş gücünü kullanarak kendini ifade ettiği, kendiyle yüzleştiği, hayatı anlamlı hale getiren far­kındalığı, duyarlığı, bilinci bireyde oluşturan, kendini var etmenin ve yarattığı yanılsamanın etkisiyle kişide haz duygusunu yeniden uyandıran bir alandır çünkü Oyun ve Drama.

İnsana, kendi becerisiyle oluşturduğu bir yaşantı sunan ve böy­lece insanı özgürleştiren drama bütün bu özellikleriyle insanın insanla buluşmasını sağlayan en iyi etkileşim alanlarındandır.

Çünkü insanın gönüllü ve özgür iradesiyle eylediği ve insana “biz” duygusu veren Oyun kavramıyla doğrudan ilişkilidir. Etkileşim, Oyun ve Drama birbiriyle sıkı bağları olan edimlerdir.

“Etkileşim, bir insanın bir diğerine göre kendini uy­durması, karşılıklı koşullandırmalı davranışlarda, bi­rinin etkinliğini, diğerinkinin izlemesi, ama ikincisinin eyleminin aynı zamanda gene onun etkinliğinden devinim kazanmasıdır. Böylesi bir etkileşimin olu­şabilmesi için, bu durumu paylaşanların, bir eylemin anlamı hakkında aynı düşünüye sahip olmaları, te­melde anlaşmaları gereklidir. Söz gelimi karşılıklı top oynayan iki kişiyi ele alalım: Topu atanın ‘Haydi Tut’ diye bağırması bir sözsel uyarandır. Topu tutmak için kollarını yukarı kaldıran, ellerini kullanan ve yüzünde­ki anlatım ile de bu eyleme katılan karşıdaki kişi dik­katini de yoğunlaştırarak sözsel olmayan uyaranları da işe koşacaktır. Demek ki bir etkileşimde, böyle­sine kullanılan çeşitli sözsel ya da bedensel işaretler bulunmaktadır. Bunlar karşılıklı kullanılır, algılanıp yorumlanır. Bu oldukça karmaşık bir düzenektir (me­kanizma) ama kuşkusuz öğrenilen bir süreçler bütü­nüdür29”.

Oyun, Drama ve Tiyatro Sanatı’nın insana kazandırdığı bütün bu olumlu değerler, toplumsal ket vurmalarla, sistemin ve kitle kül­türünün baskısıyla “şeyleşen” veya “hiçleşen”, ya da “körleşen” kişinin, tekrar kendiyle ve toplumla etkileşim kurmasını sağlaya­rak, onu özgürleştirdiği gibi uygarlaştırır da. Viola Spolin toplum­sal çevrenin yarattığı körleşme ve özgürlük yitirilişinden şöyle söz eder: “Çevreye en basit yönelişimiz bile yerleşik otoritenin onaylayan yargı ya da yorumlarına duyulan gereksinimle ketlen­mektedir. Ya onaylanmayacağımızdan ürküyoruz ya da dışardan gelen yargı ya da yorumları tartışmasız kabul ediyoruz. Onayla­ma/Onaylamamanın, çaba ve konumların yasal düzenleyici haline geldiği ve çoğu zamanda sevginin yerine geçtiği bir kültürde, kişi­sel özgürlüklerimiz ortadan kalkar, silinir. Başkalarının kaygılarıyla şaşkına dönmüş bir halde, üretici olmadan, öncelikle sevilebilme isteği ve reddedilme korkusuyla her gün oradan oraya sürükle­niriz. Doğuştan ‘iyi’ ya da ‘kötü’ olarak sınıflanarak Onaylanma/ Onaylanmamanın ürkütücü tehditleri altında öyle eziliriz ki, yara­tıcılık açısından tutuklaşırız. Başkalarının gözleri ile görür, başka­larının burunlarıyla koku alırız30”. Oysa; “ Deneyimlerle öğreniriz,

29 Hans-Wolfgang Nickel, “Spiel, Theater und Interaktion Spaedagogik”, Recklinghausen, 1976. Hans-Wolfgang Nickel, “Eğitimde Dramatizasyon Birinci Semineri Açış Konuşması”, 1985, Ankara, Çoğaltma, 32 s. (Özellikle s: 2-3) İnci San, “Sanat ve Yaratıcılık Eğitimi Olarak Tiyatro”, A.Ü. Eğ. Bil. Fak. Dergisi, C: 18, sayı: 1-2, 1986, Ankara,

s: 99-112.

30 Viola Spolin, “Improvisation for the Theatre”, Northwestern University Press, U.S.A., 1987,s: 119-120’den alan Selda Ergün, A.g.e., s: 62-63.

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

__

31 Viola Spolin, A.g.e. s: 15-16’dan alan Selda Ergün, A.g.e., s: 61.

hiç kimse kimseye bir şey öğretemez. Çevre etmenleri izin verirse istediği her şeyi öğrenebilir. ‘Yetenek’ veya ‘Yeteneksizlik’in bun­da payı çok azdır31.

Oyun ve Drama’nın insana kazandırdığı bütün bu değerlerin bi­lincine varan ve tek tek ve birlikte yaratma, üretmenin tadına va­ran kişi yaşadığının da farkına varır. Kendisi ve kendi gibiler için daha güzel, daha yaşanılır bir dünyanın var olabileceği umudunu da taşır içinde. Elbette bu umut, boş bir umut olmayacaktır. Bu umudun gerçekleşmesi adına etkin, eyleyen, değişen, değişti­ren bir bireye de dönüşecektir.

Özetle; kaynağını, özellikle insanlarda doğal olarak var olan oyun (game) ve oynama dürtüsüyle birlikte, bu dürtünün farklı ifade­lerinden büyü, ritüel ve mitlerin kaynaşmasından alan Dram ve Tiyatro Sanatı, ya da Drama, insana, var olan değerlerini anım­satan, onun kendiyle yüzleşip özgürleşmesini sağlayarak, insanı geliştiren ve topluca yaşanılan bir sanat, bir eylem, bir yaşantı ve bir süreçtir. Yalnızlaşan bireyin, yeniden kendini ve toplumunu bulmasında yadsınamayacak katkısı olan, beynin her iki yarım küresinin eş güdümlü olarak çalışmasını ve gelişmesini sağladı­ğı için, insanın algılama yetisini, yaratıcılığını, düş gücünü, kon­santrasyonunu, düşünme ve ifade gücünü yetkinleştirdiği gibi, duygularının da incelmesini sağlayarak, onu zihinsel, duyusal, kültürel, kısaca her boyutta zenginleştiren Drama, insanı ilk ço­cukluktan itibaren bilgi ve beceriyle donatarak mesleki ve top­lumsal hayata hazırlamayı hedefleyen Eğitim alanında da uzun yıllardır yararlanılan ve yararlanılması da gereken bir etkinliktir.

Nitekim, 20 yüzyılın ilk çeyreğinde, kalıplaşmış, ezberci, öğretici merkezli, çocuğu ve genci edilginleştirerek toplumdaki körleşme sürecine katkıda bulunan eğitim anlayışının çıkmazı görülerek, bireyin coşkusunu ve yaratıcılığını ateşleyerek çok boyutlu ve ge­niş bir perspektif kazanmasına doğru yönelen, öğrenci merkezli eğitim anlayışının temelleri atılmaya başlandığında, dramadan da, eğitim sürecinde yararlanılabileceği düşüncesinin ilk çabaları görülmeye başlanır. “John Dewey 1921’lerde şu gözlemde bulun­muştu: ‘Eski eğitim sisteminde ağırlık çocuğun dışındaydı; öğret­

mende, ders kitabında, çocuğun iç güdü ve içtepisel etkinlikle­rinin bulunmadığı, yer alamadığı her yerdedir… Şimdi yapmaya çalıştığımız değişikliklerle ağırlık noktası da değişmektedir… Çocuk eğitim uygulamalarının çevresinde döndüğü bir güneşe dönüşmektedir32. Eğitim alanındaki “Boş Konserve Kutusu” ile “Çiçek Açan Tohum” anlayışları arasındaki mücadele, eğitimde dramanın  ve oyun’un kullanımında etkili olur.

Drama ve Tiyatro’nun, eğitimde, hem bir öğretme yöntemi, hem de kişinin yaratıcılığını, ifade gücünü ve diğer becerilerini geliş­tirmesinde başlı başına bir yöntem olarak kullanılabileceği ko­nusunda ilk düşünceler ve adımlar İngiltere ve Amerika’da atılır. İngiltere’de Harriet-Finley Johnson ve Caldwel Cook, Amerika’da Winifred Ward bu işin öncüleridir.33 Süreç içinde drama, kimi za­man amaç, kimi zaman araç, bazen ikisi bir arada kullanılarak, eğitim programlarında Eğitimde Drama ya da Dramatik Eğitim, Yaratıcı Drama, Dramatizasyon-Canlandırma, Doğaçlama, Rol Oyunları, Yap-İnan, Gelişimci Drama ve Tiyatro Pedagojisi, Ka­tılımcı Oyun, Çocuk Tiyatrosu, Eğitimde Tiyatro gibi adlarla, terminolojisini de zenginleştirerek, yer almaya başlar. Bu arada drama kullanımında faklı yaklaşımlar ve teknikler de ortaya çıkar. ABD’de daha çok “Yaratıcı Drama-Creative Drama”, İngiltere’de daha çok “Eğitimde Drama-Drama in Education”, Almanya’da da “Okul Oyunu-Schulspiel”, ya da “Oyun ve Etkileşim-Spiel und Interaktion” adıyla kullanılan Drama ya da Dramatik Eğitim’in kö­keninde yine “Oyun Kavramı” vardır.34 Dramatik oyun, doğumdan ölüme yaşam boyu insanın kendini ve çevresini tanımak ve daha çok şey öğrenmek üzere kullandığı en önemli yöntemlerden biri­dir. Slade’e göre oyun; çocuğun düşünme, kanıtlama, rahatlama, çalışma, hatırlama, cesaret etme, deneme, yaratma ve anlatma yoludur.35 Oyun insanın doğasında spontane olarak var olan ve onun zihinsel ve duygusal yaşantısını ve karar verme yetisini ge­liştiren en önemli aktivitedir. Bu yüzden;

“Çocuk daha neredeyse doğar doğmaz hareket et­

meye başlar ve üç yaşına geldiğinde çocukların çoğu

dramatik oyunu başlıca öğrenme yöntemi olarak kul­

lanırlar. Dramatik oyun en genel tanımıyla yaşamı

daha iyi anlayabilmek için onu taklit etmek ve oyna­

maktır. Dramatik oyunda çocuk bir rol alır ve başka

32 John Dewey, “The School and Society”, 1921 Chicago, Gavin Balton, “Changes in Thinking About Drama, in Education, in: Educating Through Drama”, Vol: 24, Nr. 3, 1985, Ohio, s: 151-158. İnci San, “Eğitimde Yaratıcı Drama”, 27-28 Nisan, 1989’da, A.Ü. Eğitim Fakültesi’nde Gerçekleştirilen “Aile, Evlilik, Cinsellik, Ana-Baba Olmak: Eğitsel ve Psikolojik Çözümlemeler” adlı Seminer’de Sunulmuş Bildiri. Türk-Alman İşbirliği Kurulu, “Ankara’da Yaratıcı Drama”, Haziran: 1990, Ankara, s: 77.

33 Tülin Sağlam, “Dramatik Eğitim Amaç mı? Araç mı?”, A.Ü. DTCF-Tiyatro Bölümü, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Sayı: 17, Haziran: 2004, Ankara, s: 3.

34 İnci San, “Eğitimde Yaratıcı Drama”, 27-28 Nisan, 1989’da, A.Ü. Eğitim Fakültesi’nde Gerçekleştirilen “Aile, Evlilik, Cinsellik, Ana-Baba Olmak: Eğitsel ve Psikolojik Çözümlemeler” adlı Seminer’de Sunulmuş Bildiri. Türk-Alman İşbirliği Kurulu, “Ankara’da Yaratıcı Drama”, Haziran: 1990, Ankara, s: 74.

35 Tülin Sağlam, A.g.e., s: 5 Peter Slade, “Child Drama”, University of London, 1971, London, s: 42.

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

__

36 Tülin Sağlam, “Dramatik Eğitim Amaç mı? Araç mı?”, A.Ü. DTCF-Tiyatro Bölümü, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Sayı: 17, Haziran: 2004, Ankara, s: 5.

37 Tülin Sağlam, “Eğitimde Tiyatro”, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Dergisi, Yıl: 4, Sayı: 37, (Mart, 2003), s: 1-2.

birisiymiş gibi davranır. Dramatik oyun süreci taklit, rolle özdeşleşme ve dönüştürme eylemlerini kapsar. Bu özgür oyun yoluyla çocuk kendisi için bir çevre yaratır. Bu hayali dünyada, olup bitenlere bir anlam verebilmek, olanları kavrayabilmek için, çevresinde duyduğu, gördüğü, hissettiği şeyleri taklit eder. Rolle özdeşleşmede çocuk kendini başka birisinin yerine koymaya çalışır ve bu süreç onun kendini ve diğerle­rini daha iyi anlamasını sağlar36”.

Dramatik oyunlarda çocuğun spontane olarak yaşadığı bu sü­recin kazandırdıkları ile Yaratıcı Drama ya da Eğitimde Drama yönteminin kazandırdıkları arasında pek çok ortak noktalar bu­lunmaktadır. Buradaki drama sözcüğüyle kast edilen; yaratıcı düşüncenin, hayal gücünün, empati, yanılsama ve kendini bir başkasının kişiliği aracılığıyla ifade etme yoluyla eyleme dönüş­mesidir. Bu süreç çocuk oyunları, doğaçlama ve rol oynama gibi etkinlikleri içerir. Amaç; katılımcıların bir süreci yaşamaları ve yaratıcı hayal güçlerini, belli bir estetik formla özgürce ifade etmeleri olduğu için bir gösteri çıkarma kaygısı da yoktur bu et­kinlikler sırasında. Yaratıcı, esnek, kararlı, birikimli bir lider eşli­ğinde çocuklar ve gençler dramatik deneyimler yaşar ve oyunlar oynarlar. Sürecin sonucunda ortaya bir gösteri de çıkabilir de, çıkmayabilir de. Çünkü bu etkinliklerde önemli olan, katılımcılar­ca bir deneyimin yaşanması, paylaşılması ve ortaya çıkan ürünün gruba ait olmasıdır.37

sonuç

İnsanın var oluşundan bu yana doğasında var olan “Oyun” ve “Oynama İsteği”; belli bir zaman ve mekan çerçevesinde günde­lik hayatın dışına çıkarak, gerilim, denge, tartım, birbirinin yerine geçme, karşıtlık, çeşitleme, birbirine eklenme, ayrılma ve çözüm gibi özellikleriyle, belli bir zaman ve mekan çerçevesinde hayatın dışına çıkarak gerçekleştirilen bir etkinliktir. Oyun öncelikle gö­nüllü bir eylemdir. Bu nedenle insanı özgürleştirdiği gibi insana haz duygusu yaşatır. Oyun insanın en temel gereksinimlerinden biridir. Dolayısıyla bireysel ve toplumsal hayatın her alanına, fel­sefeden hukuka, hukuktan dile, ritüellerden folklora, edebiyattan sanata, müzikten dram sanatına, çocuk oyunlarından yaratıcı dramaya pek çok alana çeşitli formlarla yansıyan bir olgudur. Zaman zaman, insanın kendi özgür iradesiyle hayatın dışına çıkarak kendini ifade ettiği, yaratıcılığını düş gücüyle harmanla­yarak, kendini iyileştirmek ve tekrar gündelik yaşama hazır hale getirmek üzere topluca gerçekleştirdiği aktivitelerdir. Gönüllülük temelinde oynanan oyun bütün bu özellikleriyle insanı geliştiren, zenginleştiren, özgürleştiren bir yaşantıdır. Schiller’in de dediği gibi; İnsan, sözcüğün tam anlamıyla, insan olduğu yerde oynar ve o, ancak oyun oynadığı yerde tam insandır. İçtenlikle ve dü­rüstçe oyuna katılmak koşuluyla. Yani “Oyun Bozan” olmamak koşuluyla. Çünkü;

“Oyun bozan, bizzat kültürü bozmaktadır. Uygarlığın oyunsal içeriğinin kültür yaratıcısı olması veya kültürü teşvik etmesi için, bu içeriğin saf olması gerekir. Aklın, insanlığın veya imanın koyduğu ölçülerin bozulması­na veya reddine ilişkin bir içerik söz konusu olmama­lıdır. Oyunsal biçimlerin amaçlı gelişimi aracılığıyla belirlenmiş olan hedeflere ulaşma niyetini gizleyen ‘gibi yapma’ şeklinde olmamalıdır. Gerçek oyun, her tür propagandayı dışarıda bırakır. Kendisi bizatihi bir amaçtır. Onun ruhu ve iklimi, histerik bir ateşliliğin değil, neşeli bir coşkunun ruh ve iklimidir. Hayatın bütün alanlarını eline geçiren bugünkü propaganda, kitlelerin histerik tepkilerinden yararlanmaktadır. Bu nedenle, oyunsal biçimlere büründüğünde bile, mo­dern oyun ruhu olarak değil, yalnızca onun bozulmuş ve sahte hali olarak kabul edilebilir38”.

Çılgıncasına gelişen teknoloji ve üretim-tüketim ilişkisinin –eşit­sizliklere rağmen- tanrısallaştırıldığı, kişilerin, yabancısı olduğu dev bir makinenin küçük parçaları haline geldiği dünyamızda, ye­niden insan olduğumuzu anımsamamız ve çocuklarımıza, daha güzel, insancıl ve barışçıl bir gelecek adına, tüm derinliği, zengin­liği ve farklılığıyla insanı anlatmamız gerekiyor. Yeniden özgür­leşmek, ütopyalar oluşturmak, bunun için cesaret ve kararlılıkla yeniden bir keşif yolculuğuna çıkmamız gerekiyor. Bu yolculuğa çıkabilmek için de körleşmenin tersine, zihin ve düşünce berrak­lığı, duyarlılık, yaratıcılık, hayal gücü, cesaret, kararlılık, özgün­

38 Johan Huizinga, “Homo Ludens”, Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, II. B. 2006, İstanbul, s: 198.

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

__

lük, özgürlük, toplu katılım, duyguların sağlıklı boşalımı ve elbette beraberinde gelen haz duygusu gibi nitelikleri kendimizde ve ço­cuklarımızda oluşturmamız şart. İşte Oyun, Sanat, Drama ve gü­nümüzde eğitim programlarında yer alan Yaratıcı ya da Eğitimde Drama ve Eğitimde Tiyatro gibi isimlerle anılan Dramatik Eğitim bize ve çocuklarımıza bu fırsatları sunmaktadır.

Kaynakça

And, Metin,  “Dionisos ve Anadolu Köylüsü”, Elif Yayınları, 1962.  And, Metin, “Dramatik Köylü Oyunları Açısından Muharrem, Aşure ve Ta­

ziye”, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Dramatik Köylü Oyunları Özel Sayısı, Yıl: 1975, Sayı: 6, A.Ü. DTCF-Tiyatro Enstitüsü, Ankara. And, Metin, “Geleneksel Türk Tiyatrosu”, Bilgi Yayınevi, I.B. Mayıs 1969,

Ankara.

And, Metin “Oyun ve Bügü”, Türkiye İş Bankası Yayınları, I.B. 1974, İs­tanbul. And, Metin, “Ritüelden Drama, Kerbelâ-Muharrem-Taziye”, YKY, I.B.

Ocak 2002, İstanbul.

Aristoteles, “Poetika”, Çeviren: İsmail Tunalı, Remzi Kitabevi, 1976, İs­tanbul. Balton, Gavin, “Changes in Thinking About Drama, in Education, in: Edu­

cating Through Drama”, Vol: 24, Nr. 3, 1985, Ohio. Boal, Augusto, “Oyuncular ve Oyuncu Olmayanlar İçin Oyunlar”, Çevci­

renler: Berk Ataman – Özgürol Öztürk – Kerem Rızvanoğlu, Boğaziçi Üni­versitesi Yayınları, I.B. 2003, İstanbul. Boratav, Pertev Naili, “100 Soruda Türk Folkloru”, Gerçek Yayınevi, 3.B.

Ekim 1994, İstanbul. Dewey, John,  “The School and Society”, 1921, Chicago. Eliade, Mircea, “Mitlerin Özellikleri”, Çeviren: Sema Rıfat, Simavi Yayın­

ları, 1993, İstanbul. Ergün, Selda,  “Çağdaş Doğaçlama”,  Dokuz Eylül Yayınları, 2003, İzmir. Erkek, Hasan, “Oyun İçinde Anlatı”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, I.B.

2001, Ankara. Ficher, Ernst, “Sanatın Gerekliliği”, Çeviren: Cevat Çapan, Payel Yayınevi,

8.B. 1995, İstanbul. Hermann, Ned,  “The Creative Brain”, 1988, Lake Lure North Caroline. Horkheimer, Max, “Akıl Tutulması”, Çeviren: Orhan Koçak, Metis Yayınla­

rı, II.B. 1990, İstanbul.

Huizinga, Johan, “Homo Ludens”, Çeviren: Mehmet Ali Kılıçbay, Ayrıntı Yayınları, II. B. 2006, İstanbul. İnan, Abdülkadir, “Tarihte ve Bugün Şamanizm”, Türk Tarih Kurumu Ya­

yınları, 1972, Ankara.

Karadağ, Nurhan, “Köy Seyirlik Oyunları”, Türkiye İş Bankası Kültür Ya­yınları, 1978, Ankara. May, Rollo, “Yaratma Cesareti”, Çeviren: Alper OYSAL, Metis Yayınları,

IV. B. Eylül 1992, İstanbul. McCaslin, Nellie, “Creative Drama in the Classroom” 1968, Çeviren: Nur-

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

_1

han Tekerek, by Longman, 1984, Newyork.

Mitchell, Elmer- Mason, Bernard, “The Theory of Play”, 1948, Newyork.

Nickel, Hans-Wolfgang, “Eğitimde Dramatizasyon Birinci Semineri Açış Konuşması”, 1985, Ankara.

Nickel, Hans-Wolfgang , “Spiel, Theater und Interaktion Spaedagogik”, 1976,  Recklinghausen.

Nutku, Özdemir, “Dram Sanatı” Kabalcı Yayınevi, II.B. Temmuz 1990, İs­tanbul.

Nutku, Özdemir,  “Dünya Tiyatrosu”, C: I, Remzi Kitabevi, 1985, İstanbul.

Nutku, Özdemir, “Oyunculuk Tarihi”, C: I, Dost Yayınevi, Mart 2002, An­kara.

Oflazoğlu, Turan,  “Shakespeare”, 1977, İstanbul.

Platon,  “Yasalar”, VII, 803.

Sağlam, Tülin, “Dramatik Eğitim Amaç mı? Araç mı?”, A.Ü. DTCF-Tiyatro Bölümü, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Sayı: 17, Haziran: 2004, Ankara.

Sağlam, Tülin, “Eğitimde Tiyatro”, Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim Der­gisi, Yıl: 4, Sayı: 37, (Mart, 2003), Ankara.

San, İnci, “Beyin, Devinim, Tümel Öğrenme ve Drama”, Türkiye 5. Drama Liderleri Buluşması ve Ulusal Drama Semineri Bildirileri, Yayına Hazır­layan: Naci Aslan, Oluşum Tiyatrosu ve Drama Atölyesi Yayınları, 2003, Ankara.

San, İnci, “Eğitimde Yaratıcı Drama”, 27-28 Nisan, 1989’da, A.Ü. Eğitim Fakültesi’nde Gerçekleştirilen “Aile, Evlilik, Cinsellik, Ana-Baba Olmak: Eğitsel ve Psikolojik Çözümlemeler” adlı Seminer’de Sunulmuş Bildiri. Türk-Alman İşbirliği Kurulu, “Ankara’da Yaratıcı Drama”, Haziran: 1990, Ankara.

San, İnci, “Sanat ve Yaratıcılık Eğitimi Olarak Tiyatro”, A.Ü. Eğ. Bil. Fak. Dergisi, C: 18, sayı: 1-2, 1986, Ankara.

Schiller, “İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Bir Dizi Mektup”, Çeviren: Mela­hat Özgü, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, 1990, İstanbul.

Spolin, Viola, “Improvisation for the Theatre”, Northwestern University Press, 1987, U.S.A.

Şener, Sevda, “Dünden Bugüne Tiyatro Düşüncesi”, Dost Yayınevi, 1998, Ankara.

Şener, Sevda, “Oyundan Düşünceye”, Gündoğan Yayınları, I.B. 1993, An­kara.

Şener, Sevda, “Tiyatronun Kaynağına İlişkin Kuramlar”, Tiyatro Araştırma­ları Dergisi-Dramatik Köylü Oyunları Özel Sayısı, Yıl: 1975, Sayı: 6, A.Ü., DTCF- Tiyatro Estitüsü, Ankara.

Şener, Sevda, “Yaşamın Kırılma Noktasında Dram Sanatı”, Yapı Kredi Ya­yınları, I.B. Mayıs 1997, İstanbul.

Tekerek, Nurhan, “Popüler Halk Tiyatrosu Geleneğimizden Çağdaş Oyun­larımıza Yansımalar”, T.C. Kültür Bakanlığı Yayınları, 2001, Ankara.

Tuna, Erhan, “Şamanlık ve Oyunculuk”, Okyanus Yayınları, I.B. 2000, İs­tanbul.

Wilkinson, Joyce, “The Symbolic Dramatic Play-Literary Connection: Whole Brain, Hole Body, Holistic Learning”, Ginn Press, Needham He­ights, 1993, USA.

Tiyatro Araştırmaları Dergisi, 22:2006 • ISSN: 1300-1523

_3

About these ads

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 69 takipçiye katılın

%d blogcu bunu beğendi: